Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitim alanında karşılaşılan en büyük sorunlardan biri öğretmen eksikliği ve okuma yazma oranının düşüklüğüydü. Bu eksikliği gidermek amacıyla Mustafa Necati Bey’in bakanlığı döneminde önemli faaliyetler başlatılmış, ancak kendisinin ölümü ve ardından gelen 1929 Dünya İktisadi Buhranı bu çalışmaları sekteye uğratmıştır. Saffet Arıkan’ın bakanlığı döneminde ise Atatürk’ün direktifleriyle 1936 yılında eğitmen kursları projesi hayata geçirilmiştir. Bu kurslar sayesinde on yıl içinde 8543 öğretmen yetiştirilmiş ve 6598 yeni okul açılarak köylerde eğitimin yaygınlaştırılması sağlanmıştır. Köylerde eğitimin geliştirilmesi amacıyla başlatılan bu başarılı proje, daha sonra 1940 yılında kurulacak olan Köy Enstitülerinin de ilham kaynağı ve ilk somut örneği olmuştur.
İlköğretim düzeyinde çocuklara iyi birer vatandaş olmaları için gerekli bilgi ve becerileri kazandırmak ve onları hayata hazırlamak temel hedef olarak belirlenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında çok düşük seviyelerde olan ilköğretim okullaşma oranı, yürütülen kararlı politikalar sayesinde 2000'li yıllara gelindiğinde %80'in üzerine çıkarılmıştır. Ancak bu olumlu gelişmeye rağmen, kız çocuklarının eğitime katılımı konusunda yaşanan sıkıntılar tam anlamıyla aşılamamış ve varlığını sürdürmüştür.
Cumhuriyet yönetimi, ilköğretimi sadece okuma yazma öğretilen bir kademe olarak değil, aynı zamanda yeni rejimin değerlerini benimseyen, maddi hayatta başarılı ve üretken bireyler yetiştiren bir basamak olarak kurgulamıştır. Bu doğrultuda müfredatın hayata dönük, pratik ve günlük yaşamda kullanılabilir bilgiler içermesine azami gayret gösterilmiştir.
1924 yılında başlatılan orta okul uygulamalarında eğitim sistemi; orta mektepler, liseler, ilk muallim mektepleri ve Köy Muallim Mektepleri şeklinde yapılandırılmıştır. Türk gençliğinin inkılabın temel esaslarına göre yetiştirilmesi hedeflenen orta öğretim kademesinde; Türkçe, tarih, coğrafya, yurt bilgisi ve sosyoloji gibi sözel derslere büyük bir ağırlık verilmiştir. Bu dersler aracılığıyla öğrencilere Cumhuriyet vatandaşlığı bilincinin kazandırılması özel bir devlet politikası olarak benimsenmiştir.
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, genç nesillere vatandaşlık bilincinin doğru aktarılması konusuna bizzat ilgi göstermiş ve bu amaçla okutulacak olan 'Vatandaş İçin Medeni Bilgiler' gibi temel ders kitaplarının hazırlanmasında doğrudan doğruya görev almıştır. Orta öğretim kurumlarında fen ve sosyal bilimler derslerinin yanı sıra öğrencilerin kültürel gelişimini desteklemek amacıyla bir batı dili, resim, müzik ve beden eğitimi gibi derslere de müfredatta geniş yer verilmiştir.
Orta öğretim sistemi ilerleyen yıllarda da çeşitlenerek gelişmeye devam etmiştir. Bu doğrultuda 1955 yılından itibaren yabancı dil ağırlıklı kolejler, 1975 yılından itibaren ise Anadolu liseleri uygulamaya konulmuştur. Sonraki dönemlerde açılan fen liseleri ve 2000'li yıllarda sayıları hızla artan sosyal bilimler liseleri, orta öğretim düzeyinde öğrencilerin ilgi, yetenek ve akademik eğilimlerine göre bir ayrışmanın ve uzmanlaşmanın ortaya çıktığını net bir şekilde göstermektedir.
Cumhuriyetin ilanından sonra mesleki ve teknik eğitim, ülkenin kalkınması ve ara eleman ihtiyacının karşılanması amacıyla 1926 yılından itibaren öncelikli konular arasına alınmıştır. Bu alanda rasyonel adımlar atabilmek için yabancı uzmanlar davet edilerek ülkenin ihtiyaç haritası çıkarılmış, aynı zamanda çok sayıda yetenekli öğrenci eğitim almaları için yurt dışına gönderilmiştir. Ticaret, sanat, sağlık, endüstri ve teknik alanlarda açılan okullarla sanayinin ihtiyaç duyduğu teknik iş gücü yetiştirilmeye çalışılmıştır. 1933 yılına kadar valiliklerin ve belediyelerin idaresinde olan meslek ve sanat okulları, bu tarihten itibaren tek elden yönetilmek üzere Maarif Vekaletine (Milli Eğitim Bakanlığına) bağlanmıştır.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereğince medreselerin kapatılmasının ardından, kanunun öngördüğü dini eğitim ihtiyacını karşılamak üzere Darülfünun bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi ile ülke genelinde 29 İmam ve Hatip okulu açılmıştır. Ancak devlet, benimsediği laiklik ilkesi gereğince bu okullara yaptığı maddi desteği 1928 yılında kesmiştir. Okulların ihtiyaç duyduğu finansal destek toplumsal kaynaklardan da sağlanamayınca, büyük sıkıntı yaşayan İmam ve Hatip okulları 1931-1932 eğitim-öğretim döneminde öğrenci yokluğu nedeniyle tamamen kapanmıştır.
1933 yılında gerçekleştirilen Üniversite Reformu ile Darülfünun bünyesindeki İlahiyat Fakültesi de kapatılarak İslam İncelemeleri Enstitüsüne dönüştürülmüştür. Bu gelişmeyle birlikte ülkede resmi din eğitimi veren herhangi bir kurum kalmadığı gibi, din dersleri de laiklik anlayışı çerçevesinde 1927'de ortaokul, 1930'da ise ilkokul müfredatından tamamen çıkarılmıştır. Bu dönemde din eğitimi, sadece ilkokul beşinci sınıf öğrencilerinin velilerinin yazılı talepte bulunması halinde haftada bir ders saatiyle sınırlandırılmıştır.
Osmanlı Devleti'nden devralınan en yüksek eğitim kurumu olan Darülfünun, Milli Mücadele yıllarında TBMM hükümetine destek vermiş, Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa'ya fahri doktora unvanları tevcih etmişti. Ancak Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleştirilen köklü siyasi ve sosyal düzenlemelere karşı sessiz ve tarafsız kalması, kurumu hem idari hem de bilimsel yetersizlik iddialarıyla karşı karşıya bırakmış ve siyasi karar alıcıların eleştirilerini çekmiştir. Bu durum üzerine İsviçreli profesör Albert Malche Türkiye'ye davet edilerek kapsamlı bir inceleme raporu hazırlatılmıştır.
Prof. Albert Malche'in hazırladığı rapor doğrultusunda köklü bir reforma ihtiyaç duyulmuş ve 1933 yılında çıkarılan 2252 sayılı kanunla Darülfünun tamamen kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu tasfiye ve yeniden yapılanma sürecinde, mevcut öğretim kadrosundan 71'i profesör olmak üzere toplam 157 akademisyen üniversiteden uzaklaştırılmıştır. Yeni kurulan İstanbul Üniversitesi; Tıp, Hukuk, Fen ve Edebiyat fakülteleri ile bunlara bağlı çok sayıda araştırma enstitüsünden oluşturulmuştur. Üniversitenin 180 kişilik akademik kadrosunda, Nazi Almanyası'ndan kaçanlar da dahil olmak üzere 42 yabancı bilim insanına görev verilmiştir.
İstanbul Üniversitesi bünyesinde kurulan Yabancı Diller Mektebi, İslam Tedkikleri Enstitüsü, Türk İnkılap Enstitüsü, Coğrafya Enstitüsü, Türk Arkeoloji Enstitüsü ve Hukuk Fakültesine bağlı Milli İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü gibi araştırma kurumlarından Türk İnkılabının ideolojik temellerini oluşturmaları ve bilimsel olarak savunmaları beklenmiştir. Bu reforma paralel olarak 1936 yılında Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuş, bu kurum daha sonra kurulan Ziraat ve Tabii İlimler fakülteleriyle birlikte Ankara Üniversitesi'nin temelini oluşturmuştur.
Cumhuriyet yönetimi, toplumsal gelişmelerin kontrol dışına çıkmaması ve inkılapların halka doğru aktarılması için din konusuna büyük önem vermiştir. Atatürk, dinin anlaşılabilirlik temeline dayanması gerektiğini savunmuş ve camilerde halkı aydınlatacak mesajların halkın kendi anlayacağı dille (Türkçe) verilmesini istemiştir. Bu sayede hem halkın dini inancı kuvvetlenecek hem de dini kullanarak inkılaplara karşı muhalefet yürütmek isteyenlerin önü kesilmiş olacaktı.
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, klasik devlet yapısının dönüşüm sürecinde yeni dönemin belirleyici unsurlarını dört temel esas halinde formüle etmiştir. Birincisi, İslam dinini siyasetin bir parçası olmaktan kurtarmak ve kutsal inançların kişisel veya siyasi çıkarlara alet edilmesini engellemektir. İkincisi, orduyu siyasetten tamamen ayırarak kendi asli görevi olan vatan savunmasında güçlü kılmaktır. Üçüncüsü, toplum hayatını düzenleyen kanunların ilhamını dogmalardan değil doğrudan hayattan ve değişen toplumsal ihtiyaçlardan almasını sağlamaktır. Dördüncüsü ise toplumsal çimento olarak dini ve mezhebi ilişkiler yerine Türk milliyeti bağını esas almaktır.
Atatürk, toplumsal dönüşümde ve devlet yönetiminde tek rehber olarak ilim ve fenni kabul etmiştir. Cumhuriyetin bekasını 'fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek ahlaklı' nesillerin yetiştirilmesine bağlayan Atatürk, öğretmenlere bilimi dünyanın neresinde olursa olsun alıp her vatandaşın kafasına koyma görevini yüklemiştir. Atatürk'ün bilim anlayışı taklitçiliğe değil, bilime doğrudan sahip olmaya ve onu toplumsal yaşamın her anına entegre etmeye dayanmaktadır.
Siyasi ve askeri zaferlerin ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılmadığı sürece kalıcı olamayacağı bilinciyle, Cumhuriyetin ilanından hemen önce yeni devletin ekonomi politikasını belirlemek üzere bir hamle yapılmıştır. Bu doğrultuda 17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir'de, toplumun her kesiminden (çiftçi, tüccar, sanayici, işçi vb.) 1135 delegenin katılımıyla Türkiye İktisat Kongresi düzenlenmiştir.
Kongrede, Türkiye'nin ekonomik kalkınma sürecinde takip edeceği modeli ve topluma yüklenen üretici rolü tanımlayan 'Misak-ı İktisadi' (İktisadi Yemin) kabul edilmiştir. Misak-ı İktisadi, sadece ekonomik kararları değil, aynı zamanda çalışma hayatından çevre bilincine, tüketim alışkanlıklarından milli egemenliğin korunmasına kadar geniş bir toplumsal yaşam rehberini içermektedir. Bu yeminle Türk halkının israftan kaçınması, kendi ürettiğini tüketmesi, hırsızlık ve tembelliğe düşman olması ve yabancı sermayeye düşman olmamakla birlikte kendi dil ve kanunlarına uymayan kurumlarla çalışmaması kararlaştırılmıştır.
Ekonomik bağımsızlığın tesisi için atılan bu adımlar, Osmanlı'dan devralınan ağır borç yükü ve kapitülasyonların yarattığı tahribatı gidermeyi amaçlamıştır. Kongrede kabul edilen ilkeler, sonraki yıllarda uygulanacak olan milli iktisat politikalarının ve devletçilik ilkesinin de fikri altyapısını hazırlamıştır.
Cumhuriyet yönetiminin gerçekleştirdiği köklü inkılapların doğrudan halka anlatılması, benimsetilmesi ve devlet-millet bütünleşmesinin sağlanması amacıyla Atatürk, ülke genelinde yoğun bir yurt gezisi programı uygulamıştır. Kitle iletişim araçlarının son derece sınırlı olduğu bu dönemde, 1923 yılı başından 17 Mayıs 1938 tarihine kadar yaklaşık 170 civarında yurt gezisi gerçekleştirilmiştir.
Bu geziler sadece birer ziyaret olmaktan öte, inkılapların halka bizzat tanıtıldığı birer eğitim ve denetim platformu işlevi görmüştür. Örneğin, 1925 yılındaki Şapka Kanunu öncesinde Kastamonu'ya yapılan gezi ve yeni Türk harflerini tanıtmak amacıyla 23 Ağustos 1928'de Tekirdağ'dan başlayarak Bursa, Sinop, Samsun, Kayseri gibi illeri kapsayan alfabe öğretim gezileri bu politikanın en somut örnekleridir. Atatürk, bu gezilerde askeri başarıları şahsına mal etmek isteyen halka, zaferin asıl sahibinin milletin azim ve imanı olduğunu vurgulayarak milli özgüveni yükseltmeye çalışmıştır.
Yurt gezileri aynı zamanda hükümet uygulamalarının sahadaki yansımalarını denetlemek ve halkın şikayetlerini ilk ağızdan dinlemek için büyük bir fırsat sunmuştur. Nitekim Atatürk'ün 1930 yılı ilkbaharında çıktığı Akdeniz gezisinde halkın ekonomik buhran altındaki zor durumunu ve yerel bürokrasinin yetersizliklerini bizzat gözlemlemesi, ülkede denetleyici bir muhalefet partisinin (Serbest Cumhuriyet Fırkası) kurulması kararını almasında doğrudan belirleyici olmuştur.
Milli Mücadele'nin askeri safhasının başarıyla tamamlanmasının ardından, yeni devletin yönetim şekli ve yapılacak inkılaplar konusunda kurucu kadrolar arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Özellikle saltanatın kaldırılması, hilafetin lağvedilmesi ve 1924 Anayasası görüşmelerinde cumhurbaşkanının yetkileri etrafında yoğunlaşan tartışmalar, Meclis içindeki muhalefeti belirginleştirmiştir. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Rauf Orbay gibi Milli Mücadele'nin önde gelen komutan ve siyasetçileri, ordunun siyasetten ayrılması kararı üzerine askeri görevlerinden istifa ederek Meclis'teki muhalefete katılmışlardır.
Bu gelişmeler neticesinde 17 Kasım 1924 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur. Kazım Karabekir başkanlığında kurulan parti; yerinden yönetim (adem-i merkeziyetçilik) ilkesini savunan, liberal ve demokratik esasları öne çıkaran bir program hazırlamıştır. Partinin programında yer alan 'dini inanç ve düşüncelere hürmetkârız' ifadesi, inkılapların hızından rahatsız olan muhafazakar kesimlerin bu parti etrafında toplanmasına yol açmış ve iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) yöneticilerinde büyük bir endişe yaratmıştır.
Doğu Anadolu'da patlak veren Şeyh Sait İsyanı'nın ardından hükümet, isyanın bastırılması ve asayişin sağlanması amacıyla 4 Mart 1925'te Takrir-i Sükun Kanunu'nu çıkarmıştır. Kurulan İstiklal Mahkemeleri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın bazı şubelerinin isyancılarla ilişkisi olduğunu ve dini siyasete alet ettiğini ileri sürmüştür. Bu gelişmeler üzerine hükümet, 3 Haziran 1925 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı tamamen kapatmıştır. Partinin ileri gelen yöneticileri daha sonra 1926 yılındaki İzmir Suikastı davasında da yargılanmış, beraat etmelerine rağmen uzun süre aktif siyasetin dışında kalmışlardır.
13 Şubat 1925 tarihinde Doğu Anadolu'da başlayan Şeyh Sait İsyanı, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin karşılaştığı ilk ve en ciddi iç tehdit olmuştur. Şeyh Sait, bölge halkının dini ve etnik hassasiyetlerini istismar ederek hilafet ve saltanatı geri getirmek, şeriatı ihya etmek ve bağımsız bir yönetim kurmak amacıyla isyan başlatmıştır. Musul meselesinin uluslararası alanda görüşüldüğü kritik bir dönemde çıkan bu isyanın arkasında İngiltere'nin de dolaylı desteğinin olduğu yönünde güçlü iddialar basında yer almıştır.
İsyanın hızla yayılması üzerine Ali Fethi Bey hükümeti bölgede sıkıyönetim ilan etmiş ancak aldığı askeri tedbirler Meclis tarafından yetersiz bulunmuştur. Bunun üzerine Fethi Bey istifa etmiş ve 3 Mart 1925'te İsmet Paşa yeni hükümeti kurmuştur. İsmet Paşa hükümeti hemen Takrir-i Sükun Kanunu'nu çıkararak Doğu ve Ankara İstiklal Mahkemelerini kurmuştur. Ordu birliklerinin kararlı harekatı neticesinde isyan bastırılmış, Şeyh Sait ve 48 elebaşı Doğu İstiklal Mahkemesi'nde yargılanarak idam edilmiştir.
Yeni devleti sarsan ikinci büyük asayiş olayı ise 14 Haziran 1926'da planlanan İzmir Suikastı girişimi olmuştur. Eski I. TBMM Rize Milletvekili Ziya Hurşit ve ittihatçı kökenli bazı muhalifler, Atatürk'ün İzmir ziyareti sırasında Kemeraltı'nda suikast düzenlemeyi planlamışlardır. Ancak Atatürk'ün seyahatini bir gün geciktirmesi üzerine, suikastçıları Sakız Adası'na kaçıracak olan motorcu Giritli Şevki'nin ihbarıyla suikast girişimi çökertilmiştir. İstiklal Mahkemesi'nde yapılan yargılamalar sonucunda Ziya Hurşit ve aralarında eski milletvekilleri ile İttihatçı liderlerin de bulunduğu 13 kişi idam cezasına çarptırılmıştır.
1929 Dünya Ekonomik Buhranı'nın Türkiye'deki yıkıcı etkileri ve hükümet uygulamalarının denetlenmesi ihtiyacı, Atatürk'ü yeni bir çok partili siyaset denemesine yöneltmiştir. Atatürk, yakın arkadaşı ve eski başbakan Ali Fethi Okyar'dan liberal esaslara dayalı yeni bir parti kurmasını istemiştir. Bu doğrultuda 12 Ağustos 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur. Atatürk, partinin tarafsızlığını ve desteğini göstermek amacıyla kız kardeşi Makbule Hanım ve yakın arkadaşı Nuri Conker'in de kurucular arasında yer almasını sağlamıştır.
Serbest Cumhuriyet Fırkası, özellikle ekonomik sıkıntılardan bunalan Ege Bölgesi halkı arasında çok kısa sürede büyük bir heyecan ve destek dalgası yaratmıştır. Ancak partinin taşra teşkilatlarına inkılap karşıtı unsurların sızması ve belediye seçimlerinde yaşanan sert siyasi tartışmalar, rejimin güvenliği konusunda endişelere yol açmıştır. İki parti arasında tarafsız kalmak isteyen ancak siyasi gerilimin Atatürk'ü hedef alma noktasına geldiğini gören Fethi Okyar, 17 Kasım 1930'da kendi isteğiyle partiyi feshetmiştir. Bu üç aylık deneme, ülkede henüz çok partili demokratik kültürün tam anlamıyla yerleşmediğini göstermiştir.
Serbest Fırka'nın kapanmasından kısa bir süre sonra, 23 Aralık 1930'da İzmir'in Menemen ilçesinde gerici bir ayaklanma patlak vermiştir. Kendini mehdi ilan eden Derviş Mehmet ve adamları, şeriat bayrağı açarak halkı isyana kışkırtmıştır. Olayı önlemeye çalışan öğretmen yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay ve iki mahalle bekçisi asiler tarafından vahşice şehit edilmiştir. Bölgeye gönderilen askeri birlikler isyanı bastırmış, kurulan Divan-ı Harp'te yapılan yargılamalar sonucunda 36 kişiye idam cezası verilmiştir. Bu olay, cumhuriyet değerlerinin halka daha sistemli anlatılması gerektiğini ortaya koymuştur.
Menemen Olayı ve Serbest Fırka deneyimi, yapılan inkılapların halk tabanına yeterince nüfuz etmediğini göstermiştir. Bu eksikliği gidermek ve inkılapları halka benimseterek kültürel bir aydınlanma sağlamak amacıyla 19 Şubat 1932'de Halkevleri kurulmuştur. Halkevlerinin kurulması sürecinde, daha önce faaliyet gösteren ancak amacından saptığı gerekçesiyle kapatılan Türk Ocaklarının binaları ve varlıkları bu yeni kuruma devredilmiştir.
Halkevleri, toplumun her kesimine ulaşabilmek amacıyla dokuz farklı şube halinde teşkilatlanmıştır. Bu şubeler; Dil, Edebiyat ve Tarih; Güzel Sanatlar; Temsil (Tiyatro); Spor; Sosyal Yardım; Halk Dershaneleri ve Kurslar; Kütüphane ve Neşriyat; Müze ve Sergi; Köycülük şubeleridir. Her şube kendi alanında halkın eğitim ve kültür seviyesini yükseltmek için ücretsiz kurslar, sergiler, tiyatro gösterileri ve spor müsabakaları düzenlemiştir. Özellikle Köycülük şubesi, köylü ile şehirli arasındaki kültürel uçurumu kapatmak için köylere sağlık ve eğitim gezileri organize etmiştir.
Halkevleri kısa sürede ülke geneline yayılmış ve 1950 yılına gelindiğinde şube sayısı 478'e, daha küçük yerleşim yerlerindeki halk odalarının sayısı ise 4322'ye ulaşmıştır. Yurt dışındaki tek şubesi ise 1942'de Londra'da açılmıştır. Ancak çok partili hayata geçildikten sonra Halkevleri, CHP'nin bir yan kuruluşu gibi çalıştığı gerekçesiyle Demokrat Parti hükümeti tarafından eleştirilmiştir. TBMM'de çıkarılan 11 Ağustos 1951 tarihli kanunla Halkevlerinin mal varlıkları hazineye devredilmiş ve kurum fiilen kapatılmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen Türk İnkılabı, başka hiçbir ülkenin veya ideolojinin taklidi olmayan, tamamen Türkiye'nin kendi tarihi, kültürel ve toplumsal gerçeklerine dayanan özgün bir harekettir. Atatürk, Meclis hükümeti modelini Bolşevik veya Batı sistemlerine benzetmek isteyenlere karşı, bu sistemin tamamen Türk milletinin iradesine dayanan demokratik bir 'halk hükümeti' olduğunu vurgulamıştır. O, 'Biz bize benzeriz' diyerek Türk İnkılabının nevi şahsına münhasır yapısını ortaya koymuştur.
1930'lu yıllarda, yaşanan ekonomik buhran ve Serbest Fırka deneyiminin ardından Türk İnkılabına sistemli bir ideoloji kazandırma çabaları hız kazanmıştır. Bu doğrultuda Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vedat Nedim Tör, İsmail Hüsrev Tökin ve Burhan Asaf Belge tarafından Ocak 1932'de 'Kadro' dergisi çıkarılmaya başlanmıştır. Kadrocular, Türk İnkılabının pratik olarak başarılı olduğunu ancak henüz bilimsel ve felsefi bir teorisinin (ideolojisinin) yapılmadığını savunmuşlardır.
Kadro hareketi, kapitalizm ve sosyalizmi reddederek üçüncü bir yol olarak 'devletçilik' ilkesini savunmuştur. Ancak onların önerdiği devletçilik, CHF'nin geçici ve pragmatik devletçiliğinden farklı olarak, toplumsal ve kültürel hayatın tamamını şekillendirecek kalıcı bir ideolojik sistemdi. Kadrocuların 'inkılabı yürütecek öncü bir azınlık kadro' fikri, halkçılık ilkesine ve parti yönetimine ters düştüğü için tepki çekmiştir. Tartışmaların büyümesi üzerine Yakup Kadri'nin Tiran Büyükelçiliğine atanmasıyla dergi 1934 yılında yayın hayatına son vermiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye ekonomisi, uzun süren savaşların ardından nitelikli iş gücü, sermaye ve altyapıdan yoksun, tamamen çökmüş bir enkaz devralmıştı. Nüfusun %80'inden fazlası tarımla uğraşmaktaydı. Bu olumsuz şartları aşmak ve milli bir ekonomi inşa etmek amacıyla 17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihleri arasında toplanan İzmir İktisat Kongresi kararları doğrultusunda liberal eğilimli bir ekonomi politikası benimsenmiştir.
Bu dönemde atılan en önemli adımlardan biri, 1924 yılında ilk ulusal ticaret bankası olan Türkiye İş Bankası'nın kurulması olmuştur. Ardından sanayi yatırımlarını finanse etmek amacıyla 1925'te Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Tarımsal üretimi canlandırmak ve köylünün üzerindeki ağır yükü kaldırmak için devlet gelirlerinin yaklaşık %30'unu oluşturan Aşar Vergisi 1925 yılında kaldırılmıştır. Özel sektörü sanayi yatırımlarına teşvik etmek amacıyla da 1927 yılında 'Teşvik-i Sanayi Kanunu' çıkarılmıştır.
Ancak bu dönemde özel sektörün sermaye yetersizliği, teknik bilgi eksikliği ve tecrübesizliği nedeniyle beklenen sanayi hamlesi gerçekleştirilememiştir. Ayrıca Lozan Antlaşması gereğince gümrük tarifelerinin 1929 yılına kadar değiştirilememesi, yerli sanayinin dış rekabete karşı korunmasını engellemiştir. Ülkenin bir merkez bankasının olmaması ve para basma yetkisinin yabancı ortaklı Osmanlı Bankası'nda bulunması da bağımsız ekonomi politikalarının uygulanmasını zorlaştırmıştır.
1929 yılında tüm dünyayı sarsan Büyük Buhran, tarım ürünleri ihracatçısı olan Türkiye'yi çok ağır etkilemiştir. İhracat gelirlerinin düşmesi ve özel sektörün yatırımları gerçekleştirememesi üzerine, 1930 yılından itibaren ekonomide 'Devletçilik' ilkesi benimsenmiştir. Bu yeni dönemin ilk büyük adımı, Türk parasının değerini korumak ve para politikasını tek elden yönetmek amacıyla 1931 yılında T.C. Merkez Bankası'nın faaliyete geçirilmesi olmuştur.
Devletçilik politikasının amiral gemisi, 1933 yılında kurulan Sümerbank olmuştur. Sümerbank, hem bir kalkınma bankası hem de doğrudan üretim yapan bir sanayi kuruluşu olarak çalışmıştır. Madencilik ve enerji sektörünü düzenlemek amacıyla 1935'te Etibank ve yer altı kaynaklarını araştırmak üzere Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) kurulmuştur. Esnaf ve sanatkarlara kredi sağlamak amacıyla da Halk Bankası örgütlenmiştir. Tarımı geliştirmek için bizzat Atatürk'ün öncülüğünde Gazi Orman Çiftliği gibi örnek devlet çiftlikleri kurulmuştur.
Bu dönemde 'Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı' (1934-1938) başarıyla uygulanmıştır. Plan kapsamında ham maddesi yurt içinden sağlanan şeker, dokuma, kağıt, şişe-cam ve demir-çelik (Karabük) gibi temel sanayi kollarına öncelik verilmiş ve 20 fabrika kurulmuştur. Bu planlı sanayileşme sayesinde Türkiye, un, şeker ve kumaş gibi temel ihtiyaç maddelerinde kendi kendine yeterli hale gelmiştir. Ekonomi yıllık ortalama %8 büyümüş, dış ticaret fazla vermiş ve Türk lirası değerini korumuştur. Savaş tehlikesinin belirmesi üzerine İkinci Plan revize edilerek yerine 'İktisadi Savunma Planı' devreye sokulmuştur.
Atatürk İlkeleri; Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik ve İnkılapçılık olmak üzere altı temel dayanaktan oluşmaktadır. Bu ilkeler, Türk inkılabının pratik ihtiyaçlarından ve çağdaşlaşma hedefinden doğmuştur. İlkeler ilk olarak 1931 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası'nın program ve tüzüğüne dahil edilmiş, ardından 5 Şubat 1937'de yapılan anayasa değişikliği ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın ikinci maddesine eklenerek devletin temel nitelikleri haline getirilmiştir.
Cumhuriyetçilik, bu ilkelerin en başında yer alan ve devletin yönetim şeklini belirleyen temel esastır. Cumhuriyet, egemenliğin kaynağının şahıslara veya hanedanlara değil, doğrudan doğruya millete ait olduğunu savunan rejimdir. Türk tarihinde meşrutiyet denemeleri monarşiyi sınırlandırmış olsa da cumhuriyeti hedeflememiştir. Cumhuriyet fikrinin ilk somut adımları Milli Mücadele döneminde Amasya Genelgesi'ndeki 'milletin azim ve kararı' vurgusu ve Erzurum ile Sivas kongrelerindeki 'milli iradeyi hakim kılmak esastır' kararlarıyla atılmıştır.
23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılmasıyla adı konulmamış bir cumhuriyet fiilen kurulmuştur. 29 Ekim 1923'te yapılan anayasa değişikliği ile 'Türkiye Devleti'nin hükümet şekli cumhuriyettir' hükmü anayasaya girmiştir. Atatürk'e göre cumhuriyet, Türk milletinin karakterine en uygun, yüksek ahlaki değerlere dayanan ve düşünce özgürlüğünü esas alan bir fazilet rejimidir. Cumhuriyetçilik ilkesi, sonraki tüm anayasalarda devletin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez en temel niteliği olarak korunmuştur.