Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
John Locke, dış dünyadaki nesnelerin zihnimizde basit ideler oluşturma gücüne sahip olduğunu savunur. Locke’a göre zihnimizdeki ideleri oluşturan nitelikler birincil ve ikincil nitelikler olarak ikiye ayrılır. Katılık, uzam, şekil, hareket, hareketsizlik ve sayı gibi özellikler cisimlerin birincil nitelikleridir; bunlar cisimden asla ayrılmaz ve nesnenin kendisine ait nesnel niteliklerdir. Öte yandan ikincil nitelikler, nesnelerin birincil nitelikleri yardımıyla bizde çeşitli dış duyumlar üretmesini sağlayan güçlerdir.
İkincil nitelikler cisimlerde yalnızca bizde duyum üreten birer güç oldukları için, onlar aracılığıyla üretilen ideler nesneyle hiçbir benzerlik taşımaz ve özneldir; yani algılayan kişiye dayanırlar. Locke’un algı kuramı; nesne, zihin ve nesnenin zihindeki idesinden oluşan bir üçlü yapıya dayanır. İdeler zihinsel olmayan maddi dünyayla bilinçli zihin arasındaki aracılardır ve dış dünyadaki nesnenin zihinsel birer resmi gibidir. Bu nedenle Locke’un kuramı 'temsil kuramı' olarak da anılır.
İnsanlar dış dünyayı hiçbir zaman doğrudan algılayamazlar; doğrudan bildikleri tek şey zihindeki bu temsillerdir. Zihin, duyu verilerini edilgin bir şekilde almanın ötesinde, bu veriler üzerinde etkin bir şekilde çalışarak kesin bilgi üretebilir. Descartes zihnin kesin bilgiye Tanrı’nın yerleştirdiği doğuştan kavramlarla ulaştığını savunurken, Locke kavramların içeriğinin deneyden geldiğini ancak zihnin bu deney verilerini işleme yetisi olduğunu vurgulamıştır.
David Hume, deneyci zihin anlayışının en tutarlı temsilcisidir ve Locke’un görüşlerini daha öteye taşıyarak metafizik kurguları hedef alan eleştirel bir felsefe geliştirmiştir. Hume, zihin algılarını güçlülük ve canlılıklarına göre iki sınıfa ayırır: İzlenimler ve ideler. İzlenimler en canlı algılarımız olup gördüğümüz, işittiğimiz veya hissettiğimiz andaki algılardır. İdeler ise bu izlenimlerin soluk ve daha az canlı kopyalarıdır ve ancak izlenimler üzerinde düşünüldüğünde fark edilirler.
Hume’a göre de doğuştan ideler yoktur; düşünmenin bütün malzemesi iç veya dış duygumuzdan gelir. Zihnin yaratıcılık yeteneği, deneyimin verdiği malzemeleri birleştirmek, yer değiştirmek, büyültmek veya küçültmekten ibarettir. Dilin kullanımı için de deneyci bir anlam ölçütü getiren Hume, duyu deneyimine (izlenimlere) geri götürülemeyen inançların anlamsız olduğunu savunur. Benlik idesi ve nedensellik de duyuşsal bir karşılığı olmadığı için bu kapsamda eleştirilir.
İnsan aklının olgu sorunları hakkındaki akıl yürütmelerinin hepsi neden-etki (nedensellik) ilişkisine dayanır. Ancak Hume, nedensellik idesinin akılla a priori olarak bulunamayacağını, nesnelerin sürekli bir arada görülmesinden doğan 'alışkanlığın' bir ürünü olduğunu söyler. Bilgiyi ide ilişkileri (analitik, a priori) ve olgu ilişkileri (sentetik, a posteriori) olarak ikiye ayıran bu sınıflama 'Hume Çatalı' olarak bilinir ve pozitivizmin temelini oluşturmuştur.
George Berkeley, İngiliz deneyciliğini en uç noktaya taşıyarak idealizm noktasına varmış bir düşünürdür. Locke’un 'insan ancak bilincinin içinde olup biteni bilebilir' düşüncesinden hareketle, fiziksel dünyanın zihnin dışında bir gerçekliği olmadığını, maddesel gerçekliğin zihne bağlı olduğunu savunmuştur. Maddenin var olmadığını, gerçekten var olan tek tözün ide olduğunu öne sürdüğü için bu görüşü maddetanımazcılık (immaterialism) olarak adlandırılır.
Berkeley, Locke’un nesneye ait olduğunu söylediği birincil niteliklerin de tıpkı ikincil nitelikler gibi algılayan zihne bağlı ve öznel olduğunu savunur. Bir şeyin şekli veya büyüklüğü gözleyene göre değişir. Dış dünya renksiz, kokusuz ve sessizdir; bildiğimiz her şey zihnimizdeki idelerdir. Dış dünyanın zihinden bağımsız bir gerçekliği olamayacağını 'var olmak algılanmış olmaktır' (esse est percipi) diktumuyla ifade eder.
Berkeley’e göre ıssız bir ormanda devrilen bir ağaç insan tarafından algılanmasa bile ses çıkarır çünkü Tanrı hiç kimse algılamadığı zamanlarda bile nesneleri sürekli algılamakta ve varlıklarının sürekliliğini sağlamaktadır. Ayrıca bireysel zihinlerin ideleri ve aktif ruhlar (ben), Tanrısal bir zihnin tasarımı olarak var olurlar.
Immanuel Kant, 'Saf Aklın Kritik' adlı eserinde metafiziğin bir bilim olup olamayacağını sorgulamış ve transendental idealizm felsefesini kurmuştur. Kant’a göre bilginin bütün etkin ilkeleri önsel (a priori) olarak zihinde bulunmakla birlikte, bilginin içeriği deneyim aracılığıyla edinilir. Hume’un nedensellik eleştirisi Kant’ı dogmatik uykusundan uyandırmış, ancak Kant zihnin deneyden bağımsız sentetik a priori yargılar üretebilme kapasitesini savunarak yeni bir yol izlemiştir.
Kantçı zihin anlayışının ilk öğesi, uzam ve zaman görülerinin sahibi olan ve dış dünya ile ilişkiye geçmemizi sağlayan 'duyusallıktır'. İkinci öğesi ise dünya hakkında yargı vermemizi sağlayan 'anlama yetisinin saf kavramları (kategoriler)'dır. Kant’ın ünlü deyişiyle: 'Duyusallık olmadan bize hiçbir nesne verilemez ve anlama yetisi olmadan hiçbir şey düşünülemez. İçeriksiz düşünceler boş, kavramsız görüler kördür.'
Kant, aklın deney alanı dışındaki aşkın idelerini (Tanrı, ruh, evren) anlama yetisinin sınırları dışında bırakır. Bu ideler hakkında pozitif bilgi edinemeyiz; ancak onların dünya ile ilişkisi hakkında konuşabiliriz. Descartes’ın aksine Kant’ta 'Ben', gerçeklikten yoksun, yalnızca bilgi için gerekli mantıksal bir birleştirici bilinçten ibarettir.