Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Halkçılık ilkesi; sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda doğrudan halka dayanmayı esas alan bir anlayıştır. Atatürk'ün halkçılık anlayışında toplum ayrı ayrı sınıflardan oluşmaz; halk bir bütündür ve bireyler arasında yalnızca mesleki iş bölümü vardır. Sınıf çatışması reddedilir, adaletli bir gelir dağılımı ve kanun önünde mutlak eşitlik hedeflenir. Atatürk, Millî Mücadele’yi halka dayandırmış ve 13 Eylül 1920’de BMM'ye sunduğu Halkçılık Programı ile egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu vurgulamıştır.
Halkçılık ilkesi ile demokrasi kavramı Atatürk tarafından özdeş tutulmuştur. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki yönetim şeklini 'tam bir demokrat hükümet' ve 'halk hükümeti' olarak tanımlamıştır. Gerçek demokrasinin uygulanabilmesi için çok partili hayata geçişin şart olduğunu savunmuş, 1924 yılında yabancı bir gazeteye verdiği demeçte birbirini denetleyen siyasi partilerin doğmasının tabii olduğunu ifade etmiştir. 1931 yılında CHP Programı'na giren halkçılık ilkesi; hiçbir kişiye, aileye, sınıfa ve cemaate ayrıcalık tanınmamasını esas almıştır.
Milliyetçilik kavramı, Türkçede Arapça 'mille' kökeninden gelirken, Anadolu Türkçesinde 'budun', 1934'ten itibaren ise Moğolca kökenli 'ulus' kelimesiyle de karşılanmıştır. Avrupa'da dinî çekişmeler ve Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilik, Türk toplumunda Göktürklerden itibaren sosyolojik olarak var olsa da Osmanlı'nın son dönemlerinde Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının başarısız olması üzerine önem kazanmıştır. Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi düşünürlerin etkisiyle gelişen Türkçülük, Millî Mücadele'nin temel ideolojisi olmuştur.
Atatürk milliyetçiliği etnik veya ırkçı bir temele değil, kültür, tarih ve kader birliğine dayanır. 'Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir' tanımıyla kapsayıcı ve birleştirici bir tutum sergilenmiştir. 1924 Anayasası'nın 88. maddesindeki 'Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk denir' hükmü bu anlayışın hukuki zeminidir. Atatürk milliyetçiliği; insancıl, barışçı, emperyalizme karşı ve diğer milletlerin haklarına saygılı bir karakter taşır.
Devletçilik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda kalkınmasını sağlamak amacıyla devletin üstlendiği rolleri ifade eder. Atatürk'e göre siyasi ve askerî zaferler ekonomik zaferlerle taçlandırılmadıkça kalıcı olamaz. Türkiye'de devletçiliğin uygulanmasının temel sebepleri; özel sektörde sermaye birikiminin ve teknik bilginin yetersizliği, Teşvik-i Sanayi Kanunu'na rağmen özel girişimlerin yetersiz kalması, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ve bölgeler arası gelişmişlik farklarını kapatma arzusudur.
Atatürk'ün uyguladığı devletçilik modeli Sosyalizm veya Komünizmdeki gibi özel teşebbüsü tamamen yok eden kolektivist bir sistem değildir. 'Mutedil (Ilımlı) Devletçilik' olarak adlandırılan bu sistemde özel mülkiyet ve girişim esastır; ancak büyük yatırımlar ve kamu yararı gerektiren işler devlet eliyle yürütülür. Bu dönemde Aşar Vergisi kaldırılmış (1925), İş Bankası (1924), Sanayi ve Maadin Bankası, Sümerbank (1933) ve Etibank (1935) kurulmuş; 1934 yılında Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı başarıyla uygulanmıştır.
Laiklik, akli düşüncenin dinî dogmalardan ayrılması, devlet ve hukuk düzeninin akla ve bilime dayandırılmasıdır. Laik devlette din ve vicdan hürriyeti güvence altındadır; devlet tüm inançlara ve inançsızlara eşit mesafededir. Türk tarihinde eski Türk töresi ve Osmanlı'daki örfî hukuk laik unsurlar barındırsa da Tanzimat sonrası ortaya çıkan ikilikler şer'i ve laik mahkemelerin bir arada bulunmasına yol açmıştır. Cumhuriyet, hukuk ve eğitim birliğini sağlamak adına laikleşmeyi temel şart görmüştür.
Türkiye'de laikleşme süreci aşamalı olarak gerçekleşmiştir: 1 Kasım 1922'de Saltanat kaldırılmış, 3 Mart 1924'te Hilafet kaldırılmış, Şer'iye ve Evkaf Vekâleti lağvedilerek Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilmiştir. 1925'te Tekke ve Zaviyeler kapatılmış, 1926'da Türk Medeni Kanunu kabul edilmiştir. 1928'de Anayasa'dan 'Devletin dini İslam'dır' ibaresi çıkarılmış ve 5 Şubat 1937'de Laiklik ilkesi Anayasa'ya resmen eklenmiştir.
İnkılap, bir durumdan başka bir duruma geçişi, köklü değişimi ve ilerlemeyi ifade eder. Fransızca 'revolution' kelimesinin karşılığıdır. İhtilal ise mevcut düzene karşı şiddet veya kuvvet yoluyla yapılan ayaklanma aşamasıdır; inkılap ise ihtilal sonrasında yeni kurumların kurulması sürecini kapsar. Atatürk inkılabı, Türk milletini geri bırakmış olan eski kurumları yıkarak yerlerine medeni ve çağdaş ihtiyaçlara uygun yeni kurumları koymak olarak tanımlar.
İnkılapçılık, Atatürk ilkelerinin dinamik yönünü oluşturur. Toplumun durağanlaşmasını önler, daima çağın ve bilimin gereklerine göre yenilenmeyi öngörür. Türk İnkılabı; saltanatın ilgası, cumhuriyetin ilanı, harf inkılabı, şapka ve kılık kıyafet düzenlemesi, ölçü ve takvim değişiklikleri, kadınlara tanınan siyasi haklar gibi çok geniş bir alanda gerçekleşmiştir ve kendine özgü millî bir nitelik taşır.
Atatürk ilkelerinin uygulanmasında takip edilen ana esaslar; Tam Bağımsızlık, Çağdaşlık ve Müspet İlime ve Akla Tabi Olmaktır. Tam bağımsızlık; siyasi, iktisadi, mali, adli, askerî ve kültürel sahalarda hiçbir ülkenin vesayetini kabul etmemektir. Çağdaşlık, tek bir medeniyet olarak görülen insanlık medeniyetine iştirak etmek ve ilim ile teknoloji seviyesine ulaşmaktır. Müspet ilme tabi olmak ise 'Hayatta en hakiki mürşit ilimdir' düsturuyla peşin hükümlerden uzak pragmatik ve akılcı hareket etmektir.
Milletleşme sürecinin en temel ögesi olan dil alanında cumhuriyet döneminde büyük adımlar atılmıştır. Arap alfabesinin Türkçenin ses yapısına uymaması, okuma-yazmayı zorlaştırması nedeniyle 23 Mayıs 1928'de kurulan Alfabe Komisyonu 29 harfli yeni Türk alfabesini hazırlamıştır. Atatürk'ün 9/10 Ağustos 1928 Sarayburnu konuşmasıyla müjdelediği Harf İnkılabı, 1 Kasım 1928'de kanunlaşmıştır. Yeni harfleri yetişkinlere öğretmek amacıyla Millet Mektepleri açılmış (1 Ocak 1929) ve 1936'ya kadar 1.200.000 vatandaş okuma-yazma diploması almıştır.
Türkçeyi yabancı kelimelerin (Arapça ve Farsça) boyunduruğundan kurtarmak ve bir bilim dili haline getirmek amacıyla 12 Temmuz 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kurulmuştur. Derleme ve tarama çalışmalarıyla öz Türkçe kelimeler dile kazandırılmış, halk dili ile aydın dili arasındaki kopukluk giderilmiştir. Atatürk, kişisel servetinden bir kısmı TDK'ye vasiyet ederek dille ilgili çalışmalara verdiği hayati önemi tescillemiştir.
Osmanlı dönemindeki ümmetçi ve haneadan merkezli tarih anlayışına karşı, cumhuriyet döneminde millî ve bilimsel tarih anlayışı benimsenmiştir. Batı'da Türkler hakkında yürütülen olumsuz propaganda ve asılsız iddialara cevap vermek amacıyla 15 Nisan 1931'de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kurulmuştur. 1932'de I. Türk Tarih Kongresi toplanmış ve Türklerin uygarlık kurucu rolünü vurgulayan 'Türk Tarih Tezi' ortaya koyulmuştur. Atatürk, belgelere dayalı nesnel tarih yazımını şart koşmuştur.
Cumhuriyet rejimi, 'Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür' ilkesiyle sanata büyük destek vermiştir. Resim alanında Sanayi Nefise Mektebi Akademileştirilmiş, 1926'da Gazi Eğitim Enstitüsü açılmış, D Grubu sanatçıları yenilikçi akımlar başlatmıştır. Heykelcilikte ilk anıt heykel 1926'da Sarayburnu'na (Krippel) dikilmiştir. Müzecilikte Topkapı Sarayı, Ayasofya (1934), Etnografya Müzesi gibi kurumlar faaliyete geçirilmiştir.
Müzik alanında Batı tekniği ile millî motiflerin birleştirildiği çok sesli müzik hedeflenmiştir. Musiki Muallim Mektebi (1924) kurulmuş, Mızıka-i Hümayun Ankara'ya taşınarak Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası'na dönüştürülmüştür. Tiyatroda Darülbedayi gelişerek 1934'te Şehir Tiyatroları adını almış, Afife Jale ve Bedia Muvahhit gibi ilk kadın tiyatrocular yetişmiştir. İlk Türk operası olan *Özsoy Operası* 1934'te Adnan Saygun tarafından bestelenmiştir. Sinemada ise Muhsin Ertuğrul öncülük etmiştir.
1923-1938 dönemi Türk Dış Politikası; Lozan'dan kalan sorunları çözmek (Musul, Hatay, Mübadele, Borçlar) ve revizyonist olmayan, gerçekçi, barışçı ('Yurtta Sulh Cihanda Sulh') ilkeler çerçevesinde şekillenmiştir. Türkiye, uluslararası hukuka ve ittifaklara riayet ederek bölgesel güvenliğini teminat altına almak üzere Milletler Cemiyeti'ne üye olmuş, Balkan Antantı ve Sadabat Paktı'nı kurmuş, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile tam egemenliğini tesis etmiştir.