18. ve 19. yüzyıllarda etik araştırmaları genel olarak insanın etnik duyarlılığının kaynağının ne olduğu sorusu etrafında şekillenmiştir. Bu dönemde filozoflar, erdemin değerli olduğunu kabul etmiş ancak bunu insanın doğal bir özelliği olan akıl ya da duygu ile temellendirmeye çalışmışlardır. Bu dönemin başında Bernard de Mandeville, insanlarda esas olanın bencillik olduğunu ve bencilliğin toplum yaşamının gelişmesini sağlayan unsur olduğunu savunarak etnik boyutu yadsımıştır.
Francis Hutcheson ve Anthony Ashley Cooper (Earl of Shaftesbury), insanın etnik duyarlılığının temelinde bir duygunun bulunduğunu savunmuşlardır. Onlara göre insanları dürüstlüğe, yardımseverliğe ve özgeciliğe yönelten şey, doğasında bulunan 'ahlâk duy(g)usu'dur (moral sense). Bu duyu, beş duyu dışında altıncı bir duyu gibi iş görür ve eylemler ile kişileri hemen o anda iyi-kötü, güzel-çirkin diye ayırt etmeyi sağlar.
Shaftesbury, Thomas Hobbes'un kendini koruma güdüsü ve bencillik anlayışına karşı çıkarak insanda bencil duyguların yanı sıra daha önemli olan özgecilik duygularının da bulunduğunu belirtmiştir. Hutcheson ise erdemli olmayı ve eylemleri tanıyıp onaylamamızı sağlayan bu etik duygunun anlama yetisinden değil, duygudan kaynaklandığını ve estetik duyguya benzediğini savunmuştur.
David Hume da 18. yüzyılda insanın etnik duyarlılığının kaynağı tartışmalarına katılmış, ahlâk algılarının anlama yetisinin işlemlerinde değil beğeniler ve duyular arasında sınıflandırılması gerektiğini savunmuştur. Hume'a göre akıl tek başına bizi eyleme sevk edemez; davranışların yönlendirilmesinde akıl yeterli değildir çünkü moral yargıların asıl hedefi eylemlerimize rehberlik etmektir.
Hume, erdemleri dörde ayırmıştır: Toplumsal erdemler (iyilikseverlik ve adalet), kendimize yararlı olan özellikler, bize doğrudan doğruya hoş gelen özellikler ve başkalarına doğrudan doğruya hoş gelen özellikler. Bunlar arasında en önemli olanı toplumsal erdemlerdir. İnsanı sadece kendine yararlı olanı bulmaktan kurtarıp başkalarının yararına yönelten ilke ise 'sempati' (duygudaşlık) duygusudur.
Sempati, insanın yapısında doğal olarak bulunan ve başkalarının acı ve mutluluklarını paylaşmasını sağlayan güçlü bir duygudur. Hume'a göre toplum, Locke ve Hobbes'ta olduğu gibi dışsal bir otorite değil, sempatinin doğal bir sonucudur. Başkalarının eylemlerini sempati sayesinde toplumun iyiliğine katkısıyla tartma alışkanlığı zamanla 'vicdan' olgusunu ortaya çıkarır.
Immanuel Kant, felsefe tarihinde olduğu gibi etik tarihinde de tam bir dönüm noktasıdır. Kant, etiği 'özgürlüğün yasalarına ilişkin olan içerikli felsefe' olarak tanımlamış ve özgürlük sorunsalını 'özgürlük nedir?' sorusuyla ele almıştır. Özgürlük, saf aklın ürettiği bir 'idea'dır ve teorik aklın antinomilerinden biri olan doğa nedenselliği ile özgürlük çatışması, saf pratik akıl sayesinde aşılır.
Kant, pozitif anlamda özgürlüğün yasası olan Ahlâk Yasası'nı şu şekilde formüle etmiştir: 'Öyle eyle ki, senin istemenin maksimi, hep aynı zamanda genel bir yasamanın ilkesi olarak da geçerli olabilsin.' Bu yasa, Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesinde 'kesin buyruk', 'ödev buyruğu' ve 'pratik buyruk' olmak üzere üç buyruk şeklinde dile getirilir.
Kant ödeve uygun eylemler ile ödevden dolayı yapılan eylemler arasında keskin bir ayrım yapar. Ödeve uygun eylemlerin temelinde bir çıkar (örneğin korku veya menfaat) varken, ödevden dolayı yapılan eylemin temelinde saf iyi isteme ve yasaya saygı vardır. Bir eylemin ahlâkî değeri, onun gerisindeki niyetin ve istemenin niteliğine bağlıdır.
19. yüzyılda John Stuart Mill, Jeremy Bentham'ın temellerini attığı faydacılık anlayışını benimsemiş ve geliştirmiştir. Bentham, 'iyi'yi 'fayda' ile aynı tutmuş, bütün canlıların haz peşinde koşup acıdan uzaklaşmaya çalıştığını belirtmiştir. Bentham'a göre eylemlerin değeri 'olabildiğince çok sayıda insanın olabildiğince çok mutluluğu' ilkesine dayanır ve erdem, haz ile acıyı iyi tartıp hesaplayabilmektir.
J. S. Mill ise Bentham'ın bu ilkesini aydınlanma düşünürlerinin kültür mirasıyla birleştirerek toplumsal koşullar içinde ele almıştır. Mill, insanlarda iyiyi ve kötüyü bildiren doğal bir duyu olduğu düşüncesine karşı çıkmış, her eylemin son amacı olan mutluluğun ahlâklılığın ölçütü olduğunu savunmuştur.
Mill, hazları düşünce hazları ve beden hazları olarak ikiye ayırmış, mutluluğun sadece nicelik değil nitelik bakımından da değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ona göre erdem, insanı hazza ve mutluluğa ulaştırdığı, acıdan uzaklaştırdığı için arzu edilen ve istenen bir araçtır.
20. yüzyılın ikinci yarısı etiğin yükselişe geçtiği, tıp, teknoloji ve çevre gibi yeni alanların doğmasıyla uygulamalı etnik sorunların arttığı bir dönem olmuştur. Ötanazi, kürtaj, savaş ve bilişim suçları gibi konular uygulamalı (pratik) etiket altında incelenmeye başlanmıştır.
Değerler etiği, değerlerin ontolojik özelliği ve bilgisi üzerinde durarak değerlerin nesnel olduğunu savunmuştur. Bu akımın en önemli temsilcileri Fenomenoloji geleneğinden gelen Max Scheler ve Nicolai Hartmann'dır. Max Scheler, Kant'ın rasyonalist formalizmini eleştirerek 'duyuşsal a priori' ve 'değer duygusu' kavramlarını geliştirmiştir.
Metaetik ise geleneksel etiket anlayışına analitik eleştiri getirerek etiği çözümleme ve temellendirmeler yapan analitik bir disipline dönüştürmeye çalışmıştır. Metaetikçiler, doğrudan doğruya değer yargıları ortaya koymayı metafizik sayarak terimlerin anlamlarını açığa çıkarmayı hedeflemiştir.