Toplumcu Gerçekçi Roman ve Gelişimi. Türkiye’de toplumcu gerçekçi romanın doğuşu ve gelişimi, büyük ölçüde siyasal ve toplumsal değişimlerle, özellikle de Marksist ve sosyalist düşünce akımlarıyla doğrudan ilişkilidir. Osmanlı toplum yapısı Batı'daki gibi sınıflı bir yapı arz etmese de sanayileşme adımları ve işçi hareketleri 19. yüzyılın sonlarından itibaren görülmeye başlanmıştır. Ameleperver Cemiyet ve Reji İdaresi tütün işçilerinin grevleri bu sürecin ilk somut adımlarıdır. Ancak edebiyatta bu akımın öncüsü ve dönüm noktası Nâzım Hikmet olmuştur. Nâzım Hikmet’in komünizm propagandası ve orduyu tahkir gibi suçlamalarla defalarca yargılanması, cezaevine girmesi ve Donanma Davası gibi süreçler, pek çok yazar ve şairin kaderini etkilemiştir. Kemal Tahir, Orhan Kemal ve Kerim Korcan gibi isimler Bursa ve Çankırı cezaevlerinde Nâzım Hikmet’le kurdukları ilişkiyi adeta bir eğitim mekânına dönüştürmüşler, toplumcu gerçekçi edebiyatın temellerini bu zihniyet etrafında atmışlardır. Türk romanında toplumcu gerçekçiliğin ilk yansımaları 1930'larda işçi hayatlarının ve sınıf çatışmalarının ele alınmasıyla başlar. Reşat Enis'in 'Afrodit Buhurdanında Bir Kadın' romanı, maden ve sanayi işçilerini sömürülenler olarak gösterirken; Sabahattin Ali ve Sadri Ertem gibi yazarlar da eserlerinde sosyalist özü yansıtmaya çalışmışlardır. Ancak bu dönemde henüz işçi sınıfı bütünüyle bilinçli bir şekilde ele alınmamış, daha çok halka dönüş ve yoksulluk temaları öne çıkmıştır. Çukurova'nın tarımda kapitalistleşme süreciyle birlikte, bölge toplumcu gerçekçi romancıların ana cazibe merkezi haline gelmiştir. Orhan Kemal, bu bölgedeki 'kara düzen' içinde ezilen, sınıf değiştirme hırsıyla birbirinin sırtına basan küçük insanın ekmek mücadelesini eserlerinin odağına yerleştirmiştir. Yazara göre bozuk düzenin nedenlerini gösterip insanları uyarmak ve bu düzeni değiştirmek için çaba sarf etmek toplumcu yazarın temel görevidir. Türk edebiyatında köyden söz eden romanların kökeni Karabibik ve Bahtiyarlık gibi eserlere kadar uzansa da, toplumcu gerçekçi köy romanı belirli bir dünya görüşüyle köye ve köylüye yaklaşan bir akımdır. Bu akımın en büyük besin kaynağı Cumhuriyet dönemindeki halkçılık ilkesi ve Köy Enstitüleridir. Köy enstitüleri, kırsalı kendi şartları içinde kalkındırmanın yanı sıra, üretim-tüketim ilişkilerini sorgulayan, köye müdahale etmesi gerektiğine inanan aydınlar yetiştirmiştir. Enstitü mezunu ya da bu ideolojik arka plandan gelen yazarlar (Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal vb.) köy romanlarında ortak bir şema oluşturmuşlardır. Bu şemada köyde yoksul köylü kitlesi ile onları sömüren ağa, şeyh, imam ve belediye başkanı gibi figürler yer alır. Sömürülen köylünün yanında ise genellikle dürüst bir aydın (kaymakam, öğretmen, hâkim) veya ezilenlerin içinden çıkan direnişçi bir kahraman konumlandırılır. Mahmut Makal’ın 1950’de yayımlanan 'Bizim Köy' adlı eseri, bir roman olmasa da köy romanının öncüsü kabul edilir. Notlara ve mülakatlara dayanan bu eser; ekonomik sıkıntılar, ilkel malzeme kullanımı, toprak meselesi, yeni teknolojilere yabancılık ve kooperatifleşme olmak üzere beş temel unsur üzerine kurulmuştur. Bizim Köy'den sonra yazılan birçok köy romanı bu tematik alanı takip etmiştir. Kemal Tahir, Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt gibi isimler köy romanına farklı boyutlar kazandırmıştır. Yaşar Kemal 'Teneke'de çeltik ekimi üzerinden ağa-köylü çatışmasını ve masalsı Türkçeyi işlerken; Fakir Baykurt 'Yılanların Öcü'nde Irazca Ana ve Kara Bayram'ın yerel direnişini devrimci bir bilinçlendirme aracı olarak ele almıştır. Kemal Tahir ise 'Köyün Kamburu'nda geleneksel şablonu kırarak Osmanlı'nın çöküş sürecindeki kaosun köylü psikolojisine etkilerini incelemiştir. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte sanayileşmenin sınırlı olması nedeniyle işçi sınıfının oluşumu uzun bir süreç gerektirmiştir. 1936 İş Kanunu ve sendikal faaliyetlerin yasaklanması gibi siyasi gelişmeler, sınıfsal bilincin gelişimini baskılasada, köyden şehre göç eden ve fabrikalarda, tarlalarda, inşaatlarda çalışan işçilerin hayatı romancılığın ana unsurlarından biri haline gelmiştir. Orhan Kemal, Türk romanında işçiyi ve küçük insanın ekmek kavgasını en geniş manada işleyen romancıların başında gelir. Adana'daki amele kahvelerinde geçirdiği yıllar ve Bursa cezaevinde Nâzım Hikmet'ten aldığı feyiz, onun eserlerinin zihinsel altyapısını oluşturmuştur. 'Bereketli Topraklar Üzerinde' romanında Çukurova'ya ırgatlığa giden İflahsızın Yusuf, Pehlivan Ali ve Köse Hasan'ın trajik hikayeleri üzerinden yozlaşmış düzen gözler önüne serilir. Orhan Kemal’in 'Gurbet Kuşları' romanı ise köyden İstanbul’a göç eden İflahsızın Memet'in ve eşi Ayşe'nin gecekondu mahallelerindeki yaşam mücadelesini anlatır. Memet, ilk başta kentin acımasız ve çıkarcı ilişkilerine uyum sağlamaya çalışsa da, duvarcılık ustalığını öğrenip sınıf bilincine ulaştıktan sonra Vatan Cephesi gibi politik oyunları reddeder ve onurlu bir işçi hayatı kurmayı tercih eder. İşçi romanlarında yabancılaşma teorisi ve Marx'ın ekonomi-politik görüşleri önemli bir yer tutar. Üreten ile üretilen arasındaki bağın kopması, işçilerin sefil yaşam koşulları ve egemen güçlerin sömürü çarkı, yazarlar tarafından eleştirel bir gerçeklikle işlenmiştir. Zeynel gibi karakterler, haksızlığa karşı isyan eden ve sınıf bilincinin en net yansımalarını sergileyen figürler olarak öne çıkar. Türk romanında Tanzimat'tan 1960'lara kadar aydın figürü, toplumunu aydınlatmaya çalışan, idealist ve kesin inançlı bir misyon üstlenmiştir. Ahmet Cemil'den Ahmet Celal'e kadar aydınlar hep bir toplumsal kurtuluşun peşindedir. Ancak 1960'lardan sonra bu tablo değişmiş; Nietzsche, Camus ve Sartre gibi filozofların etkileriyle 'bunalımlı aydın' tipi Türk romanına egemen olmuştur. 1960 sonrası aydınlar; neyi niçin yaşadığını bilemeyen, ideolojik yenilgiler ve darbelerin yarattığı travmalarla başa çakamayan, modern şehir hayatının yabancılaştırdığı bireylerdir. Yusuf Atılgan’ın 'Aylak Adam'ındaki C. karakteri, psikanalitik temelde, çocukluk travmaları ve anne-baba figürleriyle şekillenen bireysel bunalımın ilk öncülerindendir. Oğuz Atay’ın 'Tutunamayanlar'ı, postmodern tekniklerin kullanıldığı, aydının kendi iç hesaplaşmasını ve toplumsal değerlerle çatışmasını en derinlemesine işleyen eserlerin başında gelir. Selim Işık’ın intiharı ve Turgut’un bu intiharın ardındaki gerçeği ararken yaşadığı dönüşüm, burjuva toplumunda tutunamayan aydının trajedisini ve ironik eleştirisini gözler önüne serer. Selim İleri’nin 'Bir Akşam Alacası' ile Sevgi Soysal’ın 'Şafak', Erdal Öz’ün 'Yaralısın' ve Mehmet Eroğlu’nun 'Issızlığın Ortasında' romanları ise 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin getirdiği baskıları, işkenceleri ve devrimci aydınların yaşadığı siyasi/vicdani çıkmazları merkeze almıştır.