Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Bilim felsefesi içerisinde post-pozitivizmin pozitivizm ve neo-pozitivizmden ayrıldığı en temel nokta, olgu kavramını ele alış biçimleri ve kuram-olgu ilişkisini kurma yöntemleridir. Pozitivist ve neo-pozitivist bilim felsefesi, doğruluğun uygunluk kuramına açık ya da örtük bir şekilde bağlıdır. Bu geleneksel yaklaşıma göre, önerme ve kuramların hakikat değeri kazanabilmesi için orada ve dışarıda bağımsız olarak var olan bir gerçekliğe uygunluk göstermesi gerekir.
Pozitivizme göre gerçeklik kendisini olgular şeklinde bölmüştür ve bilimin amacı bu olguların uygun açıklamasını vermektir. Kuramdan bağımsız bir gerçeklik varsayımı, sınanabilirlik ve doğrulanabilirlik ilkelerini bilimselliğin temel koşulu yapar. Ancak Wittgenstein'ın vurguladığı gibi, bir varsayımın tüm sınanış ve onaylanma süreçleri zaten belirli bir sistem içinde gerçekleşir ve bu sistem argümanların özüne aittir.
Thomas Kuhn'un eş-ölçülemezlik anlayışı, kuramdan bağımsız olgu belirlenmesinin imkansızlığını ortaya koyarak ontolojik ve metodolojik bir göreliliğe kapı aralamıştır. Eğer olgulara başvuru yöntemi ve olguların kendisi kuram-yüklüyse, geleneksel epistemoloji paradigması bilimin gerçek işleyişini açıklamada yetersiz kalır ve doğruluğun uygunluk kuramı işlevini yitirir.
Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde paradigma kavramını bilimin önüne koyar. Ona göre Aristoteles ile Galileo veya Lavoisier ile Priestley gibi isimler aynı nesnelere baksalar dahi, gördükleri şeyler gerçekte farklıdır çünkü araştırmalarını farklı kavramsal dünyalarda yapmaktadırlar. Paradigma değişimi, sadece verilerin yeniden yorumlanması değil, dünyayı görüş biçimimizin kökten değişmesidir.
Kuhn bu durumu somutlaştırmak için helyum atomunun molekül sayılıp sayılamayacağı konusunda bir fizikçi ile bir kimyacının verdiği zıt yanıtları örnek verir. İki bilim insanı da aynı madde parçacığına bakmaktadır ancak bağlı oldukları kuramsal çerçeve (disipliner matriks) nedeniyle nesneyi farklı algılamakta ve farklı sonuçlara varmaktadırlar.
Laboratuvar çalışmaları ve ölçümler verili ya da hazırda değil, tamamen paradigma-bağımlıdır. Katıksız ve tarafsız bir gözlem dili yaratma çabaları, ördek/tavşan illüzyonları veya ters mercek deneyleri gibi psikolojik ve epistemolojik engeller nedeniyle başarısızlığa mahkumdur; çünkü algı ve duyum süreci eğitim ve kuramsal çerçeve ile şekillenir.
Post-pozitivist bilim felsefesinin beslendiği Wittgenstein'ın ikinci dönem dil felsefesi, bilimin deneyimlendiği birincil alanı gündelik dilin kuruluşu ve özneler-arasılık üzerinden inceler. Gündelik hayatta kullanılan dil, sürekli nesnelleşmeler sağlar ve insan yaşamını anlamlı kılan bir düzen tesis eder.
Özneler-arasılık, dil üzerinden gerçekleştirilen nesnelleşmeleri sabitler; böylece aynı dili kullanan herkes ortak bir dünyaya gönderimde bulunur. Gündelik dil dünyayı iradi olarak yaratmaz ancak ondaki her tekil öğeyi birbirine bağlar. İnsandan bağımsız kendinde gerçeklik, bu anlamlı ağ ile örtülerek deneyimlenir.
Neo-pozitivizmin sadece doğrulanabilir önermeleri anlamlı bulma katı tutumu karşısında, dil ve gerçekliği bir kağıdın iki yüzü gibi bütünsel ele alan bu yaklaşım, anlamı dilin kullanımına ve özneler-arasılığa bağlar. Bilimsel dilin iddiası ise değerlere bağlı olmaksızın dünyanın dilini yansıtabilme özelliğidir.
Antik Dönemden Galileo'ya kadar bilim anlayışının temel sorusu 'neden' iken, modernite bilimin temel sorusunu 'nasıl' olarak değiştirmiştir. 'Ne' sorusu bütünsel bir anlam dünyasını (dil dünyasını) gerektirirken, 'nasıl' sorusu gözleme konu olan fenomenlerin somut değişimlerine dair sınanabilir bilgileri gerekli kılar.
Kopernik'in gezegen hareketleri sorununda gök cisimlerinin tinsel veya tanrısal anlamları 'ne' sorusunun alanına girerken, cismin bir noktadan diğerine hareketini saptamak 'nasıl' sorusuna dayanır ve sınanabilirlik koşulunu sağlar. Pozitivizmin hatası, bilimsel bilginin bu özel yerini tüm diğer anlam dünyalarını ve bilgiyi yadsımak pahasına mutlaklaştırmasıdır.
Bilimsel kuramlar dilsel birer yapı olmasa da doğrudan doğaya uygulanır ve sonuç vermesi beklenir. Ancak dilsel görelilik savunucuları, ifadeler ile olguları birbirinden ayırmanın zor olduğunu ve bütün ifadelerin olgu inşa edici nitelikte olduğunu öne sürerler.
Richard Rorty, Batı felsefesini yönlendiren ve bilgiyi gerçekliğin kusursuz bir temsili olarak gören geleneği 'Ayna Metaforu' üzerinden eleştirir. Kartezyen-Lockeçu-Kantçı epistemoloji merkezli felsefe, dünyada orada-dışarıda keşfedilmeyi bekleyen nihai bir Hakikat olduğunu varsayar.
Rorty'ye göre epistemolojik zorluklar olmasaydı geleneksel metafizik problemler tasarlanmazdı. Yapılması gereken, bilgiyi bir temsil sorunu olarak gören bu dil-oyununu sürdürmek değil, bu dil-oyununu feshedip yeni bir oyuna geçmektir. Bilim, gerçekliği yansıtan nihai bir temel-söylem değil, içkin kuralları olan bir dil-oyunudur.
Dünyanın orada ve dışarıda olması (insani zihinden bağımsız olması) ile hakikatin orada dışarıda olması farklı şeylerdir. Tümcelerin olmadığı yerde hakikat yoktur ve tümceler insan dillerinin, dolayısıyla insan yaratımlarının birer ürünüdür.
Wittgenstein 'dil-oyunu' terimiyle dili konuşmanın bir eylemin, etkinliğin veya yaşam biçiminin parçası olduğunu vurgular. Sözcükler bir alet kutusundaki farklı aletler gibi işlev görür; dil bir bulmacanın parçaları gibi birleştirilemez, farklı dil oyunları ve sözcük dağarları barındırır.
Erich Rothacker'in 'tarihselcilik problemi' olarak tanımladığı durum, çok sayıda insani kültür çevresinin mutlak geçerlilik iddiası taşıyan stiller (dogmatik yapılar/paradigmalar) üretmesi ve bu stillerin birbiriyle rekabet etmesidir. Modern bilim imgesi (Feyerabend'in deyimiyle Birinci Dünya bilimi) bu çokluğu askeri ve kurumsal güçle bastırmıştır.
Feyerabend'e göre yerli toplumların iklim ve afetlerle baş etme bilgi biçimleri sömürgeciler tarafından üstünkörü atılmıştır. Bilim kutsal veya evrensel bir mükemmellik ölçüsü değil, tikel bir gelenektir ve diğer gelenekler karşısında üstünlüğü kanıtlanmış değildir.
Gramerleri belirgin farklılık gösteren dillerin kullanıcıları, gramerlerinin etkisiyle farklı gözlemlere ve farklı değerlendirmelere yönelerek farklı dünya görüşlerine varırlar; buna dilsel görelilik ilkesi denir. Bu ilkeden türetilen ilk yoruma göre ontoloji dile göreli olduğundan Newton'un dünyası ile Aristoteles'in dünyası aynı dünya değildir.
İkinci yoruma göre ise farklı diller kullanan gözlemciler aynı fiziksel dünyadan farklı olgular ortaya koymakta, benzer olguları farklı kavramsal şemalara göre düzenlemektedirler. Her iki yorum da olguların kuramlar arası nötr hakikat ölçütleri olmadığını, ne kadar kuram varsa o kadar bağlamsal hakikat olduğunu gösterir.
Postmodern eleştiri, bilimsel hakikat söyleminin dinsel hakikat söylemi gibi diğer tüm söylemleri marjinalleştirerek ötekileştirdiğini ve dogmatik bir otorite haline geldiğini savunur. Bu durum, bilime karşı siyasi müdahalelerin meşrulaştırılması sonucunu doğurabilir.