Özet
← Ünite 8

Ünite 8: Makro Ekonomik Denge — Konu Anlatımı

Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium

1Genel Olarak Denge Kavramı ve Analiz Yöntemleri

İktisat biliminde genel anlamıyla denge, farklı yönelişlere veya davranış kalıplarına sahip iki ya da daha fazla değişkenin, belirli bir noktada veya düzeyde eşitlenmesi, birleşmesi ya da kesişmesi durumunu ifade eder. Mikroekonomik düzeyde arz ve talep eğrilerinin kesiştiği nokta denge fiyatını ve denge miktarını belirlerken; makroekonomik düzeyde denge, bir ülkede gerçekleştirilen toplam üretime (hasılaya) eş değer düzeyde bir toplam talebin veya harcamanın bulunması durumunu ifade eder. Başka bir deyişle, otonom harcamalarda bir değişim meydana gelmedikçe, ülkedeki toplam gelir ve toplam harcamalar birbirine eşitlenme eğilimindedir.

Denge analizleri iktisat yazınında üç temel başlık altında sınıflandırılmaktadır: Kısa ve uzun dönem analizi, statik ve dinamik analiz, kısmi ve genel denge analizi. Kısa dönem, sistemdeki değişkenlerin tamamının değiştirilemediği, en az bir değişkenin (örneğin sermaye birikimi veya teknolojinin) sabit kaldığı zaman dilimini temsil eder. Uzun dönem ise üretim sürecinde kullanılan emek, sermaye ve teknoloji gibi tüm girdilerin ve değişkenlerin esnetilip değiştirilebildiği geniş bir zaman dilimidir.

Statik analiz, sistemin yalnızca belirli bir andaki nihai denge durumunu inceler ve zaman faktörünü ihmal eder. Eğer tek bir denge durumu ele alınıyorsa basit statik analiz, iki farklı denge durumu karşılaştırılıyorsa mukayeseli statik analiz söz konusudur. Dinamik analiz ise sistemin bir dengeden diğerine geçiş sürecini, dengesizlik anlarını ve zaman içindeki değişim mekanizmalarını dikkate alır. Kısmi denge analizi, diğer tüm değişkenlerin sabit kaldığı varsayımı (Ceteris Paribus) altında tek bir piyasa veya değişken üzerindeki etkileri incelerken; genel denge analizi, ekonomideki tüm piyasaların ve değişkenlerin karşılıklı etkileşimlerini aynı anda hesaba katar.

2Klasik İktisat Okulu ve Temel Varsayımları

Klasik iktisat okulunun doğuşu, İskoç iktisatçı Adam Smith'in 1776 yılında yayımladığı 'Milletlerin Zenginliği' adlı eseriyle başlar. Fizyokratların 'doğal düzen' anlayışından esinlenen Klasik iktisatçılar, devlet müdahalesinden uzak, serbest piyasa ekonomisinin toplumsal refahı en üst düzeye çıkaracağını savunmuşlardır. Bu yaklaşıma göre, piyasada ortaya çıkabilecek geçici dengesizlikler, herhangi bir dışsal müdahaleye gerek kalmaksızın 'görünmez bir el' (piyasa mekanizması) vasıtasıyla kendiliğinden çözülür ve ekonomi yeniden dengeye gelir.

Klasik iktisadın temel varsayımlarının başında, ekonominin her zaman ve kendiliğinden 'tam istihdam' üretim düzeyinde dengede olduğu inancı gelir. Bu sistemde ücretler ve fiyatlar hem aşağı hem de yukarı yönde tamamen esnektir. Nominal ücretlerin ve fiyatlar genel düzeyinin esnekliği sayesinde, iş gücü piyasasında arz ve talep sürekli dengelenir ve kalıcı işsizlik imkansız hale gelir. Klasiklerin bir diğer önemli dayanağı Fransız iktisatçı Jean-Baptiste Say tarafından ortaya atılan 'Her arz kendi talebini yaratır' (Say Yasası) ilkesidir. Bu ilkeye göre, üretim süreci aynı zamanda bu üretimi satın alacak geliri de yarattığından, ekonomide genel bir aşırı üretim veya yetersiz talep krizi yaşanması mümkün değildir.

Klasik sistemde para 'nötr' (yansız) kabul edilir. Para, sadece mübadele (işlem) kolaylığı sağlayan bir araçtır; reel üretim, istihdam ve büyüme üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Parasal değişkenlerin reel değişkenleri etkileyememesi durumuna 'klasik dikotomi' adı verilir. Devletin ekonomideki rolü son derece sınırlı tutulmuştur. Devletin yalnızca adalet, diplomasi, iç ve dış güvenlik gibi temel kamusal hizmetleri yerine getirmesi, ekonomik hayata müdahale etmemesi, denk bütçe politikası izlemesi ve olağanüstü durumlar (savaş vb.) dışında kesinlikle borçlanmaması gerektiği savunulur.

3Klasik İktisatta Denge, Üretim ve Miktar Teorisi

Klasik modelde, kısa dönemde üretim düzeyini (Y) belirleyen temel değişken iş gücü (emek) miktarıdır. Kısa dönem üretim fonksiyonu Y = F(K, T, L) şeklinde formüle edilir. Burada sermaye stoku (K) ve teknoloji düzeyi (T) kısa dönemde sabit kabul edildiğinden, hasıla düzeyi doğrudan istihdam edilen emek miktarına (L) bağlıdır. Üretim fonksiyonu, emeğin istihdamı arttıkça marjinal verimliliğinin azalacağını ifade eden 'azalan verimler kanununa' tabidir. Emek piyasasında denge, reel ücretlerin (W/P) aşağı ve yukarı yönlü tam esnekliği sayesinde sürekli olarak tam istihdam düzeyinde sağlanır.

Klasik iktisadın para ve toplam talep ilişkisini açıklayan temel yaklaşımı, Amerikalı iktisatçı Irving Fisher tarafından matematikselleştirilen 'Paranın Miktar Teorisi'dir. Değişim (mübadele) denklemi M.V = P.Y (veya M.V = P.T) şeklinde ifade edilir. Burada M para miktarını, V paranın gelir dolaşım hızını, P fiyatlar genel düzeyini ve Y reel millî hasılayı temsil eder. Klasik varsayımlara göre paranın dolaşım hızı (V) kurumsal ve teknolojik faktörlerce belirlendiği için sabittir; reel hasıla (Y) ise kısa dönemde tam istihdam düzeyinde sabittir.

Bu sabitlikler altında, para arzındaki (M) oransal artışlar, reel değişkenleri etkilemeden doğrudan ve aynı oranda fiyatlar genel düzeyine (P) yansır. Miktar teorisi, klasik toplam talep (AD) eğrisinin negatif eğimli olmasını açıklar. Para miktarı sabitken, fiyatlar genel düzeyi ile reel hasıla arasında ters yönlü bir ilişki mevcuttur. Klasik modelde toplam arz (AS) eğrisi, ekonominin sürekli tam istihdamda olması nedeniyle reel hasıla eksenine dik (dikey) bir doğru şeklindedir. Dolayısıyla, toplam talepteki (AD) kaymalar reel üretimi ve istihdamı değiştiremez, sadece fiyat düzeyini etkiler.

4Keynesyen Makro İktisat ve Varsayımları

Keynesyen makroekonomik yaklaşım, 1929 yılında başlayan ve tüm dünyayı sarsan Büyük Buhran'ın (Dünya Ekonomik Bunalımı) klasik teorinin varsayımlarıyla açıklanamaması üzerine doğmuştur. İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes, 1936 yılında yayımladığı 'İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi' adlı çığır açıcı eseriyle modern makroekonominin temellerini atmıştır. Keynes, klasiklerin 'piyasanın kendi kendini her zaman tam istihdamda dengeleyeceği' yönündeki iyimser tezini reddetmiş, ekonomilerin uzun süreler boyunca yüksek işsizlik ve düşük üretim düzeyinde (eksik istihdam dengesinde) takılıp kalabileceğini savunmuştur.

Keynesyen iktisadın temel varsayımları klasiklerin tam tersi yönündedir. İlk olarak, ekonomide nominal ücretler ve fiyatlar, özellikle aşağı doğru esnek değildir. Sendikal haklar, toplu sözleşmeler ve asgari ücret yasaları gibi kurumsal yapılar ücretlerin düşmesini engeller. Bu durum, talep yetersizliği yaşandığında piyasaların kendiliğinden temizlenememesine ve kalıcı (kronik) işsizliğe yol açar. İkinci olarak, Keynes 'Her talep kendi arzını yaratır' ilkesini benimsemiştir. Ekonomide üretimin ve istihdamın düzeyini belirleyen ana unsur, üreticilerin satmayı bekledikleri mal ve hizmet miktarına yönelik olan 'efektif talep' (toplam harcamalar) düzeyidir.

Keynesyen teoride para sadece klasiklerin iddia ettiği gibi işlem (mübadele) amacıyla talep edilmez; bireyler parayı işlem, ihtiyat ve spekülasyon (faiz oranlarındaki değişimlerden kazanç sağlama) amaçlarıyla da talep ederler. Bu nedenle para nötr değildir; para arzındaki değişimler faiz oranlarını, yatırımları ve dolayısıyla reel hasıla ile istihdamı doğrudan etkiler. Piyasa mekanizmasının kendiliğinden tam istihdamı sağlayamaması nedeniyle, durgunluk dönemlerinde devletin bütçe açığı verme pahasına 'genişletici maliye politikaları' (kamu harcamalarını artırma, vergileri azaltma) uygulayarak ekonomiye aktif bir şekilde müdahale etmesi gerektiği savunulur.

5Keynesyen Modelde Tüketim, Tasarruf ve Denge Hasılası

Keynesyen iki sektörlü (hanehalkı ve firmalar) basit ekonomik modelde toplam harcamalar tüketim (C) ve yatırım (I) harcamalarından oluşur. Temel millî gelir özdeşliği Y = C + I = C + S şeklindedir. Keynes'in 'Mutlak Gelir Hipotezi'ne göre, cari dönem tüketim harcamaları doğrudan cari harcanabilir gelirin (Yd) bir fonksiyonudur. Tüketim fonksiyonu C = C0 + cY şeklinde yazılır. Burada C0, gelirden bağımsız olarak hayatta kalabilmek için yapılması zorunlu olan 'otonom tüketim' harcamasını; 'c' ise gelirden meydana gelen bir birimlik artışın ne kadarının tüketime harcanacağını gösteren 'marjinal tüketim eğilimi'ni (MPC) ifade eder.

Keynes'in 'Temel Psikolojik Kanun' olarak adlandırdığı ilkeye göre, gelir arttıkça tüketim de artar ancak tüketimdeki artış gelirdeki artıştan daha az olur (0 < c < 1). Gelirin tüketilmeyen kısmı tasarruf edildiğinden, tasarruf fonksiyonu tüketim fonksiyonundan türetilir: S = -C0 + (1-c)Y. Burada (1-c) değeri 'marjinal tasarruf eğilimi'ni (s) temsil eder ve c + s = 1 eşitliği geçerlidir. Kısa dönemli ampirik çalışmalar gelir arttıkça ortalama tüketim eğiliminin (C/Y) azaldığını gösterirken, Simon Kuznets'in uzun dönemli çalışmaları bu oranın sabit kaldığını ortaya koymuştur; bu çelişkiye iktisat literatüründe 'tüketim bulmacası' denir.

Dışa açık ve devletin dahil olduğu gelişmiş bir makroekonomik modelde genel denge ise Y = C + I + G + (X - M) eşitliğiyle gösterilir. Burada G kamu harcamalarını, X ihracatı, M ithalatı ve (X - M) net ihracatı temsil eder. Keynesyen analizde, ekonominin eksik istihdam dengesinden (durgunluktan) kurtulabilmesi için otonom harcamaların, özellikle de devletin doğrudan kontrol edebildiği kamu harcamalarının (G) artırılması hayati bir öneme sahiptir. Devlet harcamalarındaki artış, çarpan (çoğaltan) etkisi yaratarak millî gelirde kendisinden daha büyük miktarda bir artış meydana getirir.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250