İnsanların belli bir noktaya gelmiş olduklarını kabul edelim; bu nokta da doğal yaşamda kendilerini korumalarını güçleştiren engellerin, direnme güçleri sayesinde bireylerin tek tek bu durumda kalabilmek için harcayacakları çabalara ağır bastığını düşünelim. Bu koşullarda bu ilkel durumun sürüp gitmesi mümkün olamaz ve insanlar yaşam biçimlerini değiştirmezlerse yok olurlar. Ne var ki insanlar yeni güçler yaratamadıklarından, ellerindeki güçleri bir araya getirip onlardan yararlanmaktan başka bir şey yapamadıklarından kendilerini korumak amacına yönelik olarak sadece bir araya gelebilirler ve direnci yok edebilecek bir güç birliği oluşturabilirler ve birleştirdikleri güçleri yönlendirici tek bir güçle ve birlikte harekete geçirebilirler.
Bu güç birliğini ancak bir topluluk oluşturabilir. Ama her bireyin gücü ve özgürlüğü, kendini koruma bağlamında en önemli enstrümanlar olduğundan, birey kendisine zarar vermeden, kendisine göstermek zorunda olduğu ilgiyi ihmal etmeden bunları nasıl başkaları için angaje edebilir? Benim konumla bağlantısı dikkate alındığında şöyle açıklayabiliriz bu güçlüğü: “Her bireyin malını ve canını tüm ortak gücüyle savunan öyle bir toplum biçiminin bulunması gerekir ki bu toplumda her birey hem herkesle bir olduğu halde sadece kendine itaat etsin ve eskisi kadar da özgür olsun.” Toplum sözleşmesinin çözüm getirdiği temel sorun budur...
Bu sözleşmenin koşulları bütünüyle sorunun özüyle belirlenmiştir, öyle ki bu bağlamda en küçük değişiklik onu etkisiz ve geçersiz hale getirir ve belki hiçbir zaman ifade edilmemiş olan bu koşullar her yerde doğal bir biçimde kabul edilmiştir, ta ki toplum sözleşmesi bozulup herkes eski haklarına dönünceye ve sözleşmeyle sağlanan özgürlüğünü yitirerek bu özgürlük uğruna vazgeçtiği doğal özgürlüğüne yeniden sahip oluncaya kadar...
Bu koşulların tümü kesinlikle tek bir koşula indirgenebilir: Her birey kendini, bütün haklarıyla birlikte topluluğa adar çünkü her birey kendini tümüyle topluma adadığında koşullar herkes için aynı olur ve koşullar herkes için aynı olunca bunları başkalarının aleyhine çevirmek kimseye bir yarar sağlamaz. Dahası bu bağlanmada bir ön şart olmadığından birlik olabildiğince eksiksizdir ve hiçbir bireyin isteyebileceği bir şey yoktur çünkü bireylere birtakım haklar bırakılmış olsaydı, bu bireylerle topluluk arasında çıkabilecek anlaşmazlıkları yargılayacak ortak bir üst merci bulunmadığından ve her birey de bir anlamda kendisinin yargıcı olduğundan her bakımdan yargıç olmaya kalkardı, böyle olunca da doğal yaşam koşulları sürer, toplum kaçınılmaz bir biçimde zorbalaşır ya da değersizleşirdi.
Sonuçta kendini topluma bağlayan birey aslında kimseye bağlanmamıştır ve kendisiyle ilgili olarak başkasına tanıdığı aynı haklara sahip olamayan hiçbir birey bulunmadığından her birey kendi yitirdiğinin tam karşılığını kazanmış olur.
Toplumsal anlaşma, özüyle ilgili şeyler bir yana bırakılırsa şu şekilde özetlenebilir: Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü birleştirerek genel iradenin kesin buyruğuna veririz ve her bireyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz.
Bu birlik sözleşmesi, sözleşmeyi yapanların bireysel varlıkları yerine, toplantıdaki oy sayısı kadar üyesi olan tüzel ve kolektif bir bütünlük oluşturur; bu bütünlük ortak ben’ini, yaşamını ve iradesini bu sözleşmeden alır. Tüm öteki bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan bu tüzel kişiye eskiden site denirdi; günümüzde ise cumhuriyet ya da siyasal topluluk deniyor. Bireyleri ona edilgen olduğunda devlet, etkin olduğunda egemen güç, öteki devletler karşısında da egemenlik diyorlar.
