Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Yüklemi isim ya da isim soylu bir kelime veya kelime grubundan meydana gelen ve olumlu yargı bildiren cümlelere “olumlu isim cümlesi” denir. Bu cümlelerde, bahsedilen durumun, kavramın veya özelliğin var olduğu ya da gerçekleştiği ifade edilir.
İsim cümlelerinde yüklem çekimli bir eylem değildir; aksine ad, sıfat, zamir gibi isim soyundan sözcüklerin ek eylem (id-i / imiş / ise / -dir) almasıyla oluşur. Örneğin Mustafa Kemal Atatürk'ün 'Az zamanda çok ve büyük işler yaptık... Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir.' cümlesinde 'Cumhuriyetidir' yüklemi isim soyuludur ve olumlu bir yargı bildirir.
Ayrıca biçimce olumsuzluk eki veya kelimesi (değil, yok) içermeyen bu cümleler, anlam bakımından da tamamen olumludur. Yahya Kemal Beyatlı'nın 'İstanbul fethedildiği zaman çok harap bir şehirdi.' dizesindeki 'şehirdi' yüklemi de yine olumlu isim cümlesine örnek teşkil eder.
Bazen biçimce olumsuzluk anlamı taşıyan 'değil' veya 'yok' sözcükleri olumlu bir ifadeden sonra gelerek cümleye farklı bir anlam katabilir veya yapı ve anlam dengesini etkileyebilir; ancak temel olumlu isim cümleleri yargının varlığını doğrudan ortaya koyar.
Yüklemi olumlu bir yargı bildirmeyen, yani eylemin, olayın veya durumun gerçekleşmediğini ya da yapılmadığını bildiren cümleler “olumsuz cümle” olarak adlandırılır. Olumsuz cümleler kendi içinde olumsuz fiil cümlesi ve olumsuz isim cümlesi olmak üzere ikiye ayrılır.
Fiil cümlelerinde olumsuzluk temel olarak yükleme getirilen '-mA-' olumsuzluk eki ile sağlanır. Atasözleri ve günlük dilde sıkça karşılaştığımız 'Her kuşun eti yenmez', 'Taşıma su ile değirmen dönmez' gibi örneklerde eylemin gerçekleşmediği açıkça görülmektedir.
Fiillerde olumsuzluk sadece '-mA-' ekiyle değil, bazen 'değil' sözcüğü veya 'ne...ne...' bağlacıyla da sağlanır. Örneğin Sabri Esat Siyavuşgil'in 'Hayat mecmualarını okuyor değilim' cümlesinde 'değil' kelimesi fiilden sonra gelerek olumsuzluk anlamı kazandırmıştır.
Bunun yanı sıra, bazı soru biçimindeki cümleler de yapıca olumlu görünmelerine rağmen bağlamdan hareketle olumsuzluk anlamı verebilir. 'Ayol, benim dilim döner mi böyle şeylere?' cümlesi soru kalıbıyla kurulmuş olsa da anlamca 'dönmez' yani olumsuzdur.
Yüklemi isim ya da isim soylu bir kelime veya kelime grubundan oluşan ve olumsuz bir yargı bildiren cümlelere “olumsuz isim cümlesi” denir. İsim cümlelerinde olumsuzluk fiillerde olduğu gibi '-mA-' ekiyle değil, doğrudan “değil” ve “yok” olumsuzluk sözcükleriyle sağlanır.
Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan adlı eserindeki 'Muhsin Çelebi, yaptığı ile iftihar edecek kadar küçük ruhlu değildi.' cümlesinde 'değil' kelimesi isim olan yüklemi olumsuz yapmıştır.
Mehmet Çınarlı'nın 'Buzların soğuğu yok, alevler sıcak değil.' dizesinde ise hem 'yok' hem de 'değil' kelimeleri kullanılarak isim cümlelerinin olumsuz yapıları pekiştirilmiştir. Benzer şekilde Sevinç Çokum'un eserinde geçen 'Camilerin nefesle ısınan havası, donuk ışıklar... yoktu.' cümlesi de olumsuz isim cümlesine örnek oluşturur.
Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirindeki 'Şimdi bu dünyadan hiçbir haber yok; / Yok bizi arayan, soran kimsemiz.' dizeleri de varlık/yokluk bildiren isim cümlelerinin olumsuz biçimlerine en güzel edebi örneklerdendir.
Soru cümlesi, soru yoluyla bilgi almayı amaçlayan, bir işin olup olmadığını veya bir düşüncenin kabul edilip edilmediğini soran cümlelerdir. Olumlu veya olumsuz soru şeklinde kurulabilir; soru anlamı soru eki, soru sıfatı, soru zamiri, soru zarfı ve soru edatlarıyla ya da yalnızca vurgu ve tonlamayla sağlanabilir.
Soru eki olan 'mi (mı, mu, mü)', kendinden önceki kelimeden ayrı yazılır, ünlü uyumuna uyar ve vurguyu kendinden önceki heceye aktarır. Ahmet Haşım'ın 'Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?' dizelerinde soru eki ve soru anlamı net bir şekilde görülmektedir.
Soru sıfatları, isimleri soru yoluyla belirten kelimelerdir (hangi, kaç, nasıl). Ahmet Haşimi'nin 'Hangi bir belde-i hayâle gider, / Böyle sessiz ve kimsesiz, şimdi?' dizelerindeki 'Hangi' kelimesi soru sıfatıdır.
Soru zamirleri ve zarfları ise ismin yerini soru yoluyla tutan veya eylemin durumunu, zamanını, sebebini soran ögelerdir. Ayrıca 'ya', 'ha' ve 'demek' gibi sözcükler de soru eki olmasa bile metin bağlamında cümlelere soru anlamı katabilmektedir.
Fiil cümlelerinin yüklemi emir kipinde olanlarına “emir cümlesi” denir. Emir kipi, konuşanın karşı tarafa bir işin yapılmasını ya da yapılmamasını buyurması amacıyla kullanılır.
Abdülhak Şinasi Hisar'ın bir eserinde geçen 'Haydi edebinle çık, git, çekil karşımdan!' cümlesi doğrudan bir emir cümlesi örneğidir. Bunun yanı sıra Nurullah Ataç'ın 'Okuyun, ne bulursanız okuyun; hiç olmazsa bir kere açın.' önerileri de emir kipiyle kurulmuştur.
Emir kipiyle kurulan bazı cümleler sadece buyruk bildirmekle kalmaz; aynı zamanda 'dilek, istek, yalvarma, yakarma, üzüntü, beddua' gibi çok değişik duygu ve anlam özelliklerine de sahip olabilir.
Karacaoğlan'ın veya Türk halk edebiyatının çeşitli örneklerinde görülen 'Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun!' gibi dizeler, emir kipiyle kurulmuş ancak beddua anlamı taşıyan kalıplardır.
İçinde ünlem bulunan veya ünlem kavramı veren, insanların sevinçlerini, mutluluklarını, özlemlerini, üzüntülerini, coşkularını, hayretlerini anlatan cümlelere “ünlem cümlesi” denir. Ünlem cümlelerinde bir düşüncenin mantıki bir sıra ile anlatılmasından ziyade bir duygunun dile getirilmesi esastır.
Ünlem cümlelerinin sonuna ünlem işareti (!) konur; ancak her ünlem cümlesinin sonunda mutlaka ünlem işareti bulunmayabilir, bazen anlamdan bu çıkarılır. Abdülhak Hamit Tarhan'ın 'Eyvah, ne yer ne yâr kaldı!' dizesi buna tipik bir örnektir.
Mehmet Akif Ersoy'un İstiklal Marşı'ndaki 'Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;' dizesi veya Atatürk'ün 'Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!' hitabı ünlem cümlelerinin en güçlü tarihi ve edebi örnekleridir.
Ünlem cümleleri sevgi, korku, hayret, coşku, sitem veya acıma gibi insan ruhunun en derin dalgalanmalarını yansıtmakta en temel dil araçlarından biridir.