Sesli Özet
← Ünite 6

Ünite 6: Yumuşama — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Küba, 1898 yılında İspanya ile yapılan savaşın ardından ABD tarafından ele geçirilmiş ve 1902'de resmi olarak bağımsızlığını kazanmıştı. Ancak ABD tarafından hazırlanan Küba Anayasası'nda yer alan özel hükümler, ABD'ye Guantanamo Körfezi'nde askeri bir üs kurma hakkı tanıyor ve gerekli gördüğü takdirde ülkenin dış politika ile ekonomi konularına doğrudan müdahale etmesine izin veriyordu. Bu stratejik bağımlılık ilişkisi, Amerikalı iş adamlarının adadaki şeker kamışı üretimini ve maden yataklarını tamamen ele geçirmesiyle ekonomik bir sömürüye dönüştü. 1940'ta devlet başkanı seçilen Fulgencio Batista, ABD ile ilişkileri daha da derinleştirerek bu sömürü düzenini pekiştirdi. Batista'nın baskıcı ve işbirlikçi yönetimine karşı Fidel Castro önderliğindeki solcu gerillalar 1956 yılında adanın kırsal kesimlerinde örgütlenerek büyük bir ayaklanma başlattılar. Köylülerin de yoğun desteğini alan Castro ve arkadaşları, 1959 yılında başkent Havana'yı ele geçirerek Batista'yı ülkeden kaçmaya zorladılar. Devrimden hemen sonra uygulamaya konulan tarım reformu kapsamında, Amerikalılara ait geniş araziler ve mülkler devletleştirildi. Bu durum, ABD kıyılarından sadece 140 km uzaklıkta komünist bir yönetimin kurulmasıyla birleşince iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin tamamen kopmasına yol açtı. ABD, burnunun dibindeki bu komünist tehdidi bertaraf etmek amacıyla CIA aracılığıyla Kübalı mültecilerden oluşan bir ordu hazırladı. 1961 yılında gerçekleştirilen Domuzlar Körfezi Çıkarması, Castro birliklerinin kararlı savunması neticesinde tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. ABD'nin bu açık askeri müdahale girişimi ve düşmanca tavrı, Fidel Castro'yu SSCB lideri Hruşov'a daha fazla yakınlaştırdı. Bu yakınlaşma, Soğuk Savaş'ın en tehlikeli virajı olan Küba Füze Krizi'nin zeminini hazırlayacaktır. 1950'lerin ikinci yarısında ABD ve SSCB arasında diyalog arayışları sürse de karşılıklı güvensizlik en üst düzeydeydi. SSCB'nin uzay ve roket teknolojisindeki hızlı ilerlemeleri, ABD'yi askeri stratejilerini gözden geçirmeye zorladı. NATO'nun Kitlesel Karşılık Stratejisi kapsamında Sovyet askeri ve sanayi tesislerinin yerlerinin tam olarak tespit edilmesi hayati bir zorunluluk haline gelmişti. Bu amaçla ABD, 1957'den itibaren SSCB üzerinde yüksek irtifa casus uçuşları yapabilmek için Pakistan'ın Peşaver kentinde bir üs inşa etti ve buralara U-2 casus uçaklarını yerleştirdi. Benzer uçuşlar Türkiye'deki İncirlik Üssü'nden de organize ediliyordu. Paris'te yapılması planlanan Doğu-Batı Zirvesi'nden sadece 15 gün önce, 1 Mayıs 1960 tarihinde, bir Amerikan U-2 casus uçağı Sovyet hava sahasında keşif uçuşu yaparken düşürüldü. ABD yönetimi başlangıçta uçağın bir meteoroloji uçağı olduğunu ve pilotun yolunu kaybettiğini iddia etse de, Sovyetler uçağın enkazını ve sağ ele geçirilen pilot Francis Garry Powers'ı dünyaya teşhir etti. Pilot Powers, tüm casusluk operasyonunu itiraf ederek ABD'nin yalanını ortaya çıkardı. 14 Mayıs 1960'ta toplanan Paris Zirvesi'nde Sovyet lideri Nikita Hruşov, ABD Başkanı Eisenhower'ı sert bir dille eleştirerek kendisinden ve ülkesinden resmen özür dilemesini talep etti. Eisenhower özür dilemeyi reddedince Hruşov zirveyi terk etti ve diyalog çabaları büyük bir darbe aldı. Bu olay aynı zamanda Türkiye ile SSCB arasında da gerginliğe yol açtı; zira Sovyetler, İncirlik'ten kalkan uçaklar nedeniyle Türkiye'yi uyardı. Türkiye ise kendi topraklarında yürütülen bu hassas casusluk faaliyetinden haberdar olmadığını savunmaktaydı. U-2 Olayı'nın ardından tırmanan gerilim, Ağustos 1961'de Berlin Duvarı'nın inşasıyla somutlaştı. Aynı dönemde ABD, SSCB'ye en hızlı nükleer darbeyi vurabilmek amacıyla Türkiye'nin İzmir Çiğli bölgesine orta menzilli Jüpiter güdümlü füzelerini yerleştirdi. Bu hamleye karşılık vermek isteyen Hruşov, Küba ile gizli bir anlaşma yaparak adaya nükleer füzeler yerleştirmeye başladı. Ekim 1962'de Amerikan U-2 uçakları Küba'daki füze rampalarını tespit edince, Soğuk Savaş'ın en sıcak ve tehlikeli krizi resmen patlak verdi. Başkan John F. Kennedy liderliğindeki ABD Ulusal Güvenlik Konseyi, Küba'yı abluka altına alma kararı aldı ve nükleer başlık taşıyan Sovyet gemilerinin adaya yaklaşmasını engelledi. Kennedy, televizyondan yaptığı tarihi konuşmada Küba'dan yapılacak herhangi bir saldırıya SSCB'ye doğrudan topyekûn nükleer karşılık verileceğini ilan etti. Dünya bir termonükleer savaşın eşiğindeyken, liderler arasında yürütülen gizli mektuplaşmalar neticesinde uzlaşma sağlandı. SSCB, Türkiye'deki Jüpiter füzelerinin sökülmesi karşılığında Küba'daki füzelerini geri çekmeyi kabul etti. Türkiye'nin sert itirazlarına rağmen füzeler Nisan 1963'e kadar söküldü. Küba Krizi, iki süper gücü nükleer felaketin eşiğine getirdiği için dönüm noktası oldu ve Yumuşama döneminin kapısını araladı. Krizin askeri sonuçlarından biri, NATO'nun 'Kitlesel Karşılık' stratejisini terk ederek 1967'de 'Esnek Karşılık' stratejisine geçmesi oldu. Siyasi olarak ise müttefiklerine danışmadan pazarlık yapan ABD'ye karşı Batı Bloku içinde çatlaklar oluştu; Fransa 1966'da NATO'nun askeri kanadından çekildi. Türkiye'de ise ABD'nin güvenilirliği sorgulanmaya başlandı ve bu hayal kırıklığı 1964 Johnson Mektubu ile zirveye ulaştı. Küba Krizi'nin yarattığı dehşet, iki süper gücü benzer felaketleri önlemek için somut adımlar atmaya sevk etti. İlk olarak Haziran 1963'te Beyaz Saray ile Kremlin arasında doğrudan bir iletişim kanalı olan 'Sıcak Hat' (Kırmızı Telefon Hattı) kuruldu. Hemen ardından ABD, İngiltere ve SSCB arasında Sınırlı Deneme Yasağı Antlaşması imzalanarak yer altı dışındaki tüm ortamlarda nükleer denemeler yapılması yasaklandı. 1967'de yürürlüğe giren Dış Uzay Antlaşması ise uzaya ve dünya yörüngesine kitle imha silahlarının yerleştirilmesini engelleyerek bugünkü uzay hukukunun temelini attı. Yumuşama döneminin en önemli silahsızlanma adımlarından biri de 1968'de imzaya açılan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) oldu. Bu antlaşma, BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi dışındaki devletlerin nükleer silah edinmesini yasaklarken, sivil amaçlı nükleer enerji çalışmalarını Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) denetimine bıraktı. 1970'lerin başında ise Richard Nixon ve Leonid Brejnev liderliğinde Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri (SALT-1) gerçekleştirildi ve savunma amaçlı füzeleri sınırlayan Anti-Balistik Füze Antlaşması imzalandı. Doğu-Batı ilişkilerinin zirve noktası, 1975 yılında 35 ülkenin katılımıyla imzalanan Helsinki Nihai Senedi oldu. Bu belgeyle taraflar sınırların ihlal edilmezliği, toprak bütünlüğü ve iç işlerine karışmama gibi temel ilkelerin yanı sıra insan hakları ve temel özgürlüklere saygı gösterme konusunda uzlaştılar. Ancak 1970'lerin sonunda insan hakları yorumlamalarındaki farklılıklar ve Haziran 1979'da imzalanan SALT-2 Antlaşması'nın hemen ardından SSCB'nin Afganistan'ı işgal etmesi, Yumuşama dönemini sona erdirerek İkinci Soğuk Savaş dönemini başlattı. Doğu Bloku dışarıdan tek parça görünse de, SSCB ile Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) arasında derin ideolojik ve stratejik çatlaklar bulunmaktaydı. Mao Zedong, Stalin'in ölümünün ardından iktidara gelen Hruşov'un 'destalinizasyon' (Stalin'i eleştirme) politikalarından ve kapitalist dünya ile 'barış içinde bir arada yaşama' tezinden büyük rahatsızlık duydu. Mao'ya göre devrim işçi sınıfına değil köylülere dayanmalıydı ve kapitalizmle mücadele tavizsiz sürdürülmeliydi. Bu ideolojik ayrışma, 1960'ların başında Sovyet teknik yardımlarının kesilmesi ve teknisyenlerin geri çekilmesiyle somut bir krize dönüştü. Küba Krizi sırasında SSCB'nin geri adım atmasını 'komünizme ihanet' olarak niteleyen Çin, SSCB ile yollarını tamamen ayırdı. 1969 yılında iki ülke sınırındaki Ussuri Nehri bölgesinde kısa süreli askeri çatışmalar yaşandı. Bu durum, Mao'nun SSCB'yi en büyük güvenlik tehdidi olarak görmesine yol açtı. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger'ın 1971'deki gizli Pekin ziyaretinin ardından, 1972'de Richard Nixon Çin'i ziyaret eden ilk ABD Başkanı oldu. Bu stratejik hamleyle ABD, komünist blok içindeki bölünmeyi kendi lehine kullandı. Nixon'ın ziyareti sırasında imzalanan Şanghay Bildirgesi ile ABD, Tayvan'ı Çin'in bir parçası olarak tanıdı ve iki ülke arasındaki 20 yıllık düşmanlık sona erdi. ÇHC, 1971 yılında Tayvan'ın yerine BM Güvenlik Konseyi daimi üyeliğine kabul edildi. ABD ile Çin arasında tam diplomatik ilişkiler ise 1979 yılında kuruldu. Bu yakınlaşma, SSCB'nin Asya'da daha fazla yalnızlaşmasına ve çevreleme politikasının yeni bir boyut kazanmasına neden oldu. 1954 yılında Dien Bien Phu'da Fransız ordusunu yenilgiye uğratan Viet Minh güçleri, Cenevre Anlaşması ile Vietnam'ın 17. paralel sınır olmak üzere ikiye bölünmesini kabul etmişti. Kuzeyde Ho Şi Minh liderliğindeki komünist rejim kurulurken, güneyde ABD destekli Katolik Ngo Dinh Diem yönetimi başa geçti. Diem'in baskıcı politikaları ve planlanan genel seçimleri iptal etmesi üzerine güneydeki komünist gerillalar (Viet Kong) ayaklandı. ABD, 'Domino Teorisi' gereği Vietnam'ın komünistlerin eline geçmesini engellemek amacıyla bölgeye önce askeri danışmanlar, ardından da yüz binlerce muharip asker gönderdi. 1964'ten itibaren savaşa doğrudan müdahil olan ABD, gerilla taktikleri uygulayan Viet Kong karşısında büyük bir bataklığa saplandı. Asker sayısı 500.000'e ulaşmasına rağmen askeri bir başarı elde edilemedi ve Amerikan kayıpları arttıkça ülke içinde muazzam bir savaş karşıtı hareket başladı. Savaş karşıtlığı, gençlik hareketleri ve otorite karşıtlığıyla birleşerek Amerikan toplumunda derin bir kültürel ve siyasi kırılmaya yol açtı. Başkan Richard Nixon, Amerikan askerlerini kademeli olarak çekip savaşı 'Vietnamlaştırma' stratejisini benimsedi. Ocak 1973'te imzalanan Paris Ateşkes Anlaşması ile ABD ordusu Vietnam'dan tamamen çekildi. Ancak Amerikan desteğinden mahrum kalan Güney Vietnam, 1975 yılında Kuzey Vietnam ordusunun taarruzuyla tamamen çöktü ve teslim oldu. 1976'da ülke Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti adı altında birleştirildi. Bu savaş ABD'ye 60.000 ölü, ağır bir ekonomik yük ve ordu üzerinde uzun yıllar etkili olacak 'Vietnam Sendromu'nu miras bıraktı. Varşova Paktı içinde SSCB hegemonyasına karşı ilk ciddi başkaldırı 1948'de Yugoslavya'nın Kominform'dan çıkarılmasıyla yaşanmıştı. Tito liderliğindeki Yugoslavya, bağımsız bir sosyalist yol izleyerek Bağlantısızlar Hareketi'nin öncüsü oldu. 1956'da Macaristan'da İmre Nagy liderliğindeki reformist hükümetin pakt dışı kalma girişimi Sovyet tanklarıyla kanlı bir şekilde bastırıldı. 1968'de ise Alexander Dubçek liderliğindeki Çekoslovakya'da 'insancıl komünizm' hedefleyen 'Prag Baharı' reformları başladı. Bu girişim de Romanya hariç diğer Varşova Paktı ordularının işgaliyle son buldu ve SSCB'nin pakt üyelerinin egemenliğini sınırlayan 'Brejnev Doktrini' tescil edildi. Arnavutluk ise Çin'in yanında yer alarak 1968'de pakttan resmen çekildi. Batı Bloku'nda ise Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, NATO içindeki ABD ve İngiltere hegemonyasına karşı çıkarak bağımsız bir askeri ve nükleer politika izledi. Fransa, 1966 yılında NATO'nun bütünleşik askeri yapısından çekildi ve İngiltere'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na (AET) üyeliğini iki kez veto etti. Türkiye ile ABD ilişkileri ise 1964 Kıbrıs krizi sırasında gönderilen ve Türkiye'nin adaya müdahalesini engelleyen aşağılayıcı 'Johnson Mektubu' ile sarsıldı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ABD'nin Türkiye'ye uyguladığı silah ambargosu ilişkileri kopma noktasına getirdi. Aynı dönemde iki NATO müttefiki olan Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs sorunu, Ege kıta sahanlığı, hava sahası (FIR hattı) ve adaların silahlandırılması meseleleri yüzünden sürekli bir çatışma riskiyle karşı karşıya kaldılar. Yunanistan'daki Albaylar Cuntası'nın Kıbrıs'ta enosis (Yunanistan'la birleşme) amacıyla yaptırdığı darbe üzerine Türkiye'nin gerçekleştirdiği 1974 askeri müdahalesi, Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadından çıkmasına yol açtı. Bu durum NATO'nun güneydoğu kanadını ciddi şekilde zayıflattı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından sömürgeci güçlerin zayıflamasıyla Asya ve Afrika'da dekolonizasyon (sömürgeden kurtuluş) süreci hız kazandı. Bu yeni bağımsız devletler, Soğuk Savaş'ın ideolojik kamplaşmalarından uzak durmayı ve kendi kalkınma, açlık, cehalet gibi yapısal sorunlarına odaklanmayı seçtiler. Batı'nın 'Birinci Dünya', Doğu Bloku'nun 'İkinci Dünya' olarak adlandırıldığı bu dönemde, bu yeni aktörlere 'Üçüncü Dünya' denildi. Hindistan Başbakanı Nehru, Mısır lideri Nasır, Yugoslavya lideri Tito ve Endonezya lideri Sukarno'nun öncülüğünde bu ülkeler ortak bir platformda birleşti. 1955 yılında Endonezya'da toplanan Bandung Konferansı, sömürgecilik karşıtlığı ve 'barış içinde bir arada yaşama' ilkelerinin benimsendiği tarihi bir dönemeç oldu. Bu birliktelik, 1961 yılında Belgrad'da yapılan toplantıyla kurumsal bir kimlik kazanarak 'Bağlantısızlar Hareketi' adını aldı. Hareket, BM Genel Kurulu'nda dekolonizasyon sürecinin hızlanmasıyla birlikte sayısal üstünlüğü ele geçirerek uluslararası siyasette önemli bir baskı grubu haline geldi. Afrika kıtasında Cezayir'in Fransa'ya karşı verdiği kanlı bağımsızlık mücadelesi 1962'de zaferle sonuçlanırken; Nijerya, Kenya, Angola gibi onlarca ülke bu dönemde bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu ülkelerde sömürgecilik sonrası dönemde sınır sorunları, askeri darbeler ve ekonomik bağımlılıklar nedeniyle istikrar sağlanamadı. Basra Körfezi'nde ise İngiltere'nin çekilmesiyle Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi mikro petrol devletleri kurularak Batı ile yakın ilişkiler geliştirdiler. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Avrupa'da kalıcı barışı sağlamak, Alman-Fransız düşmanlığına son vermek ve Sovyet tehdidine karşı güçlü bir ekonomik yapı oluşturmak amacıyla bütünleşme adımları atıldı. 1951'de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun (AKÇT) başarısı üzerine, 25 Mart 1957'de imzalanan Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Euratom kuruldu. İngiltere ise bu uluslarüstü yapıya alternatif olarak 1960'ta hükümetler arası nitelikteki Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi'ni (EFTA) kurdu. Fransa'da 1958'de Beşinci Cumhuriyet'i kurarak iktidara gelen Charles de Gaulle, Avrupa bütünleşmesini kendi 'Avrupalı Avrupa' vizyonu doğrultusunda şekillendirmek istedi. De Gaulle, ABD'nin Avrupa'daki nüfuzunu artıracağı gerekçesiyle İngiltere'nin AET'ye üyelik başvurularını 1963 ve 1967 yıllarında iki kez veto etti. Ayrıca topluluğun uluslarüstü bir yapıya bürünmesini engellemek amacıyla, Ortak Tarım Politikası tartışmaları sırasında 1965'te 'Boş Koltuk Krizi'ni çıkararak Fransa'nın temsilcilerini geri çekti. Bu kriz 1966 Lüksemburg Uzlaşısı ile aşıldı. De Gaulle'ün 1969'da istifasının ardından yerine geçen Georges Pompidou döneminde toplulukta genişleme süreci başladı. 1973 yılında İngiltere, Danimarka ve İrlanda'nın katılımıyla üye sayısı dokuza çıktı. Aynı yıl yaşanan petrol şoku derinleşme adımlarını yavaşlatsa da, topluluk üyeleri dış politikada ortak tavır geliştirme (Avrupa Siyasi İşbirliği) ve ekonomik-parasal birlik hedefleri doğrultusunda çalışmaya devam ettiler. Orta Doğu'da 1950'lerden itibaren Mısır lideri Cemal Abdül Nasır'ın öncülük ettiği Arap Milliyetçiliği (Nasırıcılık) rüzgârı esti. Ancak Haziran 1967'de yaşanan Altı Gün Savaşı (Arap-İsrail Savaşı), Arap dünyası için tam bir felaket oldu. İsrail; Sina Yarımadası'nı, Golan Tepeleri'ni, Batı Şeria'yı ve Gazze Şeridi'ni işgal etti. Bu yenilgi Nasır'ın karizmasına büyük darbe vururken, BM Güvenlik Konseyi'nin ünlü 242 sayılı kararı kabul edildi. 1973 yılında (Yom Kippur Savaşı) Mısır ve Suriye kaybettikleri toprakları geri almak için İsrail'e sürpriz bir saldırı düzenledi. Savaş askeri olarak İsrail üstünlüğüyle bitse de, Arap ülkelerinin özgüvenini tazeledi. 1973 Savaşı sırasında petrol ihraç eden Arap ülkeleri (OAPEC), İsrail'i destekleyen Batılı ülkelere karşı petrol ambargosu uygulayarak tarihteki ilk büyük Petrol Krizi'ni başlattılar. Petrol fiyatlarının fırlaması Batı ekonomilerinde şok etkisi yaratırken, petrolün stratejik bir silah olarak kullanılabilirliğini kanıtladı. Savaşın ardından Mısır'ın yeni lideri Enver Sedat, SSCB ile ilişkileri kesip ABD safına yaklaştı ve 1977'de Kudüs'ü ziyaret ederek tarihi bir adım attı. Bu süreç, 1979'da imzalanan Camp David Antlaşmaları ile sonuçlandı ve Mısır, İsrail'i tanıyan ilk Arap ülkesi oldu. Mısır bu anlaşmayla Sina Yarımadası'nı geri alırken, diğer Arap devletleri tarafından 'Filistin davasına ihanetle' suçlanarak Arap Birliği'nden ihraç edildi ve yalnızlığa itildi. Aynı dönemde Filistinli gerillaların komşu ülkelerdeki varlığı iç istikrarsızlıkları tetikledi; Ürdün'de 1970'te 'Kara Eylül' iç savaşı yaşanırken, Lübnan'da 1975'te başlayıp Suriye ve İsrail'in müdahaleleriyle karmaşıklaşan ve 1990'a kadar sürecek olan kanlı bir iç savaş patlak verdi.