Okuma Parçası
← Ünite 8

Ünite 8: 1960 Sonrasında Türk Edebiyatında Eleştiri — Okuma Parçası

Ders kitabının ünite sonuna koyduğu ek okuma metni. Sınavda doğrudan sorulmaz; konuyu bağlamına oturtmak için.

ÖLMEYE YATMAK

Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu’nun ilk romanı. Önsöz’de şöyle diyor Ağaoğlu romanı için: “Atatürk, ...1938’de öldü. Sonra ne oldu? Nasıl yetişti o öldüğü yıl ilkokullarını bitirenler? (...) ‘Tipik bir zaman parçası’ndan (Ağaoğlu’na göre bu, 1938 yılıdır. -F.N.) geçmişe uzanmak ve yaşamın tam ortasından geleceğe yol almak. Bunun için anılara yaslanmayı, belleğime sığınmayı yeterli bulmadım. Geçmişin panoramasını pek çok eski gazete, kitap, fotoğraf karıştırarak, anılar dinleyerek ve bunlar içinde gerekli malzemeyi toplayıp eleyerek, gün gün, ay ay, yıl yıl vermeye çalıştım. Bu nedenle ‘Ölmeye Yatmak’ benim değil, ama bir dönemin yazdığı romandır.” Roman iki çizgide gelişiyor: Bir yanda, ‘ölmeye yatan’ doçent Aysel var, Aysel’in bir otel odasındaki izlenimleri, çeşitli konulardaki düşünceleri ve kendi kendisiyle hesaplaşması var. Ağaoğlu ‘iç roman’ diyor buna. ‘İç roman’, bütün romanın dörtte biri kadar. Romanın dörtte üçü, Atatürk ‘öldüğü yıl ilkokullarını bitirenlerin nasıl yetiştiğini’, ‘onlar yetişirken dünyanın ve Türkiye’nin durumunun ne olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu arada, Aysel’in bütün geçmişi, ailesiyle, çevreyle, arkadaşlarıyla ilişkileri anlatılıyor. Adalet Ağaoğlu, çok ilginç olabilecek bir romanı, ‘bir tanıklığı yarına belgeleme tutkusu’ uğruna, başarısız bir roman haline getirmiş. “Çok ilginç olabilecek bir roman,” dedim. Gerçekten öyle. Çünkü Aysel, düşüncesiyle, yaşamasıyla, getirdiği sorunlarla romanımızda yeni karşılaştığımız bir tip. Bir esnaf kızı. ‘Dar kafalı’ bir aileden, bir çevreden gelme. Birtakım güçlükleri aşarak okumuş, üniversite öğretim üyesi olmuş. Kocası da (Ömer) bir bilim adamı. (...) Geçmişinden taşıdığı değer yargılarıyla kişisel davranışının çatışması; yolunda bir evlilikle bir yasak aşk öyküsü; kocasına açılmak isteğiyle bunu savsaklamak; kadınlığını, tükenmek üzere olduğunu sezdiği kadınlığını yaşamakla ‘yüce ve soylu şeyler’ arasında bocalamak... İşte asıl roman olacak sorunlar bunlar! Ama Adalet Ağaoğlu bunlara kıyısından köşesinden değinmekle yetiniyor, bu sorunları derinlemesine kurcalamaktan kaçınıyor, kendine özgü bir tutum almaktan, kendi değer yargılarını getirmekten çekiniyor ve sonunda bir özre sığınarak sorunlardan kaçmayı yeğliyor: “Her şeyde haklı ve doğru olmak için her şeyin haklı ve doğru olması gerek.” (s.359). Roman, bu yargıyla sona eriyor. Gerçekte Adalet Ağaoğlu’nun bu tutumu, 1938-68 arasını anlatmak için bunca çabalamasından çok daha iyi anlatıyor bu dönemin ‘aydın kadınlar’ üzerindeki etkisini! Kitabın dörtte üçü 1938-68 arasının panoramasını veriyor. Daha doğrusu, 1950’lere kadar getiriyor romanını Ağaoğlu; sonra, yorulmuş gibi, iki sayfalık bir özetle ‘60 devrimi’ne geliyor. Öğrenci hareketlerini, sol hareketleri Aysel aracılığıyla veriyor. Adalet Ağaoğlu’nun Türkiye’nin toplumsal değişimine bakışı, tipik bir küçük burjuva bakışı. Oysa Atatürk’ün ölümünden sonra yetişen gençliğin sorunları da, bu gençlik yetişirken dünyanın ve Türkiye’nin ne durumda olduğu da öyle bir bakışla çözümlenemez; bu bakış, ister istemez, ‘gericilik’ diye ezan okuma üzerinde durmaya, önemli sorun diye kadın-erkek ilişkilerine (kadın-erkek ilişkilerinin önemini yadsımıyorum, ama bir bütün içindeki yerine oturtmak gerekir bu ilişkileri, bütün içindeki önem payına göre değerlendirmek gerekir) saplanmaya götürür. Bu bakımdan, Ağaoğlu’nun “Ölmeye Yatmak benim değil, ama bir dönemin yazdığı romandır,” sözü, kendine fazla güvenmeyi değilse, bir yanlış anlayışı belirtiyor. Çünkü Ağaoğlu, anlattığı dönemi, kendi kişisel görüşlerine göre değerlendirerek anlatıyor; bir başkası, aynı dönemi, büsbütün başka bir açıdan ele alarak, Ağaoğlu’nun yorumlarının tam karşıtlarını ileri sürerek anlatabilirdi. Romanın dörtte üçü üzerinde fazla durmak istemiyorum. Otuz yıllık bir dönemi 359 sayfalık bir romanda anlatmak... Belki bir yolu vardır bunun, ama Ağaoğlu’nun tuttuğu yol o yol değil. Bir kere, romancı olarak çıkış noktası bireyler değil; aklını birtakım toplumsal gerçekliklere takmış, onların altını çizmek istiyor. Romancının anlattığı toplumsal gerçeklikler, bu gerçeklikleri yaşayan, bu gerçekliklerin tarihi olan bireyler haline dönüştürülemezse, romanın şematik olması kaçınılmaz olur. Yaşar Kemal de, ünlü üçlüsü için, “Bu üçlü benim yaşantım ve tanıklığımdır,” diyordu; ama o, tanıklığını belgelerken, bir romanın ancak bireyleri anlatarak tanıklık görevini yerine getirebileceğini unutmuyordu. Sevgi Soysal, Yürümek’te yürekli bir çıkış yaparken, bildirisini okurlara iletirken, gözünü yaşayan bireylerden ayırmıyor, ‘birey olarak insan’ ile ‘toplumsal varlık olarak insan’ arasında somut bir bileşim sağlıyordu. Oysa Adalet Ağaoğlu’nun bir dönemi anlatmak için ortaya sürdüğü kişiler birer kukla olmaktan öteye geçemiyorlar; çünkü bunlar sadece dış gerçekliğin mekanik bir biçimde yansımasıdırlar; dış gerçeklikle kişilerin iç gerçeklikleri arasında bir çatışma göremezsiniz; olamaz da, bir iç gerçeklikleri yok çünkü bu anlatılan kişilerin. Bunun için birey olamıyorlar. Böyle olunca da sanatsal yaratış, yerini kolay bir şematizme bırakmış oluyor. Gene bunun için Ölmeye Yatmak’ta (daha doğrusu Ölmeye Yatmak’ın dörtte üçünde) tipik durumlar buluyoruz, ama yaşayan insanlar bulamıyoruz.

GALİLE DENİZİ

Bundan 20 yıl kadar önce, Orhan Veli ve arkadaşlarının getirdikleri açık, aydınlık, yaşama sevinci ile dolu, gün ışığı kadar sade şiir tarzı bırakılmış bulunuyor. Şimdi, karışık, karanlık, anlaşılması güç, iç sıkıntısı ve huzursuzlukla dolu şiir moda. Fazıl Hüsnü Dağlarca ile Asaf Halet Çelebi, daha başlangıçlarından beri, geceyi bilinmez ve esrarlıyı anlatan şiirler yazıyorlar, fakat sayıları gittikçe çoğalan günümüz şairleri arasından istisna teşkil ediyorlardı. Bugün Türk şairleri belli başlıları kapalı ve anlaşılması güç şiir üslubunu benimsemiş bulunuyorlar. İşin dikkate değer tarafı, doktrinleri icabı geniş kitleye hitap etmeleri, bundan dolayı da açık bir ifade tarzı kullanmaları gereken “toplumsal gerçekçi”lerin de bu akıma katılmaları. Atilla İlhan ve Behçet Necatgil’den sonra İlhan Berk de son çıkan “Galile Denizi” isimli şiir kitabında bu yeni ifade tarzını deniyor. Bu değişmenin sebebi, bütün dünyayı kaplayan “sürrealizm” dalgasının, bir hayli gecikmiş olarak, Türkiye’ye gelmesidir. Bilindiği gibi bu akım eski “realizm” gibi dünyayı ve insanı, objektif ile sübjektifin birbirinden ayrılamayacağını ortaya koydu. İnsan, dış ile için, şuur ile gayrişuurun, ferdi ve içtimainin tabii ile suninin bir karşılığıdır. Hayatta sistem diye bir şey yoktur. Her şey iç içe ve karmakarışıktır. Buna göre insan ve hayatı anlatmak isteyen şair ve muharririn onu olduğu gibi, yani bütün karşılığı ile vermesi lazımdır. Hayatta nasıl abesin, anlaşılamazın, saçmanın ve mantıksızlığın yeri varsa, edebi eserde de bulunmalıdır. İyi ile kötü, çirkin ile güzel, ulvi ile süfli, ahlaki ile gayri birbirinden ayrılmamalıdır. Çünkü hayatta bunlar yan yana, iç içe, kucak kucağadır. İlhan Berk “Galile Denizi”nde bu metodu ve görüş tarzını İstanbul’a tatbik ediyor. Batıda sürrealizm zaten bir şehir şiiri olarak doğmuştur. Şehir insanı karmakarışık bir dekor içinde hummalı bir hayat sürer. Sokaklar, caddeler, meydanlar, kahveler, barlar, istasyonlar, iskeleler, nakil vasıtaları, şehirde köydekinden çok başka bir hayat çerçevesi yaratır. Şehirli, köylü gibi saf ve basit değil, karışık bir insandır. İçtimai farklar, sefalet, ahlaksızlık ve anarşi, şehirde daha fazla kendisini hissettirir. Esas itibariyle bir şehir medeniyeti olan garp, (Sürrealizm) de kendisine uygun bir ifade tarzı bulmuştur. Başlayalı bir hayli olduğu halde bu akımın henüz sona ermemesi de gösteriyor ki, onda modern hayata uygun bir taraf var. İlhan Berk, “Galile Denizi”nde, İstanbul’un baş döndürücü, korkunç atmosferini duyurmaya çalışıyor. Bizans ve Osmanlı tarihinin kanlı hatıraları, kozmopolit çevreler, karanlık sokaklar, bu sokaklarda kaynayan fakir ve sefil insanlar, kediler, köpekler, kiliseler, evliyalar, ayak satıcıları, ahlâksız kadınlar.. Bunlar ayrı ayrı değil, hakikatte olduğu gibi karmakarışık olarak veriliyor. Kim olduklarını bilmediğimiz insanlar, bir şeyler yapıyorlar, bir şeyler söylüyorlar, bir şeyler ümit ediyorlar, fakat bunların ne olduğunu vazıh olarak anlayamıyoruz. Duygular ve düşünceler gibi cümleler ve cümle parçaları da birbirine giriyor. Tam bir anarşinin ifadesi olan modern şiir, vezin ve kafiyeyi attığı gibi cümleyi atmıştır. Yeni şiirde Sentaks- bunu bizde herkesten önce Fazıl Hüsnü denemiştir, parçalanmıştır. Bunun sebebi, cümlenin de intibaları sabit bir şekle sokmasıdır. Hâlbuki modern anlayışa göre, intibalar, çağrışımlar ve hatıralar, bütün kadroları kıran bir kudret ve zenginliğe haizdirler. İnsan, tabii olarak, cümle yapmaz; hayatı karmakarışık olarak yaşar. Cümle yapmak demek, duygulara bir çekidüzen vermek demektir. Hiroşima’ya düşen