Uygarlıklar çok eski varlıklardır ve günümüzde yaklaşık altı bin yıla varan bir uygarlık tarihinden söz edilmektedir. İlk uygarlıklar, Neolitik dönemi takip eden, yerleşik tarımın gerçekleşmesi ve şehir devrimiyle sonuçlanan tarih döneminde Mezopotamya ve Mısır’da ortaya çıkmıştır. Yaklaşık olarak aynı dönemlerde Çin, Hindistan ve çok daha sonraları Amerika kıtası yerli uygarlıkları da bağımsız bir şekilde zuhur etmiştir.
Tarihsel süreçte İran, Anadolu, Fenike ve Yunan gibi eski çağ uygarlık tecrübeleri eklenmiş, daha sonraki dönemlerde ise Hıristiyanlık, İslam, Ortodoks ve Uzak Doğu gibi dini biçimlendirmelerin tesiri altında yeni uygarlıklar tarihe dahil olmuştur. Bu zengin çeşitliliğe rağmen uygarlık tarihinin bir bütün olarak incelenmesi ve bir disiplin haline gelmesi oldukça yenidir.
Uygarlık kavramı çağdaş anlamını 19. yüzyıl başlarından itibaren kazanmış ve çalışma alanı haline gelmiştir. Bu dönemden itibaren batı dillerinde uygarlık kavramının yerleşmesi, geride bırakılan premodern evre ve öteki toplumlar karşısında kendini tanımlama çabalarıyla doğrudan ilintilidir.
Modern uygarlık, bir dizi tarihi, siyasi ve toplumsal gelişmenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu tarihi olayların başında 1453 yılında İstanbul’un Türkler tarafından fethi gelmektedir. İstanbul’un Fethi, sadece bir şehrin el değiştirmesinden öte, Akdeniz eksenli eski dünya ilişkiler sistemini radikal bir biçimde dönüştüren tarihi bir eşiktir.
İstanbul’un Fethi ile ilk kez güçlü bir siyasi merkez, kendi uygarlık çevresinin dışındaki güçler tarafından ele geçirilmiş ve geleneksel uygarlık sınırları Batı uygarlığının iç bölgelerine taşınmıştır. İtalya'nın şehir devletlerinin Akdeniz'de kurduğu ticari ve askeri üstünlük yerini Osmanlı İmparatorluk güçlerine bırakmıştır.
Osmanlıların doğu ticaret yolları üzerinde tam bir hakimiyet kurması, Avrupalı güçleri ciddi bir ekonomik sıkışmaya sürüklemiştir. Henri Pirenne'nin belirttiği gibi Hristiyan tüccarların Akdeniz'de ticaret yapamaz hale gelmesi, Batı'da Doğu'ya ulaşmak için yeni arayışları ve deniz aşırı girişimleri tetiklemiştir.
Akdeniz'deki Osmanlı hakimiyetine karşı Avrupa'daki sıkışma iki yönlü girişimi tetiklemiştir. Birincisi, Portekizlilerin Afrika kıtasını dolaşarak Doğu'ya ulaşma çabasıdır ve 1497'de Vasco da Gama'nın Ümit Burnu'nu dolaşmasıyla sonuçlanmıştır. İkincisi ise dünyanın yuvarlaklığı fikrine dayanarak batıya doğru gidip doğu ülkelerine ulaşma çabasıdır ve Kristof Kolomb'un 1492'de Amerika Kıtası'nı keşfetmesiyle neticelenmiştir.
Amerika Kıtası'nın keşfi, Batı'da modern, siyasi ve iktisadi gelişmenin arkasındaki ilk muharrik güç kaynağını oluşturmuştur. Bu kıtanın zenginliklerinin Avrupa'ya nakledilmesi, Orta Çağ'ın feodal düzeninin çözülmesine ve Batı'daki ekonomik sıkışmanın aşılmasına zemin hazırlamıştır.
Avrupalılar ilk başta şaşkınlık ve yanılgı yaşasa da, kısa sürede Aztek ve İnka gibi yerli uygarlıkları sömürgeleştirmiştir. Kristof Kolomb'un günlüklerinde yerlilerin uysal ve silahsız olduğu vurgulanmış, bu durum 19. yüzyılın 'medeniyet götürme' söyleminin ilk somut izlerini oluşturmuştur.
Avrupalılar için Eski Çağ'daki Yunan tecrübesinden beri hep bir 'öteki' veya yabancı olagelmiştir. Yunanlılar kendileri dışındaki herkesi 'barbar' olarak adlandırmıştır. Yeni Çağ'da ise bu ötekilik kavramı iki düzlemde gelişmiştir: Birincisi Balkanlar ve Akdeniz'deki Türk ilerlemesi, ikincisi ise Amerika'nın keşfiyle karşılaşışan yeni coğrafya ve topluluklardır.
Yeni keşfedilen coğrafyalardaki topluluklar 'Yeni Öteki' olarak adlandırılmış ve çok hızlı bir şekilde sömürgeleştirilmiştir. Buna karşılık Mısır, Pers, İslam, Hint ve Çin gibi uygarlıklar ise Batı'nın 'Geleneksel Öteki' veya 'Eski Öteki' grubunu oluşturmuştur. Bu geleneksel ötekiler güçlü merkezi devlet geleneklerine, müreffeh şehirlere ve yüksek bir direnme gücüne sahip olduklarından, Avrupalılar üzerlerinde hemen hakimiyet kuramamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu, Hindistan ve Çin üzerinde Avrupalı hakimiyetinin tesisi ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru ve uzun mücadeleler sonucunda mümkün olabilmiştir. Bu durum geleneksel ötekilerin direncini ve tarihselliğini göstermektedir.
18. yüzyıl Batı Avrupa'da Aydınlanma Dönemi olarak adlandırılır. Aydınlanma, Orta Çağ düşüncesinden, kilisenin baskısından ve aristokrasiden kopuşu temsil eden eleştirel bir düşünce hareketidir. Bireyi, akıl ve insan etkinliğini öne çıkaran bu dönem, keşiflerin getirdiği özgüvenle beslenmiştir.
Aydınlanma döneminde Batı dışı uygarlıklar (İslam veya Çin gibi), Batı'nın kendi içindeki kilise ve aristokrasiye karşı yürüttüğü siyasi çekişmelerde araçsallaştırılmıştır. Örneğin Montesquieu’nun Pers Mektupları'nda olduğu gibi, Avrupa'nın iç sorunları öteki üzerinden tartışmaya açılmıştır.
Bu süreç, insan tarihinin ve bilgisinin sistemleştirilmesi çabalarını (Ansiklopedi teşebbüsü gibi) doğurmuş, böylece farklı uygarlık tecrübeleri Batı'nın düşünce gündemine daha sistemli bir şekilde girmiştir.
19. yüzyıl başlarında modern toplum, devlet ve ekonomi kurumlaşmasını tamamlamış ve uygarlık kavramı bugünkü çağdaş anlamını kazanmıştır. Batı bu dönemde kendisini premodern evreye ve karşılaştığı diğer uygarlıklara karşı tanımlama ihtiyacı duymuştur.
19. yüzyıl Batı düşüncesinde insan tarihi, çizgisel ve tek yönde gelişen bir süreç olarak ele alınmış; bu anlayış 'Avrupa Merkezcilik' akımını doğurmuştur. Avrupa merkezcilik, Avrupa tarihini insanlığın merkezine koyarak sömürgeci müdahaleleri ve 'uygarlık götürme misyonunu' haklılaştırmaya hizmet etmiştir.
20. yüzyılın ortalarından itibaren (özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında) bu Avrupa merkezci yaklaşımlar eleştirilmeye başlanmıştır. Arnold Toynbee, Fernand Braudel, Marshall G. S. Hodgson ve Edward Said gibi isimlerin çalışmaları sayesinde şarkiyatçılık ve Avrupa merkezcilik sorgulanmış, dünya tarihinin birliği ve eleştirel/inşacı bir uygarlık tarihi anlayışı savunulmuştur.