Merhabalar arkadaşlar. Bugün sizlerle ekonomik coğrafya açısından büyük bir öneme sahip olan orman ve çevre ilişkisini konuşacağız. Biliyorsunuz ormancılık faaliyetlerinin bir bölgede ekonomik olarak sürdürülebilmesi için öncelikle uygun iklim ve toprak şartlarına ihtiyaç var. Ancak ne yazık ki artan nüfusumuz, bilinçsiz tüketimimiz ve çeşitli beşeri faaliyetler yüzünden geçmişteki o devasa deniz ormanları büyük zarar gördü ve dünyamızda ormansızlaşma süreci ne yazık ki çok hızlandı. Bugün dünyamıza baktığımızda yaklaşık bir buçuk milyarı dokunulmamış, balta girmemiş alanlar olmak üzere toplam dört milyar hektar orman görüyoruz. Fakat korkunç olan şu ki, bin dokuz yüz elli ile iki bin on iki yılları arasında maalesef mevcut ormanlarımızın tam yarısını kaybettik. Özellikle tropikal yağmur ormanları ekolojik denge ve biyoçeşitlilik için hayati önemde. Dünya yüzeyinin sadece yüzde yedi buçukunu kaplasalar da, bildiğiniz gibi yeryüzündeki tüm bitki ve hayvan türlerinin yüzde seksenine ev sahipliği yapıyorlar. Bu ormanların iklimi düzenleyerek sağladığı ekolojik katkı trilyonlarca dolarla ifade ediliyor. Peki ormancılığın ekonomiye katkısı derken neyi kastediyoruz? Bunları ikiye ayırabiliriz. Birincisi para ile ölçülebilenler; yani odun ürünleri, reçine, defne yaprağı gibi tali ürünler, sanayiye ve turizme sağlanan hammaddeler. İkincisi ise para ile ölçülemeyen ama ekosistem için paha biçilemez olanlar; iklimi korumak, erozyonu engellemek, barajların ömrünü uzatmak ve insan sağlığına iyi gelmek gibi. Gelin biraz da ormanların toprak, su ve iklimle olan ilişkisine bakalım. Ormanları toprak, su ve havayla bir bütün olarak düşünmeliyiz. Mesela erozyon meselesi ülkemiz için çok kritik. Araştırmalar gösteriyor ki çıplak alanlarda yağmur suyunun yüzde elli altısı yüzey akışına geçip toprağı süpürüp götürürken, ormanlık alanda bu oran sadece yüzde on sekizde kalıyor. Kalan su toprağa sızarak yeraltı kaynaklarımızı besliyor. Avrupa'da yirmi yılda görülen erozyon bizim ülkemizde maalesef bir yılda gerçekleşiyor, bu da ülkemizdeki bitki örtüsü tahribatının ne kadar büyük olduğunu gösteriyor bize. Ayrıca ormanlar suyun kalitesini de korur; yaprakları ve gövdesiyle yağmur damlalarının toprağa balyoz gibi çarparak erozyon yaratmasını engeller, orman içinden gelen sular tertemizdir. İklim açısından da ormanlar fotosentezle oksijen üretip karbondioksiti yutarak küresel ısınmayı yavaşlatan en büyük yutak alanlarımızdır. Dünya orman varlığına baktığımızda karasal alanın yüzde otuz birini oluşturduğunu görüyoruz. En çok ormana sahip kıtalar sırasıyla Avrupa, Kuzey ve Orta Amerika ile Afrika. Ülke bazında ise Rusya, Brezilya, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin dünya ormanlarının yarısına sahip en zengin ülkeler arasında yer alıyor. Tabii orman denince biyoçeşitliliği ve insan sağlığını unutmamak lazım. Genetik, tür ve ekosistem çeşitliliği olarak üç gruba ayırdığımız bu zenginliği korumak zorundayız. Gelecekte yaşanabilecek gıda ve su krizlerine karşı bu genetik kaynaklar elimizdeki en büyük stratejik kozumuz olacak. Korumayı iki şekilde yapıyoruz; doğal ortamında yani in-situ, ya da gen bankaları gibi doğal ortamı dışında yani ex-situ koruma. Tabii ki ikisini birlikte yürütmeliyiz. Son olarak modern hayatın stresi, gürültüsü ve hava kirliliği malumunuz hepimizi bunaltıyor. İşte bu noktada kent insanı ormanlık rekreasyon alanlarına koşuyor. Zaten uzmanlar diyor ki, sağlıklı bir ekonomiye ve topluma sahip olmak için bir ülkenin topraklarının en az yüzde otuzunun ormanla kaplı olması şart. Kısacası ormanlar, özellikle tarım toplumlarında halk için adeta ekolojik ve ekonomik bir sigorta poliçesidir diyebiliriz.