Okuma Parçası
← Ünite 6

Ünite 6: II.Meşrutiyet Döneminde Eleştiri — Okuma Parçası

Ders kitabının ünite sonuna koyduğu ek okuma metni. Sınavda doğrudan sorulmaz; konuyu bağlamına oturtmak için.

TENKİDİN FAYDASI

Edebiyatı yüksek milletlerde tenkidin mevkii pek mühimdir. Tenkit edebî cereyanlara sahih istikametler verdiği gibi muhtelif sebeplerin muhtelif tesirleriyle sanat sahasında baş gösterecek bozuklukları, hastalıkları da tedavi eder, gizli, sakin, gürültüsüz kıymetleri meydana çıkarır. Şarlatanları susturur, manevî muhtekirleri iflas ettirir. “Tenkit” olmadı mı sanatın inzibatı gevşer, zevki bozan marazi inhiraflar, irticalar ortalığı kaplar. Edebiyat sahası o vakit, tıpkı zabıtası dağa kaçmış bir şehre benzer. “İçtimai nizam” kırılınca anarşi nasıl başlarsa sanatın inzibatını muhafaza eden “tenkit” de mevkiinden düştü mü “edebî anarşi” olanca savletiyle zevklere musallat olur. Marazi iddialar o kadar kuvvetlenir ki... âdeta bir hakikat gibi cemiyete kendilerini ibrama kalkarlar. Bütün bu manevi Bolşevikliği terbiye edip normal muhiti husule getirebilecek yegâne “el” ilmî tenkidin bitaraf elidir. Memleketimizde tenkidin tarihi pek kısa, hem de hiç iftihara şayan değildir. Bizde her tenkit karşılıklı bir mücadeleye kalb olmuş, nihayet çirkin sövüşmelerle nihayet bulmuştur. Bunun sebebi ise pek aşikârdır. Bizden evvelki nesil tenkidin ne olduğunu, kimin tarafından, nasıl yapılacağını bilmiyordu. İlmî endişeler, ilmî umdeler zihinlerde esaslı amiller değildi. “Tenkit” diye yapılan şeyler de -hatta gayr-i ilmî- bir “fikir” bile değil, dümdüz bir “his” hükmünü icra ediyordu. Kemal Bey’in, Muallim Naci’nin, daha sonrakilerin yazdıkları buna şahittir. Biz, bu his girivesine düşmemek için, edebî vazifemizi yaparken, takip edeceğimiz müspet istikametin kısa bir programını çizeceğiz. İşte bu program şu sualciklerin cevapları içindedir: 1- Tenkit nedir? 2- Nasıl yapılır? 3- Kimin tarafından yapılır? 1- Tenkit, hiçbir vakit bir “hükm-i karakuşi” değildir. - Enfes efendim, enfes... - Berbat bir şey! - Okunmaz! - Saçma. - Zırva... gibi, iyi kötü, ispatsız iknasız, verilen her hükmün kıymeti birdir: Sıfır! İndi hükümlerin tesiri nihayet bir his meselesi olabilir. Bir müellif yıllarca çalışarak bir piyes yapsın! Onu sahneye koydursun, sonra kalksın biri hiç tahlil etmek eziyetine girmeden, ilim, sanat gözüyle bakmadan, hiçbir “mebadî” terazisinden olsun geçirmeden “fena” diye mahkûm etsin. İşte bu olamaz. Bu tenkit değil, “suikast”tır. - Öyle ise tenkit nedir? - Tenkit, amelî, şey’î etraflı bir tahlilin zarurî, gayr-i ihtiyarî bir neticesidir. Elimizde “ilim” aleti dururken “zevk” gibi mudil bir şey hiç bir vakit tenkidin esasını teşkil edemez. Aldığımız terbiye, büyüdüğümüz muhit, gördüğümüz tahsil bizde hep ayrı ayrı “zevkler” husule getirmiştir. Zevklerimiz de yüzlerimiz gibidir. Hiç birbirine benzemez. Hepimizin zevkleri fevkinde bir de umumi, millî bir zevk vardır ki tenkitte ilmin, mantığın yanında bulunmağa ancak o layıktır. Fakat bu “umumi, millî mevki”de kullanmak mutlaka ilim vasıtasına müracaatla kabildir. Evvela millî zevki duymak, anlamak, görmek için birçok ilmî tahliller, tecrübeler lazımdır. Yoksa kimse kendi zevkine: - İşte bu millî zevktir!” diyemez. Tekrar ediyorum: Millî zevk, bizim şahsi zevklerimizin fevkinde bir şe’niyettir! Bu şe’niyeti tenkit gibi zihni bir ameliyede de kullanacak olan, mevzuuna ilim gözüyle bakmağa mecburdur. 2- Tenkit nasıl yapılır? Maupassant münekkitlerin hükümlerini kabul etmezdi. “Ben yeni bir şey ibda ediyorum. Hâlbuki onlar daima eski modaları hatırlayarak, eski modalarla karşılaştırarak hükümlerini veriyorlar.” derdi. İhtimal bu hissî tenkitçiler içindi. Hâlbuki sanatın müesses bir inzibatı dururken “tenkit”in lüzumsuzluğunu iddia etmek boştur. Sanatın gayelerinden biri de “tabiiyet”tir. Tabiiyet adeta

HECE VEZNİNE DAİR

Bu vezin meselesi, uzun dedikodular arasında âdeta anlaşılmaz, anlatılmaz bir şekil aldı. Hece vezni taraftarı gençlerle aruz vezninin fedakâr müdafileri arasında birkaç seneden beri sürüklenip giden münakaşalar, hiç bir müspet netice verememekle beraber hâlâ devam ediyor. Bence bunun sebebi gayet basit: her iki taraf da kendi iddialarının doğruluğundan henüz şüpheli görünüyorlar. Onun için aruz veznine taraftar genç ve milliyetperver şairlere tesadüf edildiği gibi hece veznini kullanmakta mahzur görmeyen müfrit aruz taraftarlarına da rast geliniyor. Yalnız şurasını ayrıca belirtmeli ki Türk milliyetperverliğinin ileri gelen nazariyecileri yalnız hece veznini millî vezin telakki etmekte hemen hemen müttefik oldukları halde “Fikret” gibi aruzun belki en büyük üstadı hece veznini kullanmaktan çekinmiyordu. İstikbalde Türkçenin vezni aruz vezni mi olacak yoksa hece vezni mi? Bu iki iddianın da ayrı ayrı taraftarları var. Hattâ bunların ortasında, üçüncü bir sınıf daha var ki her iki veznin de müştereken kullanılacağını kabul etmek suretiyle fikri bir itidal göstermek istiyorlar fakat bu üç muhtelif iddiadan hiç biri şimdiye kadar sabit ve vazıh olarak ortaya konamadı ki onlar hakkında münakaşa kabil olabilsin. İşte biz, gittikçe karışan bu mesele hakkındaki görüşümüzü meydana koymakla ona muhalif diğer fikirlerin şerh ve müdafaasına da serbest bir saha açmak istiyoruz. Hece vezni, leh ve aleyhinde kaç senedir yürütülen mütalâalar arasında, dâima yürümekten, kendi tabii yolunu daima takip etmekten hiç geri durmuyor. Bundan dört sene evvel yazılan manzum eserlerle bugünkü eserler şekil itibariyle tetkik ve mukayese edilecek olunsa millî veznin aruz veznine karşı daha fazla tahakküm ettiği, mevkiini daha çok sağlamlaştırdığı derhal anlaşılır. Millî vezni ortadan kaldırmak isteyecek kadar aruz taraftarlığı gösterenlerin bile inkâr edemedikleri bu müspet hadise tarafsız bir tetikçi gözüyle uzun uzun tetkike değer. Filhakika bugün hece vezninin aruza tamamıyla üstünlük gösterdiği iddia edilemez; yalnız, içtimaiyatta bu gibi hadiseleri ölçmeye yarayan basit bir mikyası bu mesele hakkında da kullanırsak az çok müspet bir netice elde edebiliriz. Bakınız nasıl: iki aksi cereyandan hangisinin diğerine üstünlük sağlayacağını anlamak için ikisinin hadiselerinden de ayrı ayrı birer silsile teşkil edilir; bu silsilelerin uzun bir zaman zarfında ne derecede ve ne nispette birbirine üstünlük sağladığı zapt ve tespit olununca istikbalin vaziyeti de takribi bir vuzuh ve katiyetle anlaşılmış olur. Edebiyat tarihimizin muhtelif devirlerinde hece ve aruz vezinlerinin karşılıklı vaziyetleri, bunların hangi devirler yadigârı olduğu, her devirdeki mütekabil vaziyetlerinin içtimai sebepleri tarafsız bir gözle anlaşılacak olursa, maziden hale ve halden istikbale doğru vazıh bir fikir edinebilmek kabil olur. Sözü fazla uzatmadan yalnız şunu izah ile iktifa edelim ki Türkçenin en eski ve tabii vezni hece veznidir: Iran vasıtası ile gelen İslamiyet tesirleri altında aruz vezni yüksek sınıfların edebiyatına girdikten hatta süzülüp basitleşerek bir kısım halk arasına, halk edebiyatına sirayet ettikten sonra bile hece vezni asırlarca yaşamış, halkın bedii ihtiyaçlarını tatmin etmiş, tekkelerde, kahvelerde hatta devlet büyüklerinin konaklarında bir kabul mevkii bulmuştur. Yabancı tesirler altında kaldığımız uzun asırlar esnasında aruz vezninin yüksek sınıflar arasında hece veznine karşı çok üstünlük sağladığını, büyük sanatkârların elinde asırlarca işlendiğini inkâr edemeyiz; hicri beşinci asırdan başlayarak Tevfik Fikret’e gelinceye kadar birçok nesillerin elinde en yüksek bir ahenk alan bu vezne nazaran hece vezninin şimdiki hali, hatta Âşık Paşa zamanını hatırlatabilir. Fakat ne kadar iptidaî bir halde kalmış olursa olsun hece vezni bizim ruhumuzdan kopmuş, samimi, millî bir mahsuldür; Marmara kıyılarından Tibet hudutlarına kadar milyonlarca Türk neşe ve kederini bu vezin ile terennüm ediyor. Artık buna karşı Acem şairlerinin eski ahenklerini yaşatmak istersek Türk’ün ruhuna tamamen yabancı kalmaktan ilelebet kurtulamayız. Lisanı sadeleştiren, Türkçeyi yabancı akidelerin hükmü altından çıkararak müstakil bir dil haline getiren millî cereyan pek tabii olarak, yeni kıymetler yaratıyor, yani millî vicdanın neye kıymet verdiğini arayıp bularak yabancı tesislerden her gün daha fazla kuvvetle kurtuluyor. Her şeyin millî bir renk ve mahiyet aldığı şu zamanda, Şiraz ve Isfahan namelerini tekrar etmek için zaman ve mekândan sıyrılarak yürümeyen bir maziye sarılmak icap eder. Millî cereyanın şu üç dört senelik hayatı, aruzun üstatlarını susturdu, aruzu büyük bir kudretle kullanan gençlerin kalemlerini k