Özel gereksinimli çocukların gelişimsel süreçlerinin izlenmesi, erken dönemde risk faktörlerinin belirlenmesi ve uygun müdahale programlarının hazırlanması için tanı ve değerlendirme hayati bir öneme sahiptir. Erken tanı, bir hastalığın ya da gelişimsel problemin belirti ve bulguları henüz tam olarak ortaya çıkmadan önce fark edilmesini ve tanımlanmasını sağlar. Özel eğitim literatüründe tanılama; belirti, semptom ve sistematik işlemlerin sonucuna göre tıbbi bir durum veya hastalığa isim verme süreci olarak kabul edilmektedir. Değerlendirme ise tanılamadan farklı olarak, özel gereksinimli bireylerin var olan performanslarını, bireysel özelliklerini, ilgi ve gereksinimlerini ortaya koymaya yönelik dinamik ve sistematik bilgi toplama sürecidir. Değerlendirme süreci, çocuğun güçlü ve zayıf yönlerini belirleyerek ona en uygun eğitsel ve gelişimsel destek programlarının hazırlanmasına zemin hazırlar. Bu süreçte tarama, tanılama ve değerlendirme birbirini tamamlayan dinamik bir zincir oluşturur. Özel gereksinimli çocukların tanılanmasında ve eğitim hizmetlerinin planlanmasında iki temel modelden yararlanılmaktadır: Tıbbi model ve eğitsel model. Tıbbi tanılama modeliyle çocukta bir yetersizliğin olup olmadığı belirlenir; yetersizliğe neden olan zedelenmenin yeri, derecesi, süreğenliği tespit edilir ve gerekli tıbbi önlemler ile gelişim taramaları planlanır. Eğitsel tanılama modeli ise çocuğun ne tür bir eğitim programına alınmasının uygun olacağına karar vermek amacıyla eğitsel performansını ve öğrenme ihtiyaçlarını belirlemeyi hedefler. Özel gereksinimli bir çocuğa sahip olmak aileler üzerinde ciddi psikolojik, maddi ve sosyal etkiler yaratmaktadır. Aileler engellilik durumuyla yüzleştiklerinde çocuklarının yarattığı stres, maddi ve fiziksel sorunlar, evdeki diğer çocukların psikolojik durumları, uzman desteğine ulaşamama ve yakın çevrenin olumsuz tepkileri gibi pek çok güçlükle baş etmek zorunda kalırlar. Bu nedenle, çocuğun gelişimini desteklemek için öncelikle ailenin güçlendirilmesi, rollerinin yeniden yapılandırılması ve aile içi iletişimin sağlıklı hale getirilmesi gerekmektedir. Ülkemizde ailenin eğitim ve değerlendirme süreçlerine katılımı yasal güvence altına alınmıştır. İlk olarak ABD'de 1975 yılında yürürlüğe giren P.L. 94-142 'Herkes için Eğitim' yasası ile vurgulanan aile katılımı, ülkemizde 573 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği (2006) ile yasal bir zorunluluk haline getirilmiştir. Bu düzenlemeler; ailenin değerlendirme, bireyselleştirilmiş eğitim programlarının (BEP) hazırlanması, öğretim süreci ve öğretimin değerlendirilmesi aşamalarında aktif bir katılımcı olmasını şart koşmaktadır. Uzman-aile görüşmelerinde 'öykü alma' süreci ilk ve en kritik adımdır. Öykü alımı; doğum öncesi (annenin gebelik yaşı, hastalıkları, ilaç kullanımı), doğum anı (doğum şekli, süresi) ve doğum sonrası (bebeğin geçirdiği hastalıklar, beslenme durumu) süreçleri kapsar. Wallace ve McLoughlin'e göre aileler; belirleme (sorunları erken fark etme), değerlendirme (uzmanlara ev ortamı hakkında bilgi sağlama), program hazırlığı (gerçekçi hedefler belirleme), öğretme (evde rehabilitasyon çalışmalarını destekleme) ve değerlendirme (öğrenme kanıtlarını toplama) olmak üzere beş temel rolde sürece katılırlar. Çocuğun gelişimsel durumunu belirlemek ve en uygun müdahale programına karar vermek için sistematik bilgi toplama yöntemleri kullanılır. Değerlendirme yaklaşımları genel olarak norm bağımlı, ölçüt bağımlı ve dinamik değerlendirme olmak üzere üç grupta incelenir. Norm bağımlı değerlendirme, bireyin performansını aynı yaş grubundaki ve benzer sosyokültürel çevreden gelen geniş bir örneklem grubunun (norm grubu) beceri düzeyleriyle karşılaştırır ve yaş veya yüzdelik dilim gibi nicel değerler sunar. Bu testlerin uygulanması için özel uygulayıcı sertifikası gerekmektedir. Ölçüt bağımlı değerlendirme ise bireyin performansını diğer çocuklarla kıyaslamak yerine, önceden belirlenmiş standartlar veya beceri basamakları ile karşılaştırır. Bu yaklaşım, 'Birey değerlendirilen beceride nasıl bir performans sergilemektedir?' sorusuna yanıt arar ve eğitsel hedeflerin belirlenmesinde doğrudan yol göstericidir. Dinamik değerlendirme yaklaşımı ise etkileşim odaklı olup, bireyin var olan becerilerinin yanı sıra öğrenme potansiyelini de ortaya koymayı amaçlar; uygulayıcı çocuğa örnek sunar, ipuçları verir ve çocuğun bu destekle performansında meydana gelen değişikliği gözlemler. Değerlendirme sürecinde formal ve informal yöntemlerin bir arada kullanılması en sağlıklı sonucu verir. Formal değerlendirmeler; uygulama, puanlama ve yorumlama kuralları kesin çizgilerle belirlenmiş norm bağımlı standart testleri kapsar. İnformal değerlendirmeler ise gözlem, müfredata dayalı değerlendirme araçları, iş analiz formları ve ölçüt bağımlı testler gibi biçimsel olmayan, çocuğun doğal ortamındaki gerçek performansını ve öğretim koşullarını belirlemeye yönelik araçları içerir. Üstün yetenekli çocukların bedensel, zihinsel, sosyal ve kişilik yönünden normal gelişim gösteren akranlarından farklı oldukları kabul edilir. Renzulli'nin 'Üçlü Halka' zekâ modeli, üstün yeteneği; ortalama üstü yetenek, yüksek düzeyde görev bilinci/motivasyon ve yüksek düzeyde yaratıcılık arasındaki etkileşim olarak tanımlar. Ülkemizde Bilim ve Sanat Merkezleri (BİLSEM), okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretim çağındaki üstün yetenekli çocukların bireysel yeteneklerinin farkında olmalarını ve kapasitelerini en üst düzeyde kullanmalarını sağlamak amacıyla açılmış MEB'e bağlı kurumlardır. Zekâ katsayısının (IQ) toplumdaki dağılımı çan eğrisi modeliyle açıklanır. İnsanların yaklaşık üçte ikisi (%68'i) 85 ile 115 IQ puanı arasındaki ortalama bölgede yer alır. 120 ve üzeri IQ puanına sahip olanlar üstün yetenekli, 125-130 arası puan alanlar ise genellikle üstün yetenekli tanısı için alt sınır olarak kabul edilen %2-3'lük dilimde yer alır. IQ puanları bütünsel resmin sadece bir kısmını gösterdiğinden, tanılamada standart zekâ testlerinin yanı sıra yaratıcılık testleri, kritik düşünme testleri, öğretmen-aile gözlemleri ve portfolyo değerlendirmeleri gibi çoklu yöntemlerin kullanılması zorunludur. Ülkemizde üstün yetenekli çocukların değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılan iki temel zekâ testi bulunmaktadır. Bunlardan ilki, 2-18 yaş aralığındaki bireylere uygulanan, sözel ve performans alt ölçeklerinden oluşan Stanford-Binet Zekâ Testi'dir. İkincisi ise 6-16 yaş aralığındaki çocukların bilişsel gelişimlerini değerlendirmek amacıyla uygulanan, sözel ve performans kategorilerinde toplam 12 alt testten oluşan WISC-R (Wechsler Çocuklar için Zekâ Ölçeği) testidir. İletişim sürecinin en önemli unsurları işitme, dil ve konuşmadır. Dil; düşünceleri temsil eden, sosyal olarak paylaşılan kurallar ve semboller sistemidir. Alıcı dil (konuşulanı anlama) ve ifade edici dil (sözcük ve cümle üretme) olmak üzere iki boyutu vardır. Dilin bileşenleri; sesbilgisi (fonoloji), biçimbilim (morfoloji), söz dizimi (sentaks), anlambilim (semantik) ve kullanımbilim (pragmatik) olarak ayrılır. Konuşma ise dilin fiziksel olarak üretilmesi eylemidir ve artikülasyon (sesletim), ses (ton, kalite, şiddet) ve akıcılık (hız, ritim) olmak üzere üç temel bileşenden oluşur. Dil bozuklukları; yazılı, sözel veya diğer sembol sistemlerini anlama ve kullanmada yaşanan gelişimsel sapmaları ifade eder. Bu bozukluklar zihinsel yetersizlik, otizm spektrum bozukluğu, işitme kaybı ve travmatik beyin hasarı gibi durumlara eşlik edebileceği gibi, herhangi bir organik neden olmaksızın 'Özgül Dil Bozukluğu' şeklinde de ortaya çıkabilir. Konuşma bozuklukları ise sesletim (artikülasyon) bozukluğu, ses bozuklukları ve akıcılık bozukluklarını (kekemelik ve hızlı-bozuk konuşma) kapsar. Ülkemizde dil ve konuşma becerilerini değerlendirmek amacıyla kullanılan çeşitli norm bağımlı testler mevcuttur. Bunlar arasında; 2-12 yaş arası çocukların kelime bilgisini ölçen Peabody Resim Kelime Testi, 2-12 yaş arası Türkçe konuşan çocukların alıcı ve ifade edici dil kelime bilgilerini ölçen TİFALDİ, 2-7 yaş arası çocukların sözel dil becerilerini ölçen TEDİL (Türkçe Erken Dil Gelişimi Testi) ve çocukların sesletim sorunlarını belirlemeye yönelik Ankara Artikülasyon Testi (AAT) yer almaktadır. İşitme engeli, işitme duyarlılığının kaybından dolayı dili kullanma ve iletişimde yaşanan güçlükleri ifade eder. İşitme kaybı; iletimsel, duyusal-sinirsel, karışık ve merkezî tip olarak sınıflandırılır. Erken tanı amacıyla ülkemizde 81 ilde yenidoğan işitme taramaları yürütülmektedir. İşitme kaybı olan çocuklarda mevcut işitme kalıntısının işitme cihazı veya koklear implant ile desteklenmesi ve işitsel-sözel yöntem veya işaret dili gibi uygun iletişim yöntemlerinin belirlenmesi gerekmektedir. Zihinsel engellilik; zihinsel işlevlerde (IQ puanının 70 ve altında olması) ve uyumsal davranışlarda (kavramsal, sosyal ve pratik beceriler) 18 yaşından önce ortaya çıkan sınırlılıklar durumudur. Zihinsel engelli çocukların değerlendirilmesinde Stanford-Binet ve WISC-R zekâ testlerinin yanı sıra, gelişimsel riskleri belirlemek amacıyla Bayley Bebekler için Gelişimsel Değerlendirme Ölçeği ve Denver Gelişimsel Tarama Testi (DGTT-II) gibi norm bağımlı araçlar sıklıkla kullanılmaktadır. Görme engeli, tıbbi ve eğitsel kriterlere göre tanımlanır. Tıbbi tanımda görme keskinliği ve görme alanı (20 dereceden az olması) esas alınırken; eğitsel tanımda Braille (kabartma) alfabesine ihtiyaç duyanlar 'görmez (kör)', görme duyusunu öğrenme amacıyla kullanabilenler ise 'az gören' olarak ayrılır. Görme keskinliğinin ölçümünde yaygın olarak 'Snellen Kartı' kullanılır. Az gören çocukların eğitiminde optik (büyüteç) ve optik olmayan (renk zıtlıkları, büyük puntolu yazılar) destekleyici teknolojilerden yararlanılır. Serebral Palsi (beyin felci); gelişimini tamamlamamış beyinde meydana gelen hasara bağlı olarak ortaya çıkan yürüme, hareket ve duruş bozukluğudur. Serebral palsili çocukların motor fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla Kaba Motor Değerlendirme Ölçütü (GMFM) ve Kaba Motor Fonksiyon Sınıflandırma Sistemi (GMFCS) gibi standardize araçlar kullanılır. Tedavi sürecinde fizyoterapi, ortez-protez kullanımı ve mimari düzenlemeler büyük önem taşır. Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB); toplumsal iletişimde yetersizlikler ile kısıtlı, yineleyici davranış ve ilgi örüntüleriyle karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur. DSM-V kriterlerine göre OSB'nin şiddeti hafif, orta ve ağır olmak üzere üç düzeyde derecelendirilir. Tanılamada Çocukluk Otizmi Değerlendirme Ölçeği (ÇODÖ), Otistik Davranış Kontrol Listesi (ODKL), Otizm Sosyal Beceriler Profili (OSBP) ve Gilliam Otistik Bozukluk Derecelendirme Ölçeği (GOBDÖ-2-TV) gibi araçlar kullanılır. Özel Öğrenme Güçlüğü; çocuğun zekâsının normal veya normal üstü olmasına rağmen okuma (disleksi), yazma (disgrafi) veya matematik (diskalkuli) becerilerinde yaşıtlarına oranla düşük başarı göstermesidir. Ayırıcı tanıda zekâ düzeyi ile akademik başarı arasındaki ciddi uyuşmazlık ölçüt alınır. Ülkemizde tanılamada Özgül Öğrenme Güçlüğü Bataryası (ÖÖG-B) kullanılır. Bu batarya; matematik, okuma, yazma, saat çizimi, sağ-sol ayırt etme ve sıralama gibi alt testlerden oluşmaktadır. Gelişimsel tanı ve değerlendirme sürecinde standardize testler, bireylerin performansını nesnel ve karşılaştırılabilir bir şekilde ortaya koymak için kullanılan en önemli araçlardan biridir. Cronbach standardize testleri, 'iki ya da daha fazla kişinin davranışlarını karşılaştırmak için kullanılan sistematik yöntemler' olarak tanımlamıştır. Bu testler, uzmanlar tarafından belirli hedef ve amaçlar doğrultusunda titizlikle hazırlanmış, uygulama ve puanlama prosedürleri kesin kurallara bağlanmış ölçme araçlarıdır. Standardize testlerin en belirgin özelliklerinden biri, testin geliştirildiği hedef kitleyi temsil eden geniş ve örnekleyici bir norm grubuna sahip olmasıdır. Bu normlar sayesinde, testin uygulandığı bireyin elde ettiği puanlar, kendi yaş ve sosyokültürel akran grubuyla nesnel bir şekilde karşılaştırılabilir. Ayrıca bu testlerin geçerlik ve güvenirlik çalışmaları önceden yapılmış olup, uygulamayı standart hale getiren detaylı bir uygulama el kitabı (test kılavuzu) mevcuttur. Standardize testler kullanım amaçlarına göre standart performans testleri, standart beceri testleri ile standart tanı ve tarama testleri gibi farklı türlere ayrılır. Bu testlerin en büyük avantajı, değerlendirmeyi yapan uzmanın kişisel yanlılığını veya uygulama yapılan ortamın değişkenliğini en aza indirerek objektif sonuçlar sunmasıdır. Ancak bu testlerin tek başına müdahale programı hazırlamak için yeterli bilgi sağlamadığı, mutlaka informal değerlendirme yöntemleriyle desteklenmesi gerektiği unutulmamalıdır.