Merhabalar arkadaşlar. Bugün sizlerle ekonomik faaliyetlerde kullanılan fosil yakıtlar ve çevre ilişkisini konuşacağız. Bildiğiniz gibi enerji, hayatımızı sürdürmemiz ve ekonomik kalkınmamız için olmazsa olmaz bir unsur. Ancak bu gücü doğru kullanamazsak dünyamız için büyük tehditler ortaya çıkıyor. Milyonlarca yıllık süreçte bitki ve hayvan kalıntılarının yüksek basınç ve sıcaklıkla fosilleşmesi sonucu oluşan kömür, petrol ve doğalgaz gibi yakıtlar, bugün küresel enerji talebinin çok büyük bir kısmını karşılıyor. Tabii hızlı nüfus artışı, sanayileşme ve şehirleşme enerjiye olan ihtiyacımızı her geçen gün daha da artırıyor. Fosil yakıtların çıkarılmasından tüketilmesine kadar her aşaması ekosisteme zarar veriyor. Hava, su, toprak kirliliği ve hatta radyoaktif kirlilik gibi sorunlarla karşı karşıyayız. Örneğin ülkemizde kömür ve diğer enerji kaynaklı sera gazı emisyonları yıllar içinde ciddi bir artış gösterdi. Bu yüzden daha temiz enerji kaynaklarına yönelmek artık bir zorunluluk haline geldi. Tarihe baktığımızda kömür, Endüstri Devrimi'ni tetikleyen en önemli güç olmuştu. Türkiye'de de taşkömürü üretiminin merkezi Batı Karadeniz'deki rezerv alanıdır. Ancak kömür madenciliği ve termik santraller doğaya oldukça zararlı. Üretim sırasında ortaya çıkan molozlar ekolojik dengeyi bozarken, termik santrallerin bacalarından yayılan zehirli gazlar asit yağmurlarına, ormanların kurumasına ve hatta besin zincirimizi tehdit eden radyoaktif elementlerin açığa çıkmasına yol açabiliyor. Gelelim petrole. Petrol, 1900'lerden sonraki teknolojik gelişmelerle birlikte siyasi ve ekonomik anlamda dünyanın kaderini belirleyen bir güce ulaştı. Kömüre göre en büyük avantajı taşınırken ağırlık kaybetmemesiydi. Ancak petrolün de çıkarılması ve taşınması büyük riskler barındırıyor. Bildiğiniz gibi geçmişte Meksika Körfezi'nde yaşanan dev petrol sızıntısı gibi kazalar büyük ekolojik felaketlere sebep olabiliyor. Üstelik petrol ve doğalgaz rezervlerinin büyük kısmının Orta Doğu ve Rusya'da olması, ülkeler arası siyasi kriz ve tedarik kesintisi riskini hep canlı tutuyor. Son yıllarda sıkça duyduğumuz kaya gazı ise ana kayanın gözeneklerinde sıkışıp kalmış bir doğalgaz türü. Bunu çıkarabilmek için hidrolik çatlatma dediğimiz, yüksek basınçlı su ve kimyasalların kullanıldığı bir yöntem uygulanıyor. Tabii bu durum içme suyu kaynaklarını kirletme riski taşıdığı için bazı ülkelerde tamamen yasaklandı. Türkiye'de de TPAO öncülüğünde Diyarbakır, Erzurum ve Trakya gibi bölgelerde arama çalışmaları titizlikle yürütülüyor. Son olarak doğalgaza bakalım. Kömür ve petrole kıyasla çevreye daha az zarar verdiği için bugün doğalgaz kullanımı epey teşvik ediliyor. Ancak Türkiye olarak ne yazık ki doğalgazda yüzde doksan yedi aşan bir oranla dışa bağımlıyız. İhtiyacımızın çok küçük bir kısmını kendimiz karşılayabildiğimiz için Rusya, Azerbaycan, İran gibi ülkelerden boru hatları ve LNG yoluyla gaz tedarik ediyoruz. Tükettiğimiz gazın da yarısını elektrik üretiminde, geri kalanını ise sanayi ve konutlarda kullanıyoruz. Özetle, enerji kaynaklarını akıllıca yönetmek, çevreye duyarlı politikalar izlemek ve dışa bağımlılığı azaltmak geleceğimiz için hayati bir önem taşıyor.