Sesli Özet
← Ünite 5

Ünite 5: Turizmde Bağımlılık ve Gelişme — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Turizmde Bağımlılık ve Gelişme. Sürdürülebilirlik kavramı ilk olarak literatürde 'sürdürülebilir kalkınma' biçiminde yer bulmuş, daha sonra turizm çalışmalarına uyarlanarak 'sürdürülebilir turizm' olarak ifade edilmiştir. Bu yaklaşım, doğal ve kültürel kaynakların gelecek nesillerin de ihtiyaçlarını karşılayabilecek biçimde, tahrip edilmeden ve dengeli bir şekilde kullanılmasını savunur. Sürdürülebilir turizm anlayışının en büyük katkısı, sadece teorik bir çerçeve çizmekle kalmayıp korumaya yönelik somut politika önerileri ve araçlar tanımlamış olmasıdır. Mowforth ve Munt'a göre sürdürülebilirliğin hayata geçirilmesinde kullanılan yedi temel araç bulunmaktadır. Bunlardan ilki, belirli bir bölgenin milli park veya koruma alanı ilan edilerek yasal güvenceye kavuşturulmasını içeren 'Bölgesel Koruma'dır. İkincisi, bir destinasyondaki işletme sayısı, büyüklüğü ve coğrafi yayılımı üzerinde düzenlemeler yapmayı öngören 'Sektörel Denetim'dir. Üçüncüsü, fiyatlandırma politikaları veya motorlu taşıt giriş-çıkış kısıtlamaları gibi yöntemlerle turist yoğunluğunu kontrol eden 'Ziyaretçi Yönetim Teknikleri'dir. Diğer araçlar ise kaynak kullanımını denetlemek amacıyla fayda-maliyet analizlerinden yararlanan 'Çevresel Etki Ölçümü'; bir bölgenin fiziksel ve sosyal açıdan kaldırabileceği maksimum turist sınırını belirleyen 'Taşıma Kapasitesi Hesaplamaları'; yerel halkın karar alma süreçlerine katılarak kendi taleplerini dile getirmesini sağlayan 'Danışma ve Katılım Teknikleri' ve son olarak, turizm bölgesindeki mevcut yapıyı korumaya yönelik davranış kurallarını önceden belirleyen 'Davranış Kuralları'dır. Bu yöntemlerin eş zamanlı ve çok yönlü uygulanması, turizmin ekonomik getirileri ile kültürel mirasın korunması arasında hayati bir denge kurar. Turizm gelişiminin yerel topluluklar üzerindeki sosyo-kültürel etkilerini dengelemek amacıyla Coltman, 'sosyal taşıma kapasitesi' kavramının önemini vurgulamaktadır. Sosyal taşıma kapasitesi, bir destinasyonda yaşayan yerel halkın, turizmin getirdiği değişimleri ve turist yoğunluğunu kendi sosyal yaşamlarında ciddi bir rahatsızlık duymadan tolere edebileceği üst sınırı ifade eder. Turizmin bu kapasite sınırları gözetilerek denetim altında tutulması, yerel halk için sağlanan ekonomik faydalar ile ortaya çıkan sosyal sorunların dengelenmesini sağlar. D'Amore ise turizm planlamasının yerel toplulukla uyum içinde yürütülebilmesi için dokuz maddelik kapsamlı bir rehber sunmuştur. Bu rehbere göre, yerel halk turizmin sosyoekonomik katkıları konusunda bilgilendirilmeli ve turizm gelişimi doğrudan yerli halkın belirlediği hedef ve önceliklere göre şekillendirilmelidir. Turizm sektörü kendi başına karar almak yerine, yerli halkın ne kadar değişim istediğine saygı duymalıdır. Ayrıca, destinasyonun tanıtım ve promosyon çalışmalarında yerel halk söz sahibi olmalıdır; çünkü bu promosyonlar bölgeye gelecek turist profilini ve sayılarını doğrudan etkiler. Planlama sürecinde yerli sermaye, yerel emek ve yerli girişimcilik desteklenerek turizm üzerindeki yerel kontrol güvence altına alınmalıdır. Turistik etkinlikler destinasyonun kendi tarihini, yaşam biçimini ve coğrafi kimliğini temsil eden özgün temalarla kurgulanmalı, yerel büyümeden kaynaklanabilecek olası sorunlar henüz turizm etkinlikleri başlamadan önce öngörülüp çözülmelidir. Ekonomik kalkınma ile kültürel koruma arasında kurulacak bu hassas denge, turizmin uzun vadeli başarısını ve kültürel değerlerin gelecek nesillere aktarılmasını garanti eder. Modern turizm sektöründe keskin bir uluslararası iş bölümü hakimdir. İspanya deniz ve güneşle, İsviçre kayak imkanlarıyla, İngiltere ise tarihiyle pazarlanırken; Asya, Afrika ve Pasifik ülkeleri 'geleneksel', 'otantik' ve 'egzotik' yönleriyle öne çıkarılmaktadır. Bu durum, turizmdeki otantiklik arayışının Oryantalist bir karaktere sahip olduğunu gösterir. Doğu ile Batı, ilkel ile modern, doğa ile kültür arasında kurulan ikili karşıtlıklar, turizm broşürlerinde ve turistlerin imgeleminde canlı bir şekilde yeniden üretilmektedir. Edward M. Bruner, Doğu Afrika turizm broşürlerini incelediği çalışmasında, yerel halkın zamansal olarak nasıl 'geriye itildiğini' gözler önüne serer. Batılı turiste egzotik bir Üçüncü Dünya ülkesinde tamamen yenileneceği bir tatil vaat edilirken, oradaki yerli halk sömürgecilik, modern teknoloji ve iktisadi gelişmelere rağmen hiç değişmemiş, tarih öncesi ve 'ilkel' bir seyir nesnesi gibi sunulmaktadır. Doğu'nun Batı'nın geçmişiyle özdeşleştirilmesi, Doğu'ya değişim ve dönüşümü yakıştıramayan hiyerarşik ve doğrusal bir zaman anlayışına dayanmaktadır. Antropolog Renato Rosaldo ise bu durumu 'emperyalist nostalji' kavramıyla açıklar. Emperyalist nostalji, bir toplumun yaşam biçimini değiştiren sömürgeci, misyoner veya etnografların (ve günümüzde turistlerin), o toplumun müdahale edilmeden önceki 'bozulmamış' haline özlem duyması paradoksuna dayanır. Bu nostalji masum değildir; yerel halkın maruz kaldığı tahakküm ve sömürü süreçlerini gizleme işlevi görür. Turistler gittikleri yerin turistleşmesinden ve otantikliğini kaybetmesinden şikayet ederken, aslında kendi dönüştürücü ve tüketici rollerini göz ardı etmektedirler. Günümüz turizminin en belirgin yapısal özelliklerinden biri küresel bir nitelik taşımasıdır. İletişim ve ulaşım teknolojilerindeki hızlı gelişmeler ve maliyetlerin düşmesi, dünyanın en ücra köşelerinin bile birer turizm destinasyonu haline gelmesini sağlamıştır. Küresel turizm pazarında bir yanda standart hizmet sunan çok uluslu büyük otel ve restoran zincirleri yer alırken, diğer yanda yerel halk tarafından işletilen, daha küçük ölçekli, sezonluk çalışan ve otantik ürünler sunan yerel işletmeler bulunmaktadır. Turizm sektörünün bir diğer temel özelliği ise sunduğu hizmetlerin ve turist profillerinin olağanüstü çeşitliliğidir. Geleneksel deniz-kum-güneş turizminin yanı sıra inanç turizmi, sağlık turizmi ve gastronomi turizmi gibi yeni alanlar gelişmiştir. Bu çeşitlilik, turistlerin eğitim, gelir ve yaş gruplarına göre değişen talepleriyle şekillenir. Turizm sektörü, turistlerin barınma, yeme-içme gibi yaşamsal ihtiyaçlarının yanında eğlence ve rekreasyon taleplerini de karşıladığından, bünyesinde tek bir çalışan tipi barındırmaz; şoförden kat görevlisine, aşçıdan rehbere kadar çok farklı vasıflara sahip iş gücünü istihdam eder. Sektörün işleyişini sınırlayan en önemli iki yapısal kısıt ise 'mevsimsellik' ve 'mekânsallık'tır. Turizm talebinin yılın belirli dönemlerinde (özellikle yaz aylarında) yoğunlaşması istihdam sürelerini doğrudan etkiler. Mekânsallık ise turizmin taşınamaz doğal ve kültürel kaynaklara bağlı olması anlamına gelir; bir fabrika gibi başka bir bölgeye taşınması imkansızdır. Bu iki kısıt, turizmde esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin ortaya çıkmasındaki en temel yapısal belirleyiciler olarak karşımıza çıkmaktadır. Turizm, makineleşme veya yapay zeka gibi unsurlarla ikame edilmesi oldukça güç olan, insan ilişkilerine dayalı son derece 'emek-yoğun' bir sektördür. İşletme biliminin 'insan kaynakları yönetimi' yaklaşımı turizm istihdamını verimlilik, ücretlendirme ve kariyer gelişimi gibi teknik açılardan ele alırken; sosyolojik 'emek çalışmaları' yaklaşımı sermaye-emek ilişkisi, emek sömürüsü ve kapitalist üretimin yarattığı eşitsizliklere odaklanır. Turizmde çalışanlar, hizmetin hem üretim hem de tüketim aşamasında doğrudan yer alırlar. Turizm istihdamını diğer sektörlerden ayıran en özgün yönlerden biri, emeğin 'duygusal' ve 'estetik' boyutudur. Çalışanlar, turistlerle doğrudan yüz yüze iletişim kurdukları için sadece fiziksel güçlerini değil, duygularını, güleryüzlerini ve kişisel sunum becerilerini de işe koşmak zorundadırlar. Bu durum, üretkenlik beklentisi ve otorite ilişkileriyle birleştiğinde çalışanlar üzerinde ciddi psikolojik etkiler yaratır. Küreselleşmeyle birlikte yaygınlaşan esnek uzmanlaşma modeli ise turizmde güvencesizliği, düşük ücretleri ve sendikasızlaşmayı beraberinde getirmiştir. Turizm istihdamı doğrudan, dolaylı ve uyarılmış istihdam olmak üzere üç düzeyde gerçekleşir. Doğrudan istihdam konaklama, yeme-içme ve eğlence gibi birincil turizm hizmetlerinde çalışanları kapsarken; dolaylı istihdam bu sektörü destekleyen ulaşım, gıda tedariki ve temizlik gibi alanları içerir. Uyarılmış istihdam ise turizmin yarattığı genel ekonomik canlanmanın diğer sektörlerde tetiklediği iş olanaklarıdır. Sektörün düzensiz, mevsimsel ve kayıt dışı yapısı nedeniyle turizm istihdamının net bir şekilde ölçülmesi oldukça zordur. Küreselleşme süreciyle birlikte turizm sektöründe kadın istihdamında belirgin bir artış yaşanmaktadır. Kadınların esnek çalışma koşullarına daha kolay uyum sağlamaları ve maalesef emeklerinin daha ucuz olarak görülmesi bu artışın arkasındaki temel etkenlerdir. Turizmde kadın istihdamını destekleyen en önemli unsurlardan biri, sektörde sunulan barınma, temizlik, çamaşır ve yeme-içme gibi hizmetlerin, kadının hane içindeki geleneksel ev işleriyle büyük oranda paralellik göstermesidir. Sektör genelinde cinsiyete dayalı çok keskin bir iş bölümü mevcuttur. Kadınlar genellikle iç mekanda kalan temizlik, kat hizmetleri ve mutfak işlerinde yoğunlaşırken; erkekler ulaşım, teknik servis, tamirat ve bahçe işleri gibi dış mekan işlerinden sorumludur. Kadınların çalıştığı işler genellikle düşük vasıflı, yükselme şansı az ve düşük ücretli işlerdir. Çalışan kadınlar için en büyük sorunlardan biri de işten eve döndüklerinde ev işleri ve çocuk bakımı gibi sorumluluklarının devam etmesini ifade eden 'ikinci vardiya' yüküdür. Julie Scott'ın Kuzey Kıbrıs'ta gerçekleştirdiği etnografik çalışma, turizm istihdamının kadınların toplumsal konumunu dönüştürmedeki rolünün karmaşıklığını ortaya koymaktadır. Turizm kadınlara tarıma kıyasla daha iyi çalışma koşulları ve ekonomik bağımsızlık sunarak hane içi karar alma süreçlerine katılımlarını artırsa da, mevcut ataerkil toplumsal cinsiyet rollerini kökten değiştirmek yerine çoğunlukla yeniden üretmektedir. Ancak büyük işletmelerde eğitimli kadınlar için beyaz yakalı pozisyonlarda yükselme fırsatları da yavaş yavaş belirmektedir. Turizm emek piyasası homojen bir yapıya sahip olmayıp, işçilerin geldikleri yerler ve piyasaya giriş biçimlerine göre dört ana gruba ayrılır. 'Yerel İşçiler', turizmin gelişmesiyle birlikte genellikle tarım sektöründen turizme geçiş yapan, sezonluk çalışan ve sosyal güvencesi zayıf gruptur. 'Yerel İşletmeciler/Serbest Çalışanlar' ise kendi arazisini veya dükkanını pansiyon, otel ya da restorana dönüştüren, hane içi ücretsiz aile emeğinden yoğun biçimde yararlanan küçük girişimcilerdir. 'Göçmen İşçiler', tarımsal kazançların yetersiz olduğu kırsal bölgelerden turizm merkezlerine göç eden, sosyal ağların dışında kaldıkları için daha savunmasız ve kayıt dışı çalışmaya açık gruptur. 'Kent İşçileri' ise büyük şehirlerdeki kongre, festival ve kültür turizmi gibi yıl boyu süren faaliyetlerde çalışan, mevsimsellikten en az etkilenen, eğitimli ve haklarının daha çok bilincinde olan gruptur. Bu çok parçalı yapı, turizm sektörünün dinamik ve değişken doğasını yansıtır. Türkiye'de turizm istihdamında öne çıkan en büyük yapısal sorunlardan biri 'alaylı-okullu' çatışmasıdır. Turizm eğitimi veren lise, yüksekokul ve üniversitelerin yaygınlığına rağmen, işverenler maliyetleri düşürmek amacıyla eğitimli (okullu) iş gücü yerine, işi pratikten öğrenen ve daha düşük ücretlere razı olan (alaylı) iş gücünü tercih etmektedir. Bu durum eğitimli gençlerin sektör dışına itilmesine, hizmet kalitesinin düşmesine ve üniversite-sektör iş birliğinin zayıf kalmasına yol açmaktadır.