Bu temel belirlemeye göre kendisiyle başlamak durumunda olduğumuz sanat, yani tikel sanatların ilki, bir güzel sanat olarak mimaridir. Mimarinin görevi, dış organik dünyayı, sanata uygun dışsal bir dünya olarak tin ile aynı kökten gelecek şekilde işlemekten ibarettir. Onun malzemesi, mekanik ağır bir kütle olarak dolaysız dışsallık içerisindeki maddenin kendisidir ve biçimleri de soyut Anlama Yetisi’nin bağıntılarına göre düzenlenmiş inorganik doğa biçimleri olarak kalır. Bu malzeme ve bu biçimler içerisinde somut tinsellik olarak İdeal gerçekleştirilemez. Bu yüzden onlarda sunulan gerçeklik İdea’ya karşıt kalır çünkü bu gerçeklik İdea tarafından nüfuz edilmemiş veya İdea ile yalnızca soyut bir bağlantı içerisindeki dışsal bir şeydir. Bundan dolayı yapı sanatının temel modeli, sembolik sanat biçimidir.
Her şeye rağmen inorganik dışsal dünya, mimari tarafından arıtılmış, simetrik biçimde düzenlenmiş ve tine benzer kılınmıştır ve Tanrı’nın tapınağı, onun topluluğunun evi orada hazır durur. Daha sonra ikinci olarak hareketsiz kütleye çarpan ve nüfuz eden bireyselliğin şimşek çakışı gibi Tanrı’nın kendisi bu tapınağa girer ve sonsuz ve hiç de sadece simetrik olmayan tinin kendisinin biçimi yoğunlaşır ve cisimsel bir şeye şekil verir. İşte heykel sanatının görevi budur. Heykel sanatında, mimarinin ancak ima edebileceği tinsel iç hayat, duyusal şekil ve onun dışsal malzemesi içerisinde kendini yurdunda kıldığı ve bu iki yan ne birinin ne de ötekinin baskın olacağı şekilde karşılıklı olarak biçimlendiği ölçüde, heykel sanatı, klasik sanat biçimini kendi temel modeli olarak kazanır.
Şimdi, mimari tapınağını kurduktan ve heykel sanatının eli onun içerisine Tanrı heykellerini yerleştirdikten sonra, üçüncü olarak bu duyusal biçimde mevcut Tanrı, kendi evinin geniş salonlarında toplulukla karşı karşıya gelir. Topluluk, bu duyusal varlığın kendi karşısındaki kendi tinsel yansımasıdır ve öznelliğin ve içselliğin canlandırılmasıdır. Dolayısıyla bunlarla birlikte hem sanatın içeriği hem de bu içeriği dışsal biçimde temsil eden malzeme için belirleyici ilkenin, tikelleşme ve bireyselleşme ve bunların zorunlu öznel kavrayışları olduğu ortaya çıkar. Heykel sanatında Tanrı’nın sahip olduğu kendinde sımsıkı kalan birlik, birlikleri duyusal olmayıp tamamen ideal olan bireylerin iç hayatlarının çoğulluğu içerisinde yayılır. Bu nedenle de ancak burada Tanrı’nın kendisi hakikaten tindir; bu, şurada ve burada olan Tanrı’dır.
Şimdi sanattaki duyusal öğe, bu içerikle uyum içerisinde, hem kendisini kendisinde tikelleşmiş göstermeli, hem de öznel içselliğe uygun göstermelidir. Bunun için gerekli malzeme renk, müzikal ses ve son olarak içsel görülerin ve tasarımların salt belirtgesi olarak ses tarafından sağlanır. Söz konusu içeriği bu malzemeler aracılığıyla gerçekleştirme tarzları olarak da resim, müzik ve şiir sanatlarını buluyoruz. Burada duyusal ortam, sanatın genel olarak tinsel içeriğine en iyi biçimde karşılık gelir ve tinsel anlamın duyusal malzemeyle bağlantısı mimaride ve heykel sanatında olanaklı olduğundan daha derin bir ilişkiye varır. Yine de bu, bütünüyle öznel yanda yatan daha içsel bir birliktir; biçimin ve içeriğin kendilerini tikelleştirmek ve ideal olarak koymak durumunda olmaları ölçüsünde ancak içeriğin ve onun dolaysız biçimdeki duyusal öğeyle kaynaşmasının nesnel tümelliği pahasına meydana çıkabilen daha içsel bir birliktir.
Şimdi bu sanatlarda, biçim ve içerik kendilerini idealliğe yükseltirler ve bu yüzden sembolik mimariyi ve klasik heykel tasarımlarını geride bıraktıkları için, bu sanatlar kendi modellerini romantik sanat biçiminden
