Bugün sizlerle ekonomi ve çevre arasındaki o çok sıkı ve bir o kadar da karmaşık ilişkiyi konuşacağız. Aslında ikisi birbirine öyle bir bağlı ki, biri olmadan diğerini düşünmek neredeyse imkansız. Günümüzde doğal çevreden ekonomiye geçiş müthiş bir hız kazandı. Nüfusumuz artıyor, tüketimimiz ve tabii ki enerji ihtiyacımız katlanarak büyüyor. Doğal kaynakları kullanıp duruyoruz, üretim yapıyoruz ama bunun da bir bedeli var tabii ki; çevre kirliliği artıyor ve yenilenemeyen kaynaklarımız gözümüzün önünde tükeniyor. Ülkelerin gelişmişlik düzeyine baktığımızda bu tablonun değiştiğini görüyoruz. Gelişmekte olan ülkeler kalkınabilmek için doğal kaynakları çok daha fazla tüketiyorlar. Bu ülkelerde tarım gibi birincil faaliyetler baskın ve nüfusun çoğunluğu bu sektörde çalışıyor. Sanayi devriminden sonra, özellikle yirminci ve yirmi birinci yüzyıllarda doğa ne yazık ki ekonomik büyüme için sadece bir hammadde kaynağı olarak görüldü. Yaşam standartlarımız yükseldi, nüfus arttı ama insanın doğadan sürekli hammadde alması bir yere kadar sürdürülebildi. Artık toprak, su ve hava öyle bir zarar gördü ki, bu durum hepimizin varlığını tehdit eder noktaya geldi. Peki bu çevre sorunları neden uluslararası bir boyut kazandı hiç düşündünüz mü? Aslında ekolojik, ekonomik ve siyasal olmak üzere üç ana nedenden bahsedebiliriz. Tarih boyunca insanla doğa arasındaki ilişkinin temelini hep geçim şeklimiz ve ekonomimiz belirledi. Eskiden toplayıcı ve avcıyken toprakla tanıştık, tarıma başladık. Sanayi devrimiyle birlikte işin içine inorganik enerji girdi ve doğa üzerindeki o büyük tahribat başladı. İşte tam da bu yüzden, bin dokuz yüz seksenlerden sonra sürdürülebilir kalkınma dediğimiz o önemli kavram hayatımıza girdi. Amacımız ekonomik büyüme ile çevreyi barıştırmak. Çevreyi korumadan kalkınamayız çünkü kaynaklarımız sınırlı ve onları çok akıllıca kullanmak zorundayız. Bin dokuz yüz yetmiş iki yılındaki Stockholm Konferansı bu anlamda küresel bir dönüm noktası oldu. Gelecek kuşakların haklarını da gözeterek, savurganlıktan kaçınmamız gerekiyor. Tabii dünyada işler hep böyle ideal yürümüyor. Gelişmiş ülkeler enerji kaynaklarını paylaşmak için büyük bir mücadele veriyor. Mesela Orta Doğu tam da bu yüzden hegemonya mücadelelerinin merkezinde yer alıyor çünkü dünya petrolünün kalbi orada atıyor. Ülkelerin gelişmişliğini ölçerken kişi başına düşen milli gelire, enerji tüketimine ve ihracat oranlarına bakıyoruz. Geleneksel olarak kullanılan Gayri Safi Milli Hasıla artışı maalesef genelde çevreye zarar veriyor. Bu yüzden artık Beşeri Kalkınma Endeksi gibi daha çevreci ve insani göstergeler konuşuluyor. Çevre sorunlarının arkasında yatan temel etkenlere baktığımızda karşımıza sanayileşme, hammadde çıkarımı, kentleşme ve hızlı nüfus artışı çıkıyor. Enerji üretimi, madencilik, petrokimya ve demir çelik sanayi doğaya en çok zarar veren alanlar arasında. Plansız sanayileşme havamızı, suyumuzu zehirliyor. Fosil yakıtlar, atık piller ve ağır metaller su kaynaklarımıza karışarak ekosistemleri mahvediyor. Tarımda da yanlış ilaçlama ve yanlış sulama yöntemleri topraklarımızı tuzlandırıyor ve verimsizleştiriyor. Hızlı nüfus artışı ve çarpık kentleşme ne yazık ki en verimli tarım arazilerimizi bile betonlaştırıyor. Ormanlarımıza geldiğimizde durum pek iç açıcı değil. Ormanlar kendilerini yenileyebiliyor belki ama tüketim o kadar hızlı ki ciddi bir tahribat yaşıyoruz. Yok olan bir orman eski ekolojik zenginliğine asla tam olarak kavuşamıyor. Madencilik faaliyetleri ise devasa alanları yerinden oynatıyor, toprak ve bitki örtüsünü tamamen yok ediyor. GAP gibi büyük projeler bölge kalkınmasına elbette destek oluyor ama Çoruh Vadisi'ndeki barajlar gibi bazı dev projeler de tarihi değerlerimizi su altında bırakabiliyor, doğa turizmine ve turizm aktivitelerine zarar verebiliyor. Yani kısacası, ekonomik kalkınma ile doğayı korumak arasında çok hassas bir denge kurmak zorundayız.