Sesli Özet
← Ünite 2

Ünite 2: Türkiye Cumhuriyeti’nde Temel Politikaların Ortaya Çıkışı (1923-1938 Dönemi) — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Türkiye Cumhuriyeti’nde Temel Politikaların Ortaya Çıkışı (1923-1938 Dönemi). Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitim alanında karşılaşılan en büyük sorunlardan biri öğretmen eksikliği ve okuma yazma oranının düşüklüğüydü. Bu eksikliği gidermek amacıyla Mustafa Necati Bey’in bakanlığı döneminde önemli faaliyetler başlatılmış, ancak kendisinin ölümü ve ardından gelen 1929 Dünya İktisadi Buhranı bu çalışmaları sekteye uğratmıştır. Saffet Arıkan’ın bakanlığı döneminde ise Atatürk’ün direktifleriyle 1936 yılında eğitmen kursları projesi hayata geçirilmiştir. Bu kurslar sayesinde on yıl içinde 8543 öğretmen yetiştirilmiş ve 6598 yeni okul açılarak köylerde eğitimin yaygınlaştırılması sağlanmıştır. Köylerde eğitimin geliştirilmesi amacıyla başlatılan bu başarılı proje, daha sonra 1940 yılında kurulacak olan Köy Enstitülerinin de ilham kaynağı ve ilk somut örneği olmuştur. İlköğretim düzeyinde çocuklara iyi birer vatandaş olmaları için gerekli bilgi ve becerileri kazandırmak ve onları hayata hazırlamak temel hedef olarak belirlenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında çok düşük seviyelerde olan ilköğretim okullaşma oranı, yürütülen kararlı politikalar sayesinde 2000'li yıllara gelindiğinde %80'in üzerine çıkarılmıştır. Ancak bu olumlu gelişmeye rağmen, kız çocuklarının eğitime katılımı konusunda yaşanan sıkıntılar tam anlamıyla aşılamamış ve varlığını sürdürmüştür. Cumhuriyet yönetimi, ilköğretimi sadece okuma yazma öğretilen bir kademe olarak değil, aynı zamanda yeni rejimin değerlerini benimseyen, maddi hayatta başarılı ve üretken bireyler yetiştiren bir basamak olarak kurgulamıştır. Bu doğrultuda müfredatın hayata dönük, pratik ve günlük yaşamda kullanılabilir bilgiler içermesine azami gayret gösterilmiştir. 1924 yılında başlatılan orta okul uygulamalarında eğitim sistemi; orta mektepler, liseler, ilk muallim mektepleri ve Köy Muallim Mektepleri şeklinde yapılandırılmıştır. Türk gençliğinin inkılabın temel esaslarına göre yetiştirilmesi hedeflenen orta öğretim kademesinde; Türkçe, tarih, coğrafya, yurt bilgisi ve sosyoloji gibi sözel derslere büyük bir ağırlık verilmiştir. Bu dersler aracılığıyla öğrencilere Cumhuriyet vatandaşlığı bilincinin kazandırılması özel bir devlet politikası olarak benimsenmiştir. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, genç nesillere vatandaşlık bilincinin doğru aktarılması konusuna bizzat ilgi göstermiş ve bu amaçla okutulacak olan 'Vatandaş İçin Medeni Bilgiler' gibi temel ders kitaplarının hazırlanmasında doğrudan doğruya görev almıştır. Orta öğretim kurumlarında fen ve sosyal bilimler derslerinin yanı sıra öğrencilerin kültürel gelişimini desteklemek amacıyla bir batı dili, resim, müzik ve beden eğitimi gibi derslere de müfredatta geniş yer verilmiştir. Orta öğretim sistemi ilerleyen yıllarda da çeşitlenerek gelişmeye devam etmiştir. Bu doğrultuda 1955 yılından itibaren yabancı dil ağırlıklı kolejler, 1975 yılından itibaren ise Anadolu liseleri uygulamaya konulmuştur. Sonraki dönemlerde açılan fen liseleri ve 2000'li yıllarda sayıları hızla artan sosyal bilimler liseleri, orta öğretim düzeyinde öğrencilerin ilgi, yetenek ve akademik eğilimlerine göre bir ayrışmanın ve uzmanlaşmanın ortaya çıktığını net bir şekilde göstermektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra mesleki ve teknik eğitim, ülkenin kalkınması ve ara eleman ihtiyacının karşılanması amacıyla 1926 yılından itibaren öncelikli konular arasına alınmıştır. Bu alanda rasyonel adımlar atabilmek için yabancı uzmanlar davet edilerek ülkenin ihtiyaç haritası çıkarılmış, aynı zamanda çok sayıda yetenekli öğrenci eğitim almaları için yurt dışına gönderilmiştir. Ticaret, sanat, sağlık, endüstri ve teknik alanlarda açılan okullarla sanayinin ihtiyaç duyduğu teknik iş gücü yetiştirilmeye çalışılmıştır. 1933 yılına kadar valiliklerin ve belediyelerin idaresinde olan meslek ve sanat okulları, bu tarihten itibaren tek elden yönetilmek üzere Maarif Vekaletine (Milli Eğitim Bakanlığına) bağlanmıştır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereğince medreselerin kapatılmasının ardından, kanunun öngördüğü dini eğitim ihtiyacını karşılamak üzere Darülfünun bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi ile ülke genelinde 29 İmam ve Hatip okulu açılmıştır. Ancak devlet, benimsediği laiklik ilkesi gereğince bu okullara yaptığı maddi desteği 1928 yılında kesmiştir. Okulların ihtiyaç duyduğu finansal destek toplumsal kaynaklardan da sağlanamayınca, büyük sıkıntı yaşayan İmam ve Hatip okulları 1931-1932 eğitim-öğretim döneminde öğrenci yokluğu nedeniyle tamamen kapanmıştır. 1933 yılında gerçekleştirilen Üniversite Reformu ile Darülfünun bünyesindeki İlahiyat Fakültesi de kapatılarak İslam İncelemeleri Enstitüsüne dönüştürülmüştür. Bu gelişmeyle birlikte ülkede resmi din eğitimi veren herhangi bir kurum kalmadığı gibi, din dersleri de laiklik anlayışı çerçevesinde 1927'de ortaokul, 1930'da ise ilkokul müfredatından tamamen çıkarılmıştır. Bu dönemde din eğitimi, sadece ilkokul beşinci sınıf öğrencilerinin velilerinin yazılı talepte bulunması halinde haftada bir ders saatiyle sınırlandırılmıştır. Osmanlı Devleti'nden devralınan en yüksek eğitim kurumu olan Darülfünun, Milli Mücadele yıllarında TBMM hükümetine destek vermiş, Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa'ya fahri doktora unvanları tevcih etmişti. Ancak Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleştirilen köklü siyasi ve sosyal düzenlemelere karşı sessiz ve tarafsız kalması, kurumu hem idari hem de bilimsel yetersizlik iddialarıyla karşı karşıya bırakmış ve siyasi karar alıcıların eleştirilerini çekmiştir. Bu durum üzerine İsviçreli profesör Albert Malche Türkiye'ye davet edilerek kapsamlı bir inceleme raporu hazırlatılmıştır. Prof. Albert Malche'in hazırladığı rapor doğrultusunda köklü bir reforma ihtiyaç duyulmuş ve 1933 yılında çıkarılan 2252 sayılı kanunla Darülfünun tamamen kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu tasfiye ve yeniden yapılanma sürecinde, mevcut öğretim kadrosundan 71'i profesör olmak üzere toplam 157 akademisyen üniversiteden uzaklaştırılmıştır. Yeni kurulan İstanbul Üniversitesi; Tıp, Hukuk, Fen ve Edebiyat fakülteleri ile bunlara bağlı çok sayıda araştırma enstitüsünden oluşturulmuştur. Üniversitenin 180 kişilik akademik kadrosunda, Nazi Almanyası'ndan kaçanlar da dahil olmak üzere 42 yabancı bilim insanına görev verilmiştir. İstanbul Üniversitesi bünyesinde kurulan Yabancı Diller Mektebi, İslam Tedkikleri Enstitüsü, Türk İnkılap Enstitüsü, Coğrafya Enstitüsü, Türk Arkeoloji Enstitüsü ve Hukuk Fakültesine bağlı Milli İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü gibi araştırma kurumlarından Türk İnkılabının ideolojik temellerini oluşturmaları ve bilimsel olarak savunmaları beklenmiştir. Bu reforma paralel olarak 1936 yılında Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuş, bu kurum daha sonra kurulan Ziraat ve Tabii İlimler fakülteleriyle birlikte Ankara Üniversitesi'nin temelini oluşturmuştur. Cumhuriyet yönetimi, toplumsal gelişmelerin kontrol dışına çıkmaması ve inkılapların halka doğru aktarılması için din konusuna büyük önem vermiştir. Atatürk, dinin anlaşılabilirlik temeline dayanması gerektiğini savunmuş ve camilerde halkı aydınlatacak mesajların halkın kendi anlayacağı dille (Türkçe) verilmesini istemiştir. Bu sayede hem halkın dini inancı kuvvetlenecek hem de dini kullanarak inkılaplara karşı muhalefet yürütmek isteyenlerin önü kesilmiş olacaktı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, klasik devlet yapısının dönüşüm sürecinde yeni dönemin belirleyici unsurlarını dört temel esas halinde formüle etmiştir. Birincisi, İslam dinini siyasetin bir parçası olmaktan kurtarmak ve kutsal inançların kişisel veya siyasi çıkarlara alet edilmesini engellemektir. İkincisi, orduyu siyasetten tamamen ayırarak kendi asli görevi olan vatan savunmasında güçlü kılmaktır. Üçüncüsü, toplum hayatını düzenleyen kanunların ilhamını dogmalardan değil doğrudan hayattan ve değişen toplumsal ihtiyaçlardan almasını sağlamaktır. Dördüncüsü ise toplumsal çimento olarak dini ve mezhebi ilişkiler yerine Türk milliyeti bağını esas almaktır. Atatürk, toplumsal dönüşümde ve devlet yönetiminde tek rehber olarak ilim ve fenni kabul etmiştir. Cumhuriyetin bekasını 'fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek ahlaklı' nesillerin yetiştirilmesine bağlayan Atatürk, öğretmenlere bilimi dünyanın neresinde olursa olsun alıp her vatandaşın kafasına koyma görevini yüklemiştir. Atatürk'ün bilim anlayışı taklitçiliğe değil, bilime doğrudan sahip olmaya ve onu toplumsal yaşamın her anına entegre etmeye dayanmaktadır. Siyasi ve askeri zaferlerin ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılmadığı sürece kalıcı olamayacağı bilinciyle, Cumhuriyetin ilanından hemen önce yeni devletin ekonomi politikasını belirlemek üzere bir hamle yapılmıştır. Bu doğrultuda 17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir'de, toplumun her kesiminden (çiftçi, tüccar, sanayici, işçi vb.) 1135 delegenin katılımıyla Türkiye İktisat Kongresi düzenlenmiştir. Kongrede, Türkiye'nin ekonomik kalkınma sürecinde takip edeceği modeli ve topluma yüklenen üretici rolü tanımlayan 'Misak-ı İktisadi' (İktisadi Yemin) kabul edilmiştir. Misak-ı İktisadi, sadece ekonomik kararları değil, aynı zamanda çalışma hayatından çevre bilincine, tüketim alışkanlıklarından milli egemenliğin korunmasına kadar geniş bir toplumsal yaşam rehberini içermektedir. Bu yeminle Türk halkının israftan kaçınması, kendi ürettiğini tüketmesi, hırsızlık ve tembelliğe düşman olması ve yabancı sermayeye düşman olmamakla birlikte kendi dil ve kanunlarına uymayan kurumlarla çalışmaması kararlaştırılmıştır. Ekonomik bağımsızlığın tesisi için atılan bu adımlar, Osmanlı'dan devralınan ağır borç yükü ve kapitülasyonların yarattığı tahribatı gidermeyi amaçlamıştır. Kongrede kabul edilen ilkeler, sonraki yıllarda uygulanacak olan milli iktisat politikalarının ve devletçilik ilkesinin de fikri altyapısını hazırlamıştır. Cumhuriyet yönetiminin gerçekleştirdiği köklü inkılapların doğrudan halka anlatılması, benimsetilmesi ve devlet-millet bütünleşmesinin sağlanması amacıyla Atatürk, ülke genelinde yoğun bir yurt gezisi programı uygulamıştır. Kitle iletişim araçlarının son derece sınırlı olduğu bu dönemde, 1923 yılı başından 17 Mayıs 1938 tarihine kadar yaklaşık 170 civarında yurt gezisi gerçekleştirilmiştir. Bu geziler sadece birer ziyaret olmaktan öte, inkılapların halka bizzat tanıtıldığı birer eğitim ve denetim platformu işlevi görmüştür. Örneğin, 1925 yılındaki Şapka Kanunu öncesinde Kastamonu'ya yapılan gezi ve yeni Türk harflerini tanıtmak amacıyla 23 Ağustos 1928'de Tekirdağ'dan başlayarak Bursa, Sinop, Samsun, Kayseri gibi illeri kapsayan alfabe öğretim gezileri bu politikanın en somut örnekleridir. Atatürk, bu gezilerde askeri başarıları şahsına mal etmek isteyen halka, zaferin asıl sahibinin milletin azim ve imanı olduğunu vurgulayarak milli özgüveni yükseltmeye çalışmıştır. Yurt gezileri aynı zamanda hükümet uygulamalarının sahadaki yansımalarını denetlemek ve halkın şikayetlerini ilk ağızdan dinlemek için büyük bir fırsat sunmuştur. Nitekim Atatürk'ün 1930 yılı ilkbaharında çıktığı Akdeniz gezisinde halkın ekonomik buhran altındaki zor durumunu ve yerel bürokrasinin yetersizliklerini bizzat gözlemlemesi, ülkede denetleyici bir muhalefet partisinin (Serbest Cumhuriyet Fırkası) kurulması kararını almasında doğrudan belirleyici olmuştur. Milli Mücadele'nin askeri safhasının başarıyla tamamlanmasının ardından, yeni devletin yönetim şekli ve yapılacak inkılaplar konusunda kurucu kadrolar arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Özellikle saltanatın kaldırılması, hilafetin lağvedilmesi ve 1924 Anayasası görüşmelerinde cumhurbaşkanının yetkileri etrafında yoğunlaşan tartışmalar, Meclis içindeki muhalefeti belirginleştirmiştir. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Rauf Orbay gibi Milli Mücadele'nin önde gelen komutan ve siyasetçileri, ordunun siyasetten ayrılması kararı üzerine askeri görevlerinden istifa ederek Meclis'teki muhalefete katılmışlardır. Bu gelişmeler neticesinde 17 Kasım 1924 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuru