Kierkegaard, ölüm olgusunun nesnel değil, subjektif (öznel) yolla kavranmasının önemini vurgulamıştır. Bu öznel kavrayışın, insana ahlaki bir görev bilinci aşıladığını ve ahlaki hareketler için biricik vesile olduğunu belirtmiştir.
Erikson'a göre yaşlılık döneminde benlik bütünlüğü ile umutsuzluk arasındaki çatışmayı başlatan ve ölümü yakın hissettiren temel somut olaylar; çocukların evden ayrılması, emeklilik süreci ve akran ölümleridir.
Yaşlı bireyler, yalnızlık hissini telafi etmek ve geride kalıcı bir iz bırakarak sembolik olarak ölümsüzleşmek için miras düzenlemeleri yapmakta, gençlere maddi/manevi destek olmakta ve hayır işlerine yönelmektedir.
Bilişsel kuramcılara göre ölüm kaygısı, bireyin ölüme yüklediği kontrol dışı, baş edilemez ve korkutucu gibi olumsuz atıflar, negatif düşünceler ve felaketleştirici genellemeler sonucunda yapay olarak artmaktadır.
Irvin Yalom ve diğer varoluşçu kuramcılar, insanın kaçamayacağı bir sonunun olması gerçeği ile var olma çabası (hiçlik ile varlık) arasındaki kaçınılmaz çatışmanın doğal bir sonucu olarak ölüm kaygısının doğduğunu savunurlar.
Dehşet Yönetim Teorisi'ne göre, ölümle ilgili bir uyarıcı veya mesajla karşılaşan (ölüm belirginliği yaşayan) bireyler, sembolik ölümsüzlük kazanmak amacıyla kendi iç gruplarına ve kültürel değerlerine daha sıkı bağlanırlar.
Bağımlı benlik kurgusuna sahip bireyler, ölüm belirginliği karşısında kendi varlıklarını koruma altına almak amacıyla aile bağlarına, yakın ilişkilerine ve ait oldukları kültürel gruplara karşı aşırı sahiplenici bir tutum sergilerler.