Bugün sizlerle gelişen ve değişen dünyada ekonomik coğrafya açısından çevrenin durumunu konuşacağız. Bildiğiniz gibi dünya inanılmaz bir hızla değişiyor ve bu durum en çok Batılı ülkelerde göze çarpıyor. Gelişmekte olan ya da geri kalmış ülkelerde ise Batı'nın etkisi her geçen gün daha da artıyor. Aslında bu modernleşme sürecinin arkasında pozitivist felsefe yatıyor. Bu düşünce yapısı tamamen insanı merkeze alıyor ve insanın akla dayalı üstün gücünü ön plana çıkarıyor. İnsan aklı bir yandan harika gelişmeler sağlarken, diğer yandan ne yazık ki çevreye büyük zarar veriyor ve küresel çevre problemlerini tetikliyor. İşin en üzücü tarafı, geçmişte çevrenin bozulması ve kirletilmesi pek de önemelenmeyen, ikincil bir olgu olarak görülmüş olması. Batılı ve gelişmiş ülkelere baktığımızda, modernleşme adına farklı yollar izleseler bile iş menfaate geldiğinde hepsinin benzer yaklaşımlar sergilediğini görüyoruz. Yönetim biçimleri ne kadar değişirse değişsin, sömürüye dayalı olarak doğal çevreye bakış açıları hiç değişmedi. Dünyanın doğal ve beşeri kaynaklarını ellerinde tutarak çevreyi kendi çıkarları doğrultusunda kontrol ediyorlar. Özellikle sömürgelerinde kendi halkları yaşamadığı için oraları sadece birer para kazanma kapısı olarak görüyorlar. Sanayileşmiş ülkeler atıklarını Asya ve Afrika topraklarına bırakıyor, hatta oralara gömüyor ve nükleer denemeler yapıyorlar. Bu da toprakların, yeraltı sularının ve okyanusların kirlenmesine, yani büyük bir çevre katliamına yol açıyor. Günümüzdeki ekonomik düzene baktığımızda kapitalist projelerin her zaman ağır bastığını görüyoruz. Sömüren devletler bu sistem sayesinde çok uzak ülkelerde önce ekonomi yoluyla var oluyor, ardından siyasi ve askeri etkilerini genişletiyorlar. Sosyalist düzen ise her ne kadar farklı iddialarla ortaya çıkmış olsa da sömürü bakımından kapitalist sistemden pek farklı değil. Sonuçta her iki sistemde de temel amaç ekonomik kaynakları tüketmek ve çevre unsurunu tamamen göz ardı etmek. Haliyle toplumlar mutsuz oluyor, beklentileri karşılanmıyor ve çevre hızla yok oluyor. Zamanla sömürülen ülkelerde yaşanan bu değişim doğal kaynakları da bitiriyor. Gelişmiş devletler kendi yaşam biçimlerini dayatarak bu toplumları yavaş yavaş dönüştürüyorlar. Öyle ki bir süre sonra sömürülen toplumun bazı kesimleri de sömürgeciler gibi düşünmeye başlıyor ve o modern hayata ayak uyduruyor. İşte bu süreçte çevre bilinci zayıflıyor, korumacı anlayış terk ediliyor ve doğa hiç umursanmadan tüketilmeye başlanıyor. Tabii sanayileşmenin ilk yıllarında çevre tamamen unutulmuştu ama artık çevreyi koruyarak ekonomik gelişme sağlamanın çok daha önemli olduğu anlaşılmaya başlandı. Özellikle kapitalist ülkeler önce kendi içlerindeki çevre sorunlarını ele aldılar ve sanayiden elde ettikleri güçle bu çalışmalara maddi kaynak aktardılar. Batılı ülkeler ve Japonya bu konuda epey yol kat etti. Bugün uluslararası birlikler çevre konusunda çeşitli politikalar geliştiriyor, zarar veren üyelerine ağır cezalar vererek ekolojik modeli teşvik ediyor. Ancak önümüzde hala çok büyük tehlikeler var. Bugün yaşadığımız iklim krizlerinin ve doğal afetlerin arkasında yine insanın o bencil rolü var. Sanayi, tarım, ulaşım gibi faaliyetlerle ekolojik dengeyi altüst ettik. Atmosferin yapısı bozuldu, küresel iklim değişti, kuraklık arttı, buzullar eriyor ve birçok canlı türü yok oluyor. Fosil yakıtlar ve kimyasallar yüzünden ozon tabakası inceldi, zararlı güneş ışınları dünyamıza ulaşıyor. Bu durum sağlığımızı ve tarımsal üretimimizi doğrudan tehdit ediyor. Zaten bu tehlikenin farkına varıldığı için yıllar önce Montreal Protokolü imzalandı ama hala yapmamız gereken çok şey var.