Osmanlı Devleti'nde kamu yönetimi yapısı ve uygulamaları, özellikle Tanzimat Dönemi ile birlikte Kıta Avrupası ülkelerinden yoğun bir şekilde etkilenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Osmanlı döneminden devraldığı devlet yapısını ve kurumlarını geliştirerek bugünkü idari yapının temellerini atmıştır. Türkiye’nin idari yapısının Fransız idari sisteminden etkilenmiş olması, kamu yönetimi konularının incelenmesinde idare hukukunun rolünü belirleyici kılmış ve bu alan uzun yıllar idare hukukunun bir alt alanı olarak ele alınmıştır. Türkiye'de kamu yönetimi öğretimi 1950’li yıllara kadar tamamen hukuk ağırlıklı yürütülmüş, ilk kitaplar İsmet Giritli’nin “Amme İdaresi Teşkilatı ve Personeli” örneğinde olduğu gibi idare hukukçuları tarafından kaleme alınmıştır. Kamu yönetiminin hukuk ve siyaset dışında bağımsız bir bilim dalı olarak incelenmeye başlanması ise 1950’li yıllardan itibaren gerçekleşmiştir. Bu dönemde geleneksel öğretimden kopuş yaşanmış ve çağdaş anlamda kamu yönetimi eğitimi, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki uluslararası gelişmeler ve raporlar doğrultusunda ivme kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'de kamu yönetimi öğretimini şekillendiren en önemli unsurlardan biri, Türk hükümetinin isteği üzerine Dünya Bankası’nca oluşturulan Barker Kurulu’nun 1951 yılında sunduğu rapordur. Bu raporda üniversitelerde kamu yönetimi kürsü ve bölümlerinin kurulması ve uygulamaya yönelik kamu yönetimi eğitiminin geliştirilmesi önerilmiştir. Ayrıca Neumark, Thornburg ve Martin-Cush gibi raporlar da dönemin idari reform tartışmalarına yön vermiştir. Bu dönemin bir diğer önemli kurumsal gelişimi, Türkiye Cumhuriyeti ile Birleşmiş Milletler arasında imzalanan teknik yardım anlaşması çerçevesinde 1952 yılında kurulan ve 1953’te faaliyete geçen Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü’nün (TODAİE) kurulmasıdır. TODAİE, kamu yönetiminin çağdaş yaklaşımlarla gelişmesine yardımcı olmuş, yönetici yetiştirmiş ve memurların uzmanlaşmasını sağlayarak alanın bağımsız bir disiplinleşme sürecine girmesinde kilit rol oynamıştır. TODAİE, 2018 yılında KHK ile kapatılana kadar MEHTAP ve KAYA gibi çok önemli merkezi hükümet projelerine imza atmıştır. Türklerin tarihteki devlet kurma ve yönetme pratiği oldukça eskiye dayanmaktadır. Bu süreçte sadece sultanlar ve beyler değil, aynı zamanda düşünürler ve bilim adamları da yazdıkları eserler, risaleler ve namelerle yöneticilere yol göstermiştir. Bu eserlerde yönetim; toplumda düzeni, güvenliği ve adaleti sağlamakla yükümlü olan yöneticilerin halka karşı görevlerini belirten ahlaki öğütler ve ilkeler biçiminde ele alınmıştır. Siyaset ve yönetim, geniş anlamdaki ahlakın ve dinin ayrılmaz bir parçası olarak görülmüştür. Türk tarihinde yönetimle ilgili kaleme alınmış önemli eserler arasında Farabi’nin “El-Medinetü’l Fazıla”, Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig”, Nizamü’l-Mülk’ün “Siyasetname”, Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ı Lügati’t-Türk”, Koçi Bey Risalesi, Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın “Devlet Adamlarına Öğütleri”, Vezir Lütfi Paşa’nın “Asafnamesi” ve Katip Çelebi’nin “Düsturu’l amel li ıslahi’l halel” adlı eserleri yer almaktadır. Bu eserler genel olarak iyi bir yöneticinin nasıl olması gerektiği, devletin çöküşünün nasıl durdurulacağı ve Batılılaşma-modernleşme yoluyla yönetimde gelişmenin nasıl sağlanacağı soruları etrafında şekillenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nda yönetici yetiştirmek amacıyla kurulan ve Batı dünyasındaki ilk resmi yönetim okullarından biri kabul edilen Enderun Mektebi, I. Murad döneminde temelleri atılan ve saray adamı ile yönetici yetiştiren saray okuludur. Burada Türk-İslam gelenek ve düşüncesine göre eğitim verilmiştir. Tanzimat döneminde ise Babıali’de açılan Tercüme Odası, 1821 Mora İsyanı sonrasında Müslüman/Türk kadroların diplomasi ve yabancı dil (özellikle Fransızca) alanında yetiştirilmesi için kritik bir merkez olmuştur. Tanzimat reformlarını yürütecek ve yeni kurumları yönetecek kadroları yetiştirmek amacıyla 1859 yılında İstanbul’da açılan Mülkiye Mektebi, daha sonra Ankara’ya taşınarak Siyasal Bilgiler Fakültesi adını almıştır. Mülkiye Mektebi, Cumhuriyet döneminin yönetici kadrosunun yetiştirilmesinde öncü bir rol üstlenmiş ve Türk idari modernleşmesinin omurgasını oluşturmuştur. Kamu yönetimi disiplininin Batı'daki gelişiminde Almanya’da ortaya çıkan kameral bilimler, Fransa’da Charles Jean Bonnin’in 1812 yılında yayımladığı “Kamu Yönetimi İlkeleri” kitabı ve ABD’de Woodrow Wilson ile Frank Goodnow’un öncü çalışmaları etkili olmuştur. Kameralistler, idari işlerin daha iyi yürütülmesi için yararlı teknik ve pratik bilgilerin geliştirilmesini savunmuşlardır. Bonnin ise Napolyon dönemindeki devlet örgütlenmesi ve memur rejimine katkı sağlamıştır. ABD’de ise Wilson ve Goodnow, siyaset ile yönetimin birbirinden ayrı alanlar olduğunu savunarak disiplinin teorik temelini atmışlardır. Klasik dönem içindeki çalışmalar üç ana başlık altında toplanmaktadır: Frederick W. Taylor’un “bilimsel yönetim” anlayışı, Henri Fayol, Luther Gulick ve Lyndall Urwick’in “yönetim ilkeleri” yaklaşımı ve Max Weber’in “ideal-tip bürokrasi” modeli. Taylor, 1911 yılında yayımladığı ‘Bilimsel Yönetimin İlkeleri’ kitabında iş yerlerindeki rutin işlerin verimliliğini artırmayı hedeflemiştir. Henri Fayol ise yönetimi planlama, örgütleme, yöneltme, eşgüdüm ve denetim olarak 5 fonksiyona ayırmış; Luther Gulick bu fonksiyonları 7'ye çıkararak POSDCORB kısaltmasını türetmiştir. Max Weber’in bürokrasi kuramı, geleneksel kamu yönetiminin örgütlenme modeli olarak temel alınmıştır. Weberçi bürokrasi; işbölümü, otorite hiyerarşisi, yazılı kurallar, gayrişahsilik ve liyakate dayalı resmi pozisyonlardan oluşur. Klasik dönemin mekanik ve biçimsel yaklaşımları, 1930'lardan sonra insan faktörünü göz ardı ettiği gerekçesiyle eleştirilmeye başlanmıştır. Klasik dönem sonrasında ortaya çıkan davranışsal yaklaşım (neoklasik örgüt kuramı veya insan ilişkileri okulu), yönetim yapılarının sadece biçimsel değil, doğal (informel) boyutunun da incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Elton Mayo, Mary Parker Follett, Chester Barnard ve Herbert Simon bu dönemin öncüleridir. Barnard, örgütleri işbirliği sistemleri olarak tanımlarken; Simon, karar alma süreçlerinde “sınırlı rasyonellik” kavramını ortaya atmıştır. Ayrıca 1940’lardan sonra Woodrow Wilson'ın savunduğu siyaset-yönetim ayrımı Herbert Simon, Paul Appleby, Robert A. Dahl ve Dwight Waldo gibi isimler tarafından eleştirilmiş, sürecin bir bütün olduğu vurgulanmıştır. 1970’li yıllardan sonra kamu yönetimi disiplininde geleneksel yaklaşımları sorgulayan ve farklı değerlere dayanan yeni akımlar ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Yeni Kamu İdaresi Hareketi, Yeni Kamu Yönetimi Yaklaşımı (Yeni Kamu İşletmeciliği) ve Yeni Kamu Hizmeti Anlayışı en önemlileridir. Bu akımlar, kamu yönetiminin rolünü ve vatandaşla olan ilişkisini yeniden tanımlamıştır. Yeni Kamu İdaresi Hareketi, Dwight Waldo öncülüğünde 1968 yılında Syracuse Üniversitesi’nin Minnowbrook Konferans Merkezi’nde genç kamu yönetimcilerinin katılımıyla doğmuştur. Bu hareket; sosyal eşitlik, adalet, hakkaniyet ve katılım gibi değerleri kamu yönetiminin merkezine yerleştirmiştir. Geleneksel bürokratik katılığı ve verimlilik odaklı dar bakış açısını eleştirmişlerdir. 1980’li ve 1990’lı yıllarda egemen paradigma olan Yeni Kamu Yönetimi Yaklaşımı (Girişimci Yönetim), David Osborne ve Ted Gaebler tarafından formüle edilmiştir. Bu yaklaşım; kürek çeken değil dümen tutan devlet, müşteri odaklı yönetim, rekabetçi, piyasa yönelimli ve sonuç odaklı kamu yönetimi ilkelerini savunmuştur. Kamunun özel sektör gibi işletilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Yeni Kamu Hizmeti Anlayışı ise Janet Denhardt ve Robert Denhardt tarafından, Yeni Kamu Yönetimi reformlarının eleştirisi üzerine inşa edilmiştir. Bu anlayış, vatandaşı Salt müşteri konumuna indirgeyen piyasa odaklı yaklaşımları reddetmiş; kamu yararı, demokratik değerler, vatandaş katılımı ve ortak sorumluluk ilkelerini savunarak kamu yönetimini yeniden toplumsal temellere oturtmuştur.