Merhaba arkadaşlar, bugün coğrafya ve ekonomi ilişkisini, zaman içinde bu iki alanın birbirini nasıl etkilediğini ve farklı düşünce akımlarının bu ilişkiye nasıl yaklaştığını konuşacağız. Hazırsanız başlayalım. Öncelikle bir bölgenin kalkınmasında ve dünyayla bütünleşmesinde ulaşımın ne kadar hayati olduğunu hepimiz biliyoruz. Gelişmiş ülkeler; karayolu, havayolu, denizyolu ve boru hatları sayesinde ekonomik olarak hep bir adım önde. Tarih boyunca insanlar geçimlerini sağlamak için çeşitli modeller geliştirmiş ama zamanla gelirlerin yeterliliği konusunda daha stratejik adımlar atılmış. Mesela Almanya’da geçmişte piyasa mekanizmaları gevşek bir hiyerarşiyle düzenlenmiş ve tüketicilere en düşük kâr marjıyla hammadde sunulması hedeflenmiş. Zamanla Alman yer teorisyenlerinden sonra Anglo-Amerikan coğrafyacılar, malların doğrudan tüketiciye ulaşmasını savunmuşlar. Bu noktada August Lösch, coğrafyanın ekonomi teorisi için vazgeçilmez olduğunu iki önemli nedenle kanıtlamış. Birincisi, farklı mekanlarda farklı ekonomilerin ortaya çıkması yani farklılaşma; ikincisi ise mekanın ekonomi teorisini zenginleştirmesi. Lösch, tam rekabetin imkansız olduğunu, kusursuz rekabetin hakim olduğunu ve devletin piyasa başarısızlıklarına müdahale etmesi gerektiğini savunmuştur. Yetmişli yıllara geldiğimizde karşımıza politik ekonomi yaklaşımı çıkıyor. Bu dönemde konum teorisi biraz geride bırakılmış ve kapitalist düzenin yarattığı eşitsizlikler incelenmeye başlanmış. Dünyamız Fordizm’den post-Fordizm’e ve neoliberalizme geçerken, coğrafyacılar da kapitalizmin direncini anlamaya çalışmışlar. Doksanlı yıllardan sonra ise sosyalizmin sınırları ve yapısalcılıktaki hayal kırıklıklarıyla birlikte kültürel dönüş süreci başlamış. Artık ekonominin sadece kapitalist süreçlerden ibaret olmadığı; ev işçiliği, kayıt dışı ekonomi ve işçi kooperatiflerinin de sistemin merkezinde yer aldığı fark edilmiş. Aktör-ağ teorisiyle birlikte, insanları birbirine bağlayan ağların mekansal ölçeği belirlemede ne kadar kritik olduğu anlaşılmış. Aynı dönemde feminist yaklaşımlar da ekonomik coğrafyada oldukça güç kazandı. Feminist ekonomistler, geleneksel ekonominin görünmez kıldığı ev içi emek gibi devasa katkıların altını çizdiler. Kadınların günlük iş yaşamındaki ve ev içindeki rolleri erkeklerden farklı olduğu gibi; ırk, yaş ve cinsellik gibi kesişen sosyal etkenler de ekonomik eylemleri doğrudan etkiliyor. Doksanlarda coğrafi ekonomistler de sahneye çıktı. Paul Krugman’ın modelleriyle, ölçek ekonomisine sahip şirketlerin tekelci rekabet içinde olduğu ve taşıma maliyetlerine bağlı olarak yığılmalar oluştuğu incelendi. Jeffrey Sachs ise fiziki coğrafyanın, yani tropikal iklimlerin ya da deniz yollarına uzaklığın refah üzerindeki kısıtlayıcı etkisini kanıtladı. Yani piyasa mekanizmaları her zaman herkese eşit bir oyun alanı sunmuyor. İşte tam bu noktada, iktisatçılarla coğrafyacılar arasında bazı metodolojik çatışmalar da yaşandı. İktisatçılar matematiksel ve tümdengelimli modelleri savunurken, coğrafyacılar kapitalizmin sürekli bir dengesizlik ve çatışma hali olduğunu, bu yüzden diyalektik mekanizmaların dikkate alınması gerektiğini öne sürdüler. Ancak günümüzde, farklı disiplinlerin bir araya geldiği ticaret bölgeleri sayesinde bu iki alanın iletişim kurabileceği ve karşılıklı öğrenmeyle bilgi üretimini güçlendireceği kabul ediliyor. Yani kapitalizmin mekansal dinamiklerini anlamak ve eşitsizlikleri gidermek için tek bir yaklaşıma bağlı kalmadan, disiplinler arası bir bakış açısıyla hareket etmemiz gerekiyor.