Turizmde Sosyolojik Yaklaşımlar. Turizm, günümüzde milyonlarca insanın katıldığı kitlesel ve küresel bir sosyo-ekonomik olgu haline gelmiş olsa da, kökenleri insanlık tarihinin ilk dönemlerine kadar uzanmaktadır. Endüstri Devrimi öncesinde seyahat ve tatil kavramları, günümüzdeki modern ve demokratik yapısından oldukça uzak bir görünüm sergilemekteydi. İlk ve Orta Çağ boyunca seyahat edebilme ayrıcalığı, yalnızca toplumun en üst tabakasını oluşturan, ekonomik güce ve en önemlisi 'boş zamana' sahip olan çok sınırlı bir soylu ve yönetici azınlığa mahsustu. Tarihsel süreç incelendiğinde, Anadolu ve Önasya coğrafyasının medeniyetlerin beşiği olmasının yanı sıra, turizm ve seyahat kültürünün ilk somut örneklerinin yeşerdiği bölge olduğu görülür. Anadolu, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında yer alan stratejik konumu sayesinde Çatalhöyük, Göbekli Tepe gibi Neolitik yerleşimlerden başlayarak Sümer, Asur, Hitit, Frigya, Lidya, Pers, Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi dünya tarihinde derin izler bırakmış uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Bu köklü geçmiş, bölgeyi ilk seyahat hareketlerinin ve konaklama altyapısının geliştiği doğal bir laboratuvar haline getirmiştir. Turizm hareketlerinin ortaya çıkışında teknolojik gelişmeler, toplumsal yapıdaki dönüşümler ve mülkiyet ilişkileri belirleyici olmuştur. Avcı-toplayıcı düzenden yerleşik hayata geçişle birlikte ortaya çıkan özel mülkiyet ve sınıflı toplum yapısı, çalışmak zorunda olmayan egemen bir sınıfın doğmasını sağlamıştır. Sanayi Devrimi'ne kadar geçen süreçte çalışan sınıflar (üretici güçler) zamanlarının neredeyse tamamını hayatta kalmak ve üretim yapmak için harcarken, yönetici elitler üretimin organizasyonuyla ilgilendiklerinden geniş bir boş zamana ve dolayısıyla seyahat etme lüksüne sahip olmuşlardır. Tarihte seyahat, gezip görme, eğlenme, spor ve sağlık amacıyla yola çıkan ilk uygarlık Sümerlerdir. Sümerler, M.Ö. 4000'lerde yazıyı ve tekerleği icat ederek insanlık tarihinin en büyük lojistik ve iletişim devrimini gerçekleştirmişlerdir. Tekerleğin bulunması kara ulaşımını ve seyahati kolaylaştırıp hızlandırırken, yazının icadı ise uzak mesafeler arasında iletişimi, haberleşmeyi ve ticari sözleşmelerin yapılmasını sağlayarak seyahat eğilimlerini doğrudan tetiklemiştir. Sümerlerin ardından Akdeniz havzasında ticaret amacıyla ilk uzun mesafeli seyahatleri gerçekleştirenler Fenikeliler olmuştur. Fenikeli tüccarlar, Çin ve Hindistan gibi uzak coğrafyalardan getirdikleri değerli ürünleri Avrupa pazarlarına ulaştırmak için çok uzun mesafeler kat etmiş, bu ticari yolculuklar esnasında yeni yerler görerek ilk turizm benzeri faaliyetleri başlatmışlardır. Aynı dönemde, M.Ö. 3000'lerde Eski Mısır, sahip olduğu büyük refah, zenginlik ve anıtsal piramitler sayesinde dönemin en popüler ziyaret merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu yoğun ziyaretçi akınını karşılamak amacıyla Mısır'da çok sayıda han ve konaklama yeri inşa edilmiştir. Antik Çağ'da turizmin varlığına dair en somut kanıtlar, tapınak ve mezarları ziyaret edenlerin duvarlara kazıdığı yazılardır (graffiti). M.Ö. 1500'lere kadar uzanan bu yazılardan biri olan 'Yazman Ahmose, İptah'ın oğlu, Zoser'in tapınağını görmeye geldi...' ifadesi, seyahat motivasyonunun tarihsel derinliğini belgeler. Ayrıca, M.Ö. V. yüzyılda yaşayan ve 'Tarihin Babası' olarak kabul edilen Herodot, gezdiği yerleri, kültürleri ve Mısır'daki festivalleri 'Historia' adlı eserinde detaylıca anlatarak ilk turizm/gezi yazarı unvanını da almıştır. Benzer şekilde M.S. II. yüzyılda yaşamış Yunanlı gezgin Pausanias'ın on ciltlik 'Yunanistan'ın Tasviri' eseri, dini merkezleri ve pratik bilgileri içeren tarihin ilk turistik rehber kitabı kabul edilir. Antik Çağ'da turizm hareketleri özellikle Roma İmparatorluğu döneminde zirveye ulaşmıştır. Romalılar, askeri ve idari güvenlik amacıyla Avrupa'nın en batısından Ortadoğu ve Anadolu'ya kadar uzanan, yaklaşık 80.000 kilometre uzunluğunda devasa ve güvenli bir taş döşeli yol ağı inşa etmişlerdir. Bu yolların güvenliğinin sağlanması, sivil seyahatlerin önünü açmış ve gezi kültürünü elitler arasında yaygınlaştırmıştır. Özellikle İmparator Augustus dönemi, turizm tarihi açısından en parlak dönemlerden biri olarak kabul edilir. Roma elitleri arasında 'Augustus'un Roma Turu' olarak adlandırılan seyahat rotası oldukça popülerdi. Bu rota kapsamında Batı Anadolu'daki Efes (Ephesus), Didim (Didyma), Bergama (Pergamon), Milet (Miletos) ve Truva (Troia) gibi merkezler en önemli destinasyonlar haline gelmiştir. Romalılar, Knidos'taki Aphrodite heykelini, Kolophon ve Didyma'daki Apollon kehanet merkezlerini, Efes'teki Artemis Tapınağı'nı ve Homeros'un İlyada destanına konu olan efsanevi Truva kentini görmek için seyahat etmişlerdir. Efes antik kenti, barındırdığı devasa Artemis Tapınağı ve düzenlenen festivaller sayesinde o dönemde yılda yaklaşık 700.000 ziyaretçi çekerek inanılmaz bir turistik hareketliliğe sahne olmuştur. Bu yoğun seyahat trafiğini yönetmek ve kolaylaştırmak amacıyla yol güzergahları üzerinde 'itineraria' adı verilen rehber kitaplar kullanılmış ve konaklama tesisleri sınıflara ayrılmıştır. Sadece yüksek devlet görevlileri ve elitlerin kalabileceği lüks hanlara 'mansiones', yol polisinin konuşlandığı istasyonlara 'stationes', binek hayvanlarının ve araçların değiştirildiği daha küçük tesislere ise 'mutationes' denmiştir. Ayrıca halkın yeme-içme ve eğlence ihtiyaçları için 'Hospitia' (otel benzeri), 'Stabula' (motel benzeri), 'Taberna' (bar) ve 'Popina' (restoran) gibi ticari işletmeler kurulmuştur. Sağlık turizmi kapsamında ise Bergama'daki Asklepion ve termal kaplıcalar, ünlü hekim Galen'in de etkisiyle antik dünyanın en önemli şifa merkezleri haline gelmiştir. M.S. V. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun parçalanması ve Batı Roma'nın yıkılmasıyla Avrupa'da büyük bir otorite boşluğu doğmuş ve Feodalizm dönemi başlamıştır. Derebeyliklerin ortaya çıkışı yol güvenliğini tamamen ortadan kaldırmış, bu durum seyahat faaliyetlerinde dramatik bir azalmaya yol açmıştır. Ayrıca Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte kilisenin günlük yaşam üzerindeki baskısı artmış, dünyevi zevkler ve eğlence amaçlı seyahatler yerini tamamen dinsel inzivaya bırakmıştır. Orta Çağ'ın ikinci yarısında seyahatler yalnızca Kudüs ve Mekke gibi kutsal mekanlara yapılan hac ziyaretleri (inanç turizmi) ile sınırlı kalmıştır. Bu dönemin en önemli seyyahı olan Marco Polo, XIII. yüzyılda Asya'ya yaptığı yolculukların izlenimlerini yazarak Doğu kültürüne karşı büyük bir merak uyandırmıştır. XV. ve XVI. yüzyıllarda yaşanan Rönesans ve Aydınlanma hareketleri, kilisenin mutlak dogmalarını yıkarak insan aklını, iradesini ve deneyimini ön plana çıkarmıştır. Immanuel Kant'ın 'insanın kendi iradesiyle düştüğü ergin olamama durumundan kurtulması' olarak tanımladığı Aydınlanma felsefesi, doğayı ve farklı kültürleri keşfetme arzusunu kamçılamıştır. Pusulanın icadı ve denizcilik teknolojisindeki gelişmeler sayesinde Amerika'nın keşfi, Hindistan ve Uzak Doğu'ya yapılan deniz aşırı seyahatleri kolaylaştırmıştır. Bu dönemde ticaretin gelişmesiyle zenginleşen yeni burjuva sınıfı, seyahatleri sıklaştırmış ve modern anlamdaki ilk oteller bu dönemde inşa edilmeye başlanmıştır. Aynı dönemde, Doğu'da yükselen Osmanlı İmparatorluğu, İpek ve Baharat yollarının kontrolünü ele geçirerek Anadolu'da mutlak bir güvenlik ortamı tesis etmiştir. Osmanlılar, ticaret ve seyahat yolları üzerinde yolcuların güvenliğini ve konaklamasını sağlamak amacıyla çok sayıda kervansaray, han, hamam ve çeşme inşa etmişlerdir. Bu dönemde Mekke ve Medine'ye yapılan hac yolculukları devlet güvencesiyle organize edilmiştir. XVII. yüzyılda yaşamış ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi, 'Seyahatname' adlı devasa eserinde Osmanlı coğrafyasındaki şehirleri, kervansarayları ve yaşam kültürünü hikayeleştirerek anlatmış, seyahat kültürünün Doğu dünyasında yaygınlaşmasına büyük katkı sağlamıştır. Turizm tarihinin en büyük ve asıl kırılma noktası hiç şüphesiz Sanayi Devrimi olmuştur. Sanayileşmeyle birlikte tarım toplumundan endüstri toplumuna geçilmiş, fabrikalarda çalışan devasa bir işçi sınıfı doğmuştur. İlk başlarda günde 15-20 saati bulan, çocuk işçilerin de sömürüldüğü son derece ağır çalışma koşulları hakimken, işçi sınıfının örgütlü mücadeleleri sonucunda çalışma süreleri kısalmaya başlamıştır. XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başlarında elde edilen 8 saatlik iş günü, 5 günlük çalışma haftası ve en önemlisi 'ücretli yıllık izin' hakları, turizmin kitleselleşmesinin ön koşulu olan 'boş zaman' ve 'düzenli gelir' kavramlarını yaratmıştır. Turizmin küresel ölçekte yayılıp kitleselleşmesinde üç büyük tarihsel dönem (kırılma noktası) belirleyicidir. İlk kırılma noktası olan 1930'lu yıllarda, Avrupa ülkelerinin çoğunda işçi sınıfı iki haftalık yıllık ücretli izin hakkını yasal olarak kazanmış, böylece tarihte ilk kez geniş halk kitleleri tatil amacıyla seyahat etme imkanına kavuşmuştur. İkinci kırılma noktası olan 1950'li yıllar, II. Dünya Savaşı sonrasında Batı kapitalizminin ve endüstrileşmenin derinleştiği, refah devletinin yükseldiği ve orta sınıfın hızla zenginleşerek turizm pazarına dahil olduğu dönemi temsil eder. Üçüncü kırılma noktası ise küreselleşmenin hız kazandığı 1980'li ve 1990'li yıllardır. Bu dönemde sanayileşme ve ekonomik kalkınma Batı dışı toplumlara da hızla yayılmış, gelişmekte olan ülkelerdeki çalışan sınıflar da turizm hareketlerine katılmıştır. Ulaşım teknolojilerindeki (özellikle havayolu) ucuzlama ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla turizm, milyarlarca insanın katıldığı trilyon dolarlık devasa bir küresel endüstriye dönüşmüştür. 2011 yılı verilerine göre uluslararası turist sayısı 980 milyona, turizm gelirleri ise 919 milyar Amerikan dolarına ulaşarak bu muazzam büyüklüğü kanıtlamıştır.