Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu), 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilerek Osmanlı Devleti'nde yeni bir reform döneminin kapısını aralamıştır. Fermanın en dikkat çekici ve yenilikçi yönü, devletin yeni kanunlara ihtiyaç duyduğunu açıkça beyan etmesi ve meclisler eliyle karar alma mekanizmasını benimsemiş olmasıdır. Bu adım, Osmanlı Devleti'nin kanun hakimiyeti (hukukun üstünlüğü) ilkesine dayalı bir siyasi yapıya bürünmeyi hedeflediğini somut bir şekilde ortaya koymuştur.
Ferman ile padişah ve hükümet, kendi yetkilerini kendi rızalarıyla sınırlandırmayı kabul etmişlerdir. Bu sınırlandırmayı sağlayacak kanunların yürürlüğe girmesi nihai olarak padişahın onayına bağlı olsa da, kanun tasarılarının hazırlanmasında halkın temsilcilerinin yer alması fikri, demokratikleşme yolunda halk adına kaydedilmiş çok önemli bir aşamadır. Ayrıca ferman, sadece sıradan vatandaşlar için değil, devlet adamları için de can, mal ve namus güvencesi gibi hukuki teminatlar getirerek, bireylerde devlete aidiyet ve sisteme dahil olma isteği uyandırmıştır.
Padişahın tek taraflı iradesiyle ilan edilen fermanın mahkemelerde tescil edilmesi ve ruhuna aykırı her türlü uygulamanın yasaklanması, ona adeta bir anayasa niteliği kazandırmıştır. Tanzimat'ın getirdiği haklara sahip çıkma bilinci, gayrimüslim tebaada Müslümanlara kıyasla çok daha hızlı ve güçlü bir şekilde gelişmiştir. Özellikle taşrada, toprak sahiplerinin keyfi taleplerini Tanzimat Fermanı'na dayanarak reddeden köylülerin eylemleri, kısa sürede toplumsal ve milli bir nitelik kazanmıştır.
Buna mukabil, görev yaptıkları bölgelerde kontrolsüzlüğe ve keyfi idareye alışmış olan eski düzen yanlısı idareciler, Tanzimat Fermanı'nı son derece olumsuz karşılamışlardır. Maddi çıkarları zedelenen ve yeni düzenlemelerden rahatsız olan çevreler derhal muhalefete başlamışlardır. Reformları uygulayacak nitelikli kadroların yetersizliği ve iyi niyet eksikliği, ilk idari aksaklıkta eski düzene dönmek isteyen muhaliflere uygun bir zemin hazırlamıştır. Tanzimat'ın en büyük hedeflerinden biri olan mali dengeyi kurma ve vatandaşı ezmeyecek adil bir vergi sistemi geliştirme ideali bu dönemde tam olarak gerçekleştirilememiştir. Ancak yerel düzeyde oluşturulan meclisler, halkın yönetim mekanizmasını tanıması ve benimsemesi açısından tarihi bir okul işlevi görmüştür.
Tanzimat Dönemi'nde devletin merkezi teşkilatında farklı uzmanlık alanlarına yönelik çeşitli kurullar ve meclisler oluşturulmuştur. Bu yapılar her ne kadar 'meclis' adını taşısalar da, halk tarafından seçilmiş parlamento organları değil, bürokratik uzmanlık komisyonları niteliğindedir. Bu kurumsallaşmanın en önemli adımı, yeni kanun tasarılarını hazırlamak ve üst düzey devlet memurlarını yargılamak üzere 1838 yılında kurulan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye'dir.
Zamanla hem yasama hem de yargı görevlerini aynı anda yürüten Meclis-i Vâlâ'nın iş yükü aşırı derecede artmış ve işlevlerini sağlıklı yürütemez hale gelmiştir. Bu tıkanıklığı aşmak amacıyla 1854 yılında meclisin yasama ve yargı görevleri birbirinden ayrılmıştır. Yargı işlerini yürütmek üzere Meclis-i Ahkâm-ı Adliye kurulurken, yasama işleri ve reform tasarılarını hazırlamak amacıyla Meclis-i Âlî-i Tanzimat (Meclis-i Tanzimat) faaliyete geçirilmiştir. Bu ayrışma, Osmanlı devlet yapısında yasama ile yargı görevlerinin ilk kez kurumsal olarak ayrılmasını sağlamış ve yasama organına yargıyı denetleme gücü vermiştir.
Padişah Abdülaziz tahta çıktıktan kısa bir süre sonra, Temmuz 1861'de bu iki meclisi tekrar 'Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye' adı altında birleştirmiştir. Yeni yapı; yasama işleri için 'Kanun ve Nizamat Dairesi', idari işler için 'Umur-ı İdare-i Mülkiye Dairesi' ve yargı işleri için 'Muhakemat Dairesi' olmak üzere üç daireye bölünmüştür. Sultan Abdülaziz, meşveret (danışma) usulünün bir simgesi olan bu birleşik meclise büyük sempati duymuş, onu adeta küçük bir yasama meclisi gibi görerek padişah-parlamento ilişkilerindeki anayasal esasları bu meclisle olan ilişkilerinde uygulamaya çalışmıştır.
1868 yılına gelindiğinde, idari ve hukuki işlerin tek bir çatı altında yürütülmesinin zorluğu nedeniyle Meclis-i Ahkâm-ı Adliye nihai olarak ikiye bölünmüştür: Günümüz Danıştay'ının temeli sayılan 'Şûrâ-yı Devlet' ve yargı organı olan 'Divan-ı Ahkâm-ı Adliye'. Şûrâ-yı Devlet; kanun ve tüzük tasarılarını hazırlamak, memurları yargılamak ve devlet ile bireyler arasındaki davaları çözmekle görevlendirilmiştir. Sultan Abdülaziz, Şûrâ-yı Devlet'in açılışında yaptığı konuşmada 'devletin vatandaşa hizmet etmekle yükümlü olduğunu' belirterek tebaa odaklı devlet anlayışından vatandaş odaklı devlet anlayışına geçişin sinyalini vermiştir.
Tanzimat Dönemi'nin en kalıcı demokratik miraslarından biri, yerel düzeyde halkın katılımıyla oluşturulan meclislerin kurulmasıdır. Bu uygulamanın ilk somut örneği 1840 yılında sancak merkezlerinde kurulan Muhassıllık Meclisleridir. Bu meclislerin temel görevi, sancak genelinden toplanacak vergilerin miktarını adil bir şekilde saptamak ve düzenli tahsil edilmesini sağlamaktır. Meclise muhassıl (vergi memuru), hakim, müftü, zabit ve ruhani reislerin yanı sıra sancağın ileri gelenlerinden seçimle belirlenen altı kişi üye olmuştur.
Muhassıllık Meclisleri için getirilen seçim sistemi tam anlamıyla demokratik ve kapsayıcı olmaktan uzaktır. Seçmenler, köylerden kura ile belirlenen beşer kişi ile kaza merkezlerindeki 'akıllı, söz anlar ve emlak sahibi' mülkiyet sahibi kişilerden oluşmaktaydı. Bu kısıtlayıcı usul nedeniyle meclislere genellikle yörenin nüfuzlu eşrafı veya mülki amirin işaret ettiği kişiler seçilmiştir. Ancak her ne kadar kısıtlı olsa da, Osmanlı tarihinde ilk kez halk temsilcilerinin seçimle belirlenmesi, yerel demokrasi ve meşrutiyet altyapısının kurulması açısından devrimsel bir adımdır.
Sultan Abdülmecit 1845 yılında reformları daha geniş tabana yaymak amacıyla Meclis-i Âlî-i Tanzimat'a vilayetlerden ikişer temsilci davet etmiştir. Tarihte 'yarı mebuslar' olarak adlandırılan bu temsilcilerin başkente gelerek devlet işlerine katılması, meşruti idareye geçiş yolunda çok önemli bir dönüm noktasıdır. Benzer seçim usulleri 1849'da kurulan Eyalet Meclislerinde de uygulanmıştır. Bu meclisler sayesinde seçim, temsil ve müzakere kültürünü öğrenen Osmanlı toplumu, gelecekte kurulacak olan Meşrutiyet Meclisi'nin toplumsal zeminini hazırlamıştır.
1864 Vilayet Nizamnamesi ile yerel yönetimlerde halk katılımı bir adım daha ileri taşınmıştır. Ülke idaresini vilayet, sancak, kaza ve köy olarak kademelendiren bu nizamname, Vilayet İdare Meclislerinin kurulmasını öngörmüştür. Bu meclislerin seçimle gelen dört üyesinin ikisi Müslüman, ikisi ise gayrimüslim olmak zorundaydı. Temsilde getirilen bu eşitlik ilkesi, Osmanlı devlet geleneğinde radikal bir zihniyet değişimini ve gayrimüslimlerin yerel yönetimlerde Müslümanlar kadar söz sahibi olmasını sağlamıştır. Bu yerel meclisler, halkı seçime ve parlamenter kültüre alıştırarak mutlakiyetten meşrutiyete geçiş köprüsü olmuştur.
1853-1856 yılları arasında Rusya ile yaşanan Kırım Savaşı, Osmanlı Devleti'nin dış ilişkilerinde ve mali yapısında derin izler bırakan tarihi bir kırılma noktasıdır. Savaşta Rusya'nın güneye inmesini engellemek isteyen İngiltere ve Fransa gibi büyük Avrupa devletleri Osmanlı Devleti'nin yanında yer almıştır. Geniş çaplı bir Avrupa ittifakını arkasına alan Osmanlı Devleti, bu askeri desteğin bedelini ağır siyasi ve ekonomik tavizlerle ödemek zorunda kalmıştır.
Kırım Savaşı'nın getirdiği devasa askeri harcamaları karşılayabilmek amacıyla 1854 yılında Osmanlı tarihinin ilk dış borçlanması gerçekleştirilmiştir. Başlangıçta geçici bir çözüm olarak görülen dış borçlanma, sonraki yıllarda yapısal bir sorun haline gelerek hızla büyümüştür. Alınan borçların verimli yatırımlar yerine saray yapımları, lüks tüketim ve cari bütçe açıklarının kapatılmasında kullanılması devleti mali bir uçuruma sürüklemiştir. Bu süreç, 1875 yılında devletin mali iflasını açıklamasıyla ve nihayetinde 1881 yılında dış alacaklıların devlet gelirlerine el koyduğu Düyun-ı Umumiye İdaresi'nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
Savaşın ardından 1856 yılında imzalanan Paris Antlaşması ile Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti sayılmış, toprak bütünlüğü Avrupalı devletlerin garantisi altına alınmıştır. Bu durum ilk bakışta olumlu görünse de, aslında Osmanlı Devleti'nin kendi topraklarını tek başına koruyamayacak kadar acizleştiğinin resmi bir kanıtıdır. Paris Antlaşması metninde, antlaşmadan hemen önce ilan edilen Islahat Fermanı'na atıf yapılması, Batılı devletlerin Osmanlı'nın iç işlerine müdahale etmesi için kalıcı bir yasal dayanak oluşturmuştur.
1856 yılında tamamen dış baskılar ve Paris Antlaşması'nda avantaj sağlama gayesiyle ilan edilen Islahat Fermanı, gayrimüslim tebaaya verilen hakları Tanzimat Fermanı'nın çok ötesine taşımıştır. Ferman, Müslüman olmayan vatandaşlara askeri ve sivil okullara serbestçe girme, devlet memuru olabilme ve mülki idarede görev alma haklarını tanımıştır. Gayrimüslimlere 'bedel-i askeri' ödeyerek askerlikten muaf olma hakkı tanınırken, Müslüman halkın bu haktan mahrum bırakılması toplumsal adaletsizlik hissi yaratmıştır. Yabancılara Osmanlı topraklarında gayrimenkul satın alma hakkı da tanıyan ferman, Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki geleneksel dengeleri sarsmıştır.
Islahat Fermanı'nın getirdiği radikal düzenlemeler ve gayrimüslim tebaaya sağlanan ayrıcalıklar, Osmanlı toplumunun geniş kesimlerinde ve devlet kademelerinde büyük bir infiale yol açmıştır. Fermanın ilanını takip eden yıllarda toplumsal gerilim tırmanmış ve 1858 yılında Cidde'de şiddetli çatışmalara dönüşmüştür. Cidde'de hac mevsiminde çıkan karışıklıklarda Müslümanlar Hristiyan tüccarlara saldırmış, olaylar sırasında İngiliz ve Fransız konsolosları hayatını kaybetmiştir. Bu gelişme üzerine İngiliz ve Fransız savaş gemileri Cidde'ye asker çıkararak suçluları idam etmiştir.
Benzer etnik ve dini çatışmalar Lübnan ve Suriye'de de patlak vermiştir. Fransa'nın bölgeye askeri müdahalede bulunma girişimi Osmanlı diplomasisi tarafından güçlükle sınırlandırılabilmiştir. Olayların yatıştırılması sürecinde Lübnan, başında Hristiyan bir yöneticinin bulunduğu özerk/imtiyazlı bir sancak statüsüne getirilmiştir. Rumeli'de de huzursuzluklar baş göstermiş; Sırbistan, Karadağ ve Bosna'da yerel çatışmalar ve isyan dalgaları yaşanmıştır. Müslüman halk, devletin asli unsuru olarak cephelerde savaşırken, gayrimüslimlerin imtiyazlı konuma gelmesine büyük tepki göstermiştir.
Islahat Fermanı'na ve padişahın yönetim tarzına yönelik en organize tepki ise 1859 yılında İstanbul'da ortaya çıkan 'Kuleli Vakası'dır. Kendilerini 'Müdafaa-i Şeriat' olarak adlandıran gizli bir cemiyet, Sultan Abdülmecit'i tahttan indirerek eski dini ve geleneksel düzeni yeniden tesis etmeyi amaçlamıştır. Ancak cemiyet üyeleri eyleme geçemeden yapılan bir ihbar sonucu yakalanmış ve yargılanmak üzere Kuleli Askeri Lisesi'ne götürülmüşlerdir. Yargılama neticesinde bazı liderler idam cezasına çarptırılsa da, Sultan Abdülmecit yetkisini kullanarak bu cezaları ömür boyu hapse çevirmiştir.
1839-1876 yılları arasındaki Tanzimat Dönemi, askeri, eğitim, maliye ve hukuk alanlarında yoğun bir Batılılaşma çabasına sahne olmuştur. Askerlik alanında sistemli reformlar yapılmış; 1843 yılında çıkarılan kanunla askerlik yaşı 20, muvazzaf askerlik süresi ise 5 yıl olarak sınırlandırılmıştır. Terhis olan askerlere 7 yıl boyunca 'redif' (yedek) askerlik yükümlülüğü getirilmiştir. Orduya nitelikli subay yetiştirmek amacıyla 1845'te ordu merkezlerinde askeri liseler (idadi) açılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde ise donanmaya büyük yatırımlar yapılarak Osmanlı donanması dünyanın sayılı deniz güçlerinden biri haline getirilmiş ve Bahriye Nezareti kurulmuştur.
Eğitim alanında modernleşme çabaları hız kazanmıştır. II. Mahmut döneminde başlayan ilköğretim zorunluluğu ilkesi yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. 1846'da kurulan Meclis-i Maarif-i Umumiye ile askeri okullar dışındaki tüm eğitim kurumları tek bir merkeze bağlanmıştır. 1848'de modern öğretmen yetiştirmek amacıyla 'Darülmuallim' açılmıştır. Orta öğretim düzeyindeki Rüştiyelerin sayısı artırılmış, 1858'de ilk kız rüştiyesi açılmıştır. 1859'da devlet memuru yetiştiren Mekteb-i Mülkiye kurulmuş, 1868'de Fransızca eğitim veren Galatasaray Sultanisi faaliyete geçmiştir. 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile Fransız eğitim sistemi örnek alınarak eğitim kademelendirilmiş ve kız öğretmen okulu olan 'Darülmuallimat' açılmıştır.
Mali alanda köklü reformlara girişilmiştir. Tanzimat Fermanı'nın ilanıyla birlikte halkı sömüren iltizam usulü kaldırılmış ve devlet gelirlerinin doğrudan toplanması hedeflenmiştir. 1841-1842 yıllarında ilk bütçe denemeleri yapılmış, 1847 yılında ise ilk modern bütçe uygulamasına geçilmiştir. Ancak vergi reformlarının başarısız olması ve Kırım Savaşı ile başlayan kontrolsüz dış borçlanma süreci, devlet hazinesini tamamen tüketerek mali iflasa zemin hazırlamıştır.
Hukuk alanında laikleşme ve kodifikasyon (kanunlaştırma) hareketleri başlamıştır. 1840 yılında Fransız ceza hukukundan esinlenen ilk Ceza Kanunnamesi yayınlanmış, bu kanun 1851'de daha kapsamlı olan 'Kanun-ı Cedit' ile güncellenmiştir. 1851'de yürürlüğe giren Ceza Kanunname-i Hümayunu, gayrimüslim tebaanın da anlayabilmesi için Rumca, Ermenice ve Bulgarca dillerine tercüme edilmiştir. Ceza ve ticaret davalarına bakmak üzere laik esaslara göre çalışan karma 'Nizamiye Mahkemeleri' kurulmuştur. Ticaret alanında 1850'de Fransız Ticaret Kanunu tercüme edilerek 'Kanunname-i Ticaret' adıyla yasalaşmış; anonim şirket, faiz ve kambiyo senedi gibi modern iktisadi kavramlar Osmanlı hukuk sistemine dahil edilmiştir.
Kırım Savaşı esnasında başlayan dış borçlanma sarmalı, sonraki yirmi yıl içinde devasa boyutlara ulaşmıştır. Osmanlı Devleti, aldığı borçların faizlerini dahi ödeyemez hale gelince, borcu yeni borçlarla kapatma yoluna gitmiştir. Alınan yüksek faizli kredilerin büyük bir kısmı sanayi yatırımları yerine saray inşaatları, lüks ithalat ve askeri harcamalara harcanmıştır. 1874 yılına gelindiğinde, Balkanlar'daki isyanlar ve istikrarsızlık nedeniyle devlet acil nakit ihtiyacı içine düşmüştür.
Dönemin Sadrazamı Mahmut Nedim Paşa, bütçe açığının 5 milyon altına ulaştığını görerek radikal bir formül geliştirmiştir. 6 Ekim 1875 tarihinde yayınlanan bir kararname ile devletin yıllık ödediği 14 milyon liralık borç faizinin yarıya indirildiği, beş yıl süreyle borçların yarısının nakit, kalan yarısının ise %15 faizli senetlerle ödeneceği ilan edilmiştir. Bu karar, Avrupa'da Osmanlı tahvillerini satın almış olan orta halli mevduat sahipleri arasında büyük bir öfkeye yol açmış ve Avrupa kamuoyunu tamamen Osmanlı aleyhine çevirmiştir.
Avrupa kamuoyundaki bu olumsuz hava, Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne savaş açması için uygun bir diplomatik zemin hazırlamıştır. Rusya, bu durumdan yararlanarak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nı (93 Harbi) başlatmıştır. Savaşın ardından İngiltere, Osmanlı'nın toprak bütünlüğünü koruma politikasından vazgeçerek Kıbrıs ve Mısır'ı işgal etmiştir. İngiltere'nin bu politika değişikliği üzerine Osmanlı Devleti, askeri ve siyasi bir müttefik olarak Almanya'ya yakınlaşmış, Alman askeri heyetlerini (Goltz Paşa dahil) ordunun ıslahı için davet etmiştir.
93 Harbi sonrasında Rusya'ya ödenmesi gereken 60 milyon liralık devasa savaş tazminatı, Osmanlı maliyesini tamamen çökertmiştir. Dış müdahaleleri engellemek amacıyla Osmanlı hükümeti alacaklı temsilcileriyle masaya oturmuş ve 20 Aralık 1881 tarihinde 'Muharrem Kararnamesi' imzalanmıştır. Bu kararnameyle devlet içinde adeta bağımsız bir mali idare olan 'Düyun-ı Umumiye İdaresi' kurulmuştur. İngiliz, Fransız, Alman, Avusturyalı, İtalyan ve Galata bankerlerinin temsilcilerinden oluşan bu kurum; tuz, tütün, ipek, ispirto, balık, pul ve gümrük vergileri gibi en önemli devlet gelirlerini doğrudan tahsil etme yetkisine sahip olmuştur. Kendi memur kadrosuyla köylere kadar giderek vergi toplayan bu idare, Osmanlı Devleti'nin mali bağımsızlığını fiilen sona erdirmiştir.
Sened-i İttifak ile başlayan padişahın yetkilerini kısıtlama süreci, Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla devam etmiştir. Ancak Sadrazamlar Âli ve Fuat Paşaların ölümlerinin ardından Sultan Abdülaziz'in kişisel otoritesini artırması, reform sürecinde bir duraklamaya yol açmıştır. Tanzimat bürokratlarının halkı yönetime katma girişimlerinin başarısız olması, aydınlar ve genç bürokratlar arasında derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu dönemde yetişen Batıcı aydınlar, Batı dünyasının üstünlüğünü parlamento, anayasa ve hürriyetçi rejime bağlamışlardır.
Tanzimat'ın reformcu devlet adamları merkezi otoriteyi güçlendirmeye çalışırken, Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi gibi şair ve yazarların öncülük ettiği 'Yeni Osmanlılar' (Genç Osmanlılar) hareketi siyasi rejimin kökten değişmesini savunmuştur. Yeni Osmanlılar, devletin kurtuluşunun ancak hür kurumlara, kamuoyu desteğine ve halkın eğitilmesine bağlı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla gazetecilik faaliyetlerine büyük önem vermişlerdir.
Aydınlar sadece yazı yazmakla kalmamış, meşruti bir yönetim kurmak amacıyla gizli cemiyetler örgütlemişlerdir. 1865 yılında kurulan Genç Osmanlılar Cemiyeti, kısa sürede askeri ve sivil bürokraside taraftar bulmuştur. Cemiyet üyelerinden Mustafa Fazıl Paşa, padişaha gönderdiği açık mektupta meşrutiyetin ilan edilmesi durumunda Müslüman-gayrimüslim çatışmalarının sona ereceğini ve imparatorluğun dağılmaktan kurtulacağını savunmuştur. Padişah Abdülaziz'in muhaliflere yönelik baskıları artırması üzerine, askeri ve sivil liderlerin ittifakıyla 30 Mayıs 1876'da bir askeri darbe gerçekleştirilmiş, Abdülaziz tahttan indirilerek yerine V. Murat çıkarılmıştır. V. Murat'ın akli dengesinin bozulması üzerine ise taht, meşrutiyeti ilan etme sözü veren II. Abdülhamid'e devredilmiştir.
II. Abdülhamid'in tahta çıkışıyla birlikte anayasa hazırlıkları derhal başlatılmıştır. Padişahın emriyle 30 Eylül 1876'da anayasa taslağı hazırlamak üzere 28 kişiden oluşan özel bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyon Belçika ve Prusya anayasaları başta olmak üzere yirmiye yakın yabancı anayasa metnini ve Mithat Paşa ile Sait Paşa'nın hazırladığı taslakları incelemiştir. Mithat Paşa'nın taslağı güçlü bir hükümdarlık makamının yanında hükümetin meclise karşı sorumlu olmasını öngörürken, Sait Paşa'nın taslağı Fransız anayasasının sistemli bir çevirisi niteliğindeydi.
Komisyonun hazırladığı 140 maddelik taslak, Bakanlar Kurulu'nda (Heyet-i Vükela) yapılan hararetli tartışmaların ardından 119 maddeye indirilmiş ve padişahın onayıyla 23 Aralık 1876 tarihinde 'Kanun-ı Esasi' adıyla ilan edilmiştir. Anayasanın ilan tarihi, Balkan sorunlarını görüşmek üzere toplanan uluslararası İstanbul (Tersane) Konferansı'nın açılış gününe denk getirilmiştir. Buradaki temel amaç, Avrupalı devletlerin reform taleplerini bahane ederek Osmanlı Devleti'nin iç işlerine müdahale etmesini engellemek ve devletin egemenliğini korumaktır.
1876 Kanun-ı Esasi'si, modern anayasacılık ilkeleri açısından oldukça kısıtlı haklar barındıran hükümdar merkezli bir metindir. Anayasaya göre egemenlik kayıtsız şartsız padişaha aittir. Padişah; para basılması, savaş ve barış ilanı, antlaşma yapılması, meclisin açılması ve kapatılması, sürgün yetkisi (113. madde) gibi mutlak yetkilere sahip kılınmıştır. Hükümet (Heyet-i Vükela) meclise karşı değil, doğrudan padişaha karşı sorumludur. Meclis, padişahın atadığı ömür boyu görev yapan üyelerden oluşan 'Heyet-i Âyân' ve halkın seçtiği mebuslardan oluşan 'Heyet-i Mebusan' olmak üzere iki kamaralı bir yapıya sahiptir. Seçimlerde her 50 bin erkek nüfusa bir mebus düşmesi öngörülmüş, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmamıştır.
Anayasanın ilanından sonra yapılan seçimlerle oluşturulan ilk Osmanlı Meclisi, 19 Mart 1877'de Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan görkemli bir törenle açılmıştır. Meclis-i Mebusan'da 69 Müslüman ve 46 gayrimüslim olmak üzere toplam 115 mebus görev yapmıştır. Nüfus oranlarına bakıldığında gayrimüslim tebaa nüfusun 1/4'ünü oluşturmasına rağmen, mecliste %44 gibi çok yüksek bir temsil oranına sahip olmuşlardır. 93 Harbi'nin başlamasıyla meclis içindeki etnik grupların kendi çıkarlarını savunmaya başlaması ve hükümeti sert bir şekilde eleştirmesi üzerine, II. Abdülhamid 14 Şubat 1878'de meclisi süresiz olarak feshetmiştir. Böylece I. Meşrutiyet dönemi sadece 1 yıl 1 ay 21 gün sürmüştür.
II. Abdülhamid'in 1878 yılında meclisi kapatmasıyla Osmanlı Devleti'nde 30 yıl sürecek olan mutlakiyet (istibdat) dönemi başlamıştır. Bu süreçte Kanun-ı Esasi kağıt üzerinde yürürlükte kalmış ancak meclis hiç toplanmamıştır. Bu otoriter yönetime karşı en organize muhalefet, Fransız İhtilali'nin 100. yıl dönümü olan 1889'da askeri tıbbiye öğrencileri tarafından kurulan 'Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti' (daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti) olmuştur. Cemiyet, kısa sürede aydınlar ve özellikle genç ordu subayları arasında geniş bir taraftar kitlesi kazanmıştır.
1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda kazanılan askeri zafere rağmen, Avrupalı devletlerin müdahalesiyle Girit'e Hristiyan bir vali atanması ve adanın fiilen elden çıkması, İttihatçıların padişah yönetimine karşı olan öfkesini ve meşrutiyet taleplerini daha da körüklemiştir. Cemiyet, ilk büyük kongresini 1902 yılında Paris'te düzenlemiştir. Bu kongrede cemiyet içinde derin fikir ayrılıkları yaşanmış ve iki ana gruba bölünmüştür: Yabancı müdahalesini ve adem-i merkeziyetçiliği savunan Prens Sabahattin yanlıları ('Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti') ile dış müdahaleye kesinlikle karşı olan Ahmet Rıza Bey liderliğindeki grup ('Terakki ve İttihat Cemiyeti').
İttihatçılar, özellikle Osmanlı otoritesinin zayıf olduğu ve yabancı devletlerin denetimindeki Makedonya bölgesinde çok hızlı bir şekilde örgütlenmişlerdir. İngiltere ve Rusya hükümdarlarının 1908 yılında Reval'de yaptığı görüşmede Osmanlı topraklarının paylaşılması konusunu ele almaları, İttihatçıları acil eyleme zorlamıştır. Cemiyetin askeri kanadından Kolağası Resneli Niyazi Bey ve Enver Bey liderliğindeki subaylar Makedonya'da dağa çıkarak isyan başlatmışlardır. Padişahın isyanı bastırmak için gönderdiği generallerin İttihatçı fedailer tarafından suikastla öldürülmesi üzerine II. Abdülhamid'in direnci kırılmış ve 23 Temmuz 1908'de Meşrutiyet'i yeniden ilan etmek zorunda kalmıştır.
II. Abdülhamid'in saltanat dönemi, imparatorluğun en zorlu ve toprak kayıplarının en yoğun olduğu döneme denk gelmiştir. Tanzimat ve Islahat fermanlarının gayrimüslimler lehine yarattığı imtiyazlar, devletin asli kurucu unsuru olan Müslüman-Türk nüfusta büyük bir hoşnutsuzluk ve dışlanmışlık hissi uyandırmıştır. Bu toplumsal tepkiyi ve devletin dağılma sürecini engellemek amacıyla II. Abdülhamid, geleneksel Osmanlıcılık politikasının yerine 'İslamcılık' (İttihad-ı İslam) politikasını devletin temel stratejisi haline getirmiştir.
1876 Kanun-ı Esasi'sinde İslam dininin devletin resmi dini olduğu açıkça belirtilmiş, padişaha şeriat hükümlerini yürütme görevi verilmiş ve Şeyhülislamlık kurumu anayasal güvenceye kavuşturulmuştur. Okullara zorunlu din dersleri konulmuş ve Ayan Meclisi'ne İslami ilkelere aykırı yasaları reddetme yetkisi verilmiştir. II. Abdülhamid, hem yurt içinde hem de sömürge boyunduruğu altındaki dünya Müslümanları nezdinde dindar ve güçlü bir 'Halife' portresi çizerek hilafet makamının nüfuzunu küresel bir siyasi koz olarak kullanmaya çalışmıştır.
İslamcılık politikasının teorik altyapısı, dönemin ünlü tarihçi ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa ile Şirvanizade Rüştü Paşa gibi isimler tarafından hazırlanmıştır. Bu düşünürler, Tanzimat reformlarının Osmanlı toplumunu kendi kültürel ve dini benliğinden uzaklaştırdığını savunarak, şeriat değerlerinin ve İslami ahlakın devlet idaresinde yeniden hakim kılınması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu politika, özellikle imparatorluk içindeki Arap ve Arnavut tebaanın devlete olan bağlılığını korumada ve Batılı emperyalist devletlere karşı küresel bir kamuoyu baskısı oluşturmada önemli bir işlev görmüştür.