
Toplumsal cinsiyet, biyolojik farklılıkların ötesinde kadınlık ve erkekliğin toplumsal, kültürel ve tarihsel olarak nasıl inşa edildiğini gösteren bir kavramdır. Bu kavram sayesinde kadınların ezilmişliğinin doğal değil, değiştirilebilir toplumsal yapılardan kaynaklandığı kanıtlanmıştır.
Modern bilim uzun yıllar boyunca erkek bilim insanları tarafından, erkek deneyimleri evrensel norm kabul edilerek yürütülmüştür. Kadınların yaşam deneyimleri bilimsel araştırmaların dışında bırakılmış, bu durum üretilen bilimsel bilginin taraflı ve toplumsal cinsiyet açısından yanlı olmasına yol açmıştır.
Geleneksel metodolojide araştırmacı 'bilen özne' olarak aktif ve üst konumdayken, araştırılanlar ise sadece veri kaynağı olan 'nesne' konumundadır. Feminist metodoloji, bu hiyerarşik yapının sömürücü olduğunu savunarak araştırmacı ile katılımcı arasında eşitlikçi bir ilişki kurulmasını önerir.
Feminist metodolojinin en radikal önermelerinden biri, araştırmacının kendi kimliğini, duygularını ve konumunu (öznelliğini) araştırma sürecine dahil etmesidir. Bu yaklaşım, modern bilimin 'değerlerden arınmış, tamamen tarafsız araştırmacı' mitini kökten sarsmıştır.
Sandra Harding tarafından geliştirilen bu kuram, bilginin toplumsal konumdan bağımsız olamayacağını savunur. Toplumun en alt ve ezilen kesiminde yer alan kadınların duruşu, egemen erkek bakış açısına kıyasla toplumsal gerçekliği daha nesnel ve daha az çarpıtılmış bir şekilde görmeyi sağlar.
Donna Haraway, mutlak ve tarafsız bir 'tanrı bakışı' nesnelliğinin imkansız olduğunu savunur. Ona göre tüm bilgiler belirli bir bedene, tarihe, kültüre ve politik konuma gömülüdür (konumsal bilgi). Nesnellik ancak bu konumların dürüstçe beyan edilmesiyle mümkündür.
Helen Longino ve Lynn Hankinson Nelson gibi isimlerin temsil ettiği feminist ampirizm, ampirik bilimsel yöntemlerin kendisini tamamen reddetmez. Bunun yerine, bilimsel topluluktaki cinsiyetçi önyargıların ve kötü uygulamaların elenmesi durumunda mevcut yöntemlerle de doğru bilgiye ulaşılabileceğini savunur.
Frankfurt Okulu düşünürleri (özellikle Adorno ve Horkheimer), modernitenin rasyonalite ve aydınlanma iddialarının nasıl totaliter araçsal akla dönüştüğünü eleştirmiştir. Bu eleştiriler, feminist düşüncenin modernite ve bilim eleştirilerine önemli bir kuramsal zemin hazırlamıştır.
Ortodoks feminist yaklaşım, modernitenin temel bilimsel ve ontolojik varsayımlarını tamamen reddetmediği için eleştirilmiştir. Kadınlar arasındaki ırksal, sınıfsal ve kültürel farklılıkları yeterince kapsayamamış ve heteroseksüel ikili karşıtlığı koruma eğiliminde kalmıştır.
Feminist epistemolojinin temel iddialarından biri, bilgi üretimi ile toplumsal güç ilişkilerinin iç içe geçmiş olduğudur. Kimin bilgi üretebildiği, hangi bilginin 'bilimsel' kabul edildiği doğrudan siyasi ve ataerkil iktidar mekanizmaları tarafından belirlenir.
Bir bilimsel araştırmada kuramsal çerçeve araştırmanın 'kalbidir'. Araştırmanın tipi, örneklemi, veri toplama araçları ve analiz yöntemleri tamamen bu çerçeveye bağlı olarak belirlenir. Feminist araştırmalarda da kuramsal çerçevenin feminist teoriyle uyumlu olması şarttır.