Özet
← Ünite 4

Ünite 4: Avrupa ve Türkiye (1838-1918) — Konu Anlatımı

Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium

119. Yüzyılda Sanayileşme, Hammadde Arayışı ve Balta Limanı Ticaret Antlaşması (1838)

19. yüzyılın sonlarından itibaren sanayileşmiş Avrupalı devletlerin politikalarını yönlendiren temel unsur, Doğu coğrafyasındaki zengin petrol, kömür ve maden kaynaklarını ele geçirme arzusu olmuştur. Avrupalı güçler, Doğu milletlerini sanayiden mahrum bırakacak politikalar izlerken, bu bakir sahaları hem mamul maddelerini satacakları kârlı bir pazar hem de ucuz iş gücü ve hammadde deposu olarak değerlendirmişlerdir. Bu stratejik coğrafyanın en kilit aktörü ise zengin kaynakları ve jeopolitik konumuyla Osmanlı Devleti olmuştur.

İngiltere, 19. yüzyılın başlarında Fransa, Almanya ve Rusya'nın korumacı gümrük politikaları (yüksek gümrük tarifeleri) sebebiyle Avrupa pazarlarında daralma yaşayınca yüzünü Yakın Doğu'ya çevirmiştir. Osmanlı ülkesinde serbestçe ticaret yapabilmek isteyen İngiltere, ticareti kısıtlayan geleneksel nizamların kaldırılması için baskı yapmaya başlamıştır. İlk olarak 1580 yılında ticaret imtiyazı alan İngilizler, başlangıçta %5 olan gümrük vergisini zamanla %3'e ve fiyat artışları nedeniyle fiilen %1,5 seviyelerine kadar düşürmeyi başarmışlardı.

Osmanlı Devleti, bir yandan Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın isyanı ile siyasi bir buhran yaşarken, diğer yandan hazinesinin uğradığı zararlar nedeniyle mali sıkıntı içindeydi. Bu zorlu konjonktürde siyasi destek arayan Osmanlı yönetimi, 1838 yılında İngiltere ile Balta Limanı Ticaret Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmıştır. Bu antlaşma ile İngiliz tüccarlar 'en imtiyazlı millet' statüsü kazanmış, iç ticarette de serbestçe hareket etme hakkı elde etmişlerdir.

Balta Limanı Antlaşması'nın en yıkıcı hükmü gümrük vergilerinde görülmüştür: İhracatta gümrük vergisi %9 olarak belirlenirken, ithalatta gümrük vergisi %2 seviyesine düşürülmüştür. Batılı devletler kendi sanayilerini korumak için ithalatı kısıtlayıp gümrükleri yükseltirken, Osmanlı Devleti tam zıddı bir politika ile ithalatı serbest bırakıp ihracatı vergilendirmiştir. Yeterli pazarlık gücü olmayan Osmanlı yöneticileri, ekonomik çıkarlar yerine askerî ve siyasi desteği önceliklendirmiş; bu durum yerli sanayinin çöküşünü hazırlayarak Osmanlı Devleti'ni açık bir pazar haline getirmiştir.

2Kapitülasyonlar, Dış Borçlanma ve Duyun-ı Umumiye İdaresi

Osmanlı Devleti'nde yabancı devletlere verilen hukuki ve ticari ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) tarihi süreç içerisinde devletin aleyhine büyüyen bir güç haline gelmiştir. İlk ticari kapitülasyon 1507'de II. Bayezid tarafından Fransa'ya verilmiş, 1536'da Kanuni Sultan Süleyman döneminde genişletilmiştir. İlerleyen yüzyıllarda Karlofça (1699) ile Avusturya, Venedik, Lehistan; Küçük Kaynarca (1774) ile Rusya bu hakları elde etmiştir. Zamanla konsolosluklar aracılığıyla Osmanlı vatandaşı Hristiyan azınlıklar (Rum, Ermeni, Yahudi) da yabancı devletlerin himayesine girerek adli ve mali dokunulmazlık kazanmış, bu durum güçlü bir azınlık sermayesinin doğmasına yol açmıştır.

Balta Limanı Antlaşması'ndan sonra bozulan dış ticaret dengesi ve idari giderler, devleti büyük bir mali krizin eşiğine getirmiştir. Mısır meselesinin hallinden sonra da gelirlerin giderleri karşılayamaması nedeniyle Osmanlı Devleti ilk kez 1854 yılında (Kırım Savaşı sırasında) dış borçlanmaya gitmiştir. Alınan borçların ana para ve faizleri ödenemez hale gelince devlet mali bir iflasa sürüklenmiştir.

Mali iflasın sonucu olarak 1881 yılında Muharrem Kararnamesi yayımlanmış ve Duyun-ı Umumiye İdaresi (Genel Borçlar İdaresi) kurulmuştur. Avrupalı alacaklı devletlerin temsilcilerinden oluşan bu idare, Osmanlı Devleti'nin tuz, tütün, ipek gibi önemli gelir kaynaklarına (Rüsum-ı Sitte) doğrudan el koymuştur. Böylece Osmanlı maliyesi ve iktisadi bağımsızlığı tamamen Avrupalı büyük güçlerin denetimi altına girmiştir.

3Sanayi İnkılabı ve Küresel Emperyalist Rekabet

18. yüzyıldan itibaren sınai üretim, teknik ve ulaştırma imkânlarının gelişmesiyle ortaya çıkan Sanayi İnkılabı, tarım toplumlarını dinamik sanayi toplumlarına dönüştürmüştür. Büyüyen fabrikaların artan hammadde ihtiyacı ve iç pazarları aşan üretim fazlası (mamul madde), sanayileşmiş ülkeleri kendi kıtalarının dışındaki topraklara yöneltmiştir. Bu durum kaba bir yağmanın ötesinde, sömürgeleştirilen bölgelerin hammadde kaynağı, Pazar ve ucuz iş gücü olarak kullanıldığı emperyalist bir düzen yaratmıştır.

19. yüzyıl başlarında İngiltere dünya ticaretinin %50'sini elinde tutarken Fransa'nın payı %8 civarındaydı. Ancak 1870'te siyasi birliğini tamamlayan Almanya'nın sanayileşerek rekabete katılması dengeleri değiştirmiştir. Buharlı gemilerin yelkenlilerin yerini alması, demiryolu ağlarının gelişmesi, Süveyş ve Panama Kanallarının açılması küresel ticaret hacmini muazzam boyutlara ulaştırmıştır.

Sömürgecilik yarışının boyutları 1914 yılına gelindiğinde çarpıcı istatistiklerle ortaya çıkmaktadır: İngiltere'nin sömürge toprakları anavatanının 94 katına ulaşmıştır. 1914'te sömürgeci ülkeler dışında kalan dünyanın %68'i sömürge, %11'i yarı sömürge statüsündeydi; bağımsız devletlerin oranı ise yalnızca %21 idi. Dünya nüfusunun %60'ı sömürgelerde, %22'si yarı sömürgelerde yaşarken, bağımsız ülkelerde yaşayan nüfusun oranı sadece %18'de kalmıştır. Bu ekonomik ve bölgesel paylaşım savaşı, kaçınılmaz olarak I. Dünya Savaşı'nı tetiklemiştir.

4Büyük Güçlerin (Emperyalist Devletlerin) Osmanlı Politikaları

İngiltere, geleneksel politikasında Hindistan sömürge yolunun güvenliği ve Orta Doğu ticareti için Osmanlı toprak bütünlüğünü savunmuştur. Ancak 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) sonrasında bu politikadan vazgeçmiştir. Rusya'nın Akdeniz'e inmesini engellemek gerekçesiyle 1878'de Kıbrıs'a yerleşmiş, 1882'de Mısır'ı işgal etmiştir. Orta Doğu petrol sahalarını kontrol etmek ve Almanların Berlin-Bağdat Demiryolu projesini engellemek için Araplar arasında milliyetçiliği kışkırtarak büyük bir Arap devleti kurma fikrini işlemeye başlamıştır.

Fransa, 1798'de Napolyon'un Mısır'ı işgaliyle başlayan agresif tutumunu sürdürerek 1830'da Cezayir'i, 1881'de Tunus'u işgal etmiştir. Osmanlı Devleti üzerinde kültürel, hukuki ve eğitim alanında (Fransızca eğitim veren okullar) derin nüfuz kuran Fransa, gayrimüslim tebaanın koruyuculuğunu üstlenerek siyasi baskı aracı olarak kullanmıştır.

Rusya, Çar II. Aleksandr döneminden itibaren İstanbul merkezli (3. Roma) bir Slav devleti kurmayı hedefleyen Pan-Slavizm politikasını benimsemiştir. 1864'te İstanbul elçisi olan General Nikolay Pavloviç İgnatiyev, elçiliği bir casusluk ve propaganda merkezine dönüştürerek Hersek, Bulgar isyanları ve Balkan Savaşları'nın zeminini hazırlamıştır. Avusturya-Macaristan ise heterojen yapısına rağmen Balkanlar üzerinden Selanik'e ve Adalar Denizi'ne inmek istemiştir.

Almanya, 1871'de birliğini kurduktan sonra Bismarck liderliğinde 'Üç İmparatorlar Ligi' ve 'Üçlü İttifak' gibi sistemlerle Avrupa dengesini kurmuştur. II. Wilhelm döneminde ise 'Weltpolitik' (Dünya Politikası) çerçevesinde Berlin-Bağdat Demiryolu projesi ile Basra Körfezi'ne inmeye çalışmış ve Osmanlı Devleti ile yakın ticari ve askerî ilişkiler geliştirmiştir. İtalya ise 1861'de birliğini tamamlayıp 1911'de Trablusgarp ve Bingazi'yi işgal ederek yarışa dahil olmuştur.

5ABD'nin Misyonerlik Faaliyetleri ve Osmanlı Sahasındaki Örgütlenmesi

Amerika Birleşik Devletleri, I. Dünya Savaşı'na kadar doğrudan askerî müdahalelerden kaçınmış, nüfuz alanını ticaret ve Protestan misyonerlik faaliyetleri üzerinden genişletmeyi tercih etmiştir. 1886 yılında dünyadaki Protestan misyoner örgütlerinin yaklaşık üçte biri ABD merkezliydi. Fanatik kilise mensuplarının bağışlarıyla finanse edilen bu örgütler Hristiyanlığı yayma amacının çok ötesinde faaliyet göstermiştir.

ABD, 1831 yılında İstanbul'da diplomatik temsilcilik açtıktan sonra faaliyetlerini 'Türkiye Misyonu' (İstanbul merkezli) ve 'Suriye Misyonu' (Beyrut merkezli) olarak ikiye ayırmıştır. Türkiye Misyonu daha sonra Batı, Merkezî ve Doğu Türkiye Misyonları şeklinde genişletilmiş, 1871'de Avrupa kıtasındaki Osmanlı toprakları için yeni bir birim kurulmuştur. Hedef kitle olarak Ermeniler seçilmiş; okul, hastane ve matbaalar marifetiyle sistemli bir örgütlenme kurulmuştur.

Amerikan misyonerlerinin yoğun siyasi baskıları sonucunda 1850 yılında Protestan Ermenilere ayrı bir 'millet' statüsü kazandırılmıştır. Kurulan bu eğitim ve sağlık kurumları, Osmanlı Devleti'nin toplumsal dokusunu bozmuş ve ABD'nin bölgede siyasi ile ekonomik nüfuz elde etmesine zemin hazırlamıştır.

6I. Dünya Savaşı'na Giden Yol ve Osmanlı Devleti'nin İttifak Arayışları

28 Haziran 1914'te Saraybosna'da Avusturya-Macaristan Veliahtı Arşidük Fransuva Ferdinand'ın Gavrilo Princip adlı Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi I. Dünya Savaşı'nı ateşlemiştir. Bloklaşmada Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya 'Üçlü İttifak'ı; İngiltere, Fransa ve Rusya ise 'Üçlü İtilaf'ı oluşturmuştur.

Osmanlı Devleti, yalnızlıktan kurtulmak ve toprak bütünlüğünü koruyabilmek için önce İngiltere ve Fransa'ya ittifak teklif etmiştir (Tevfik Paşa 1913 Londra, Cemal Paşa 1914 Fransa). Ancak İtilaf Devletleri, Rusya'nın Boğazlar üzerindeki emelleri nedeniyle Osmanlı'yı yanlarına almak istememiş ve tarafsız kalmasını tavsiye etmişlerdir. Talat Paşa'nın 1914 Mayıs'ında Kırım'da Rus Çarı'na yaptığı başvuru da geri çevrilmiştir.

İtilaf cephesinden ret yanıtı alan İttihat ve Terakki liderleri (Enver Paşa, Talat Bey, Said Halim Paşa), Almanya'ya yönelmiştir. Almanya Büyükelçisi Wangenheim önce teklifi reddetmiş, ancak Kayzer II. Wilhelm ve Liman von Sanders'in değerlendirmeleri sonrası 1 Ağustos 1914'te gizli Osmanlı-Alman İttifak Antlaşması imzalanmıştır. Akdeniz'de İngilizlerden kaçan Goben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) adlı Alman savaş gemilerinin Çanakkale'den içeri girmesi ve 29 Ekim 1914'te Amiral Souchon komutasında Rus limanlarını (Odesa, Sivastopol) bombalamasıyla Osmanlı Devleti fiilen savaşa girmiştir. 14 Kasım 1914'te Cihad-ı Ekber ilan edilmiştir.

7I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Cepheleri

Kafkas Cephesi: 1 Kasım 1914'te Rus saldırısıyla açılmıştır. Enver Paşa komutasında kış şartlarında düzenlenen Sarıkamış Harekâtı (22 Aralık 1914 - Ocak 1915) büyük bir felaketle sonuçlanmış; 9, 10 ve 11. Kolordulardan yaklaşık 75.000 asker donarak veya hastalıkla şehit olmuştur. Ruslar Erzurum, Trabzon, Van, Muş ve Bitlis'i işgal etmiştir. 16. Kolordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa Muş ve Bitlis'i geri almıştır. 1917 Bolşevik İhtilali sonrası 3 Mart 1918 Brest-Litovsk Antlaşması yapılmış; Kâzım Karabekir komutasındaki Kafkas Kolordusu Erzincan, Erzurum, Elviye-i Selase (Kars, Ardahan, Batum) ve Bakü'yü (Kafkas İslam Ordusu) kurtarmıştır.

Çanakkale Cephesi: Müttefiki Rusya'ya yardım etmek, İstanbul'u alarak Osmanlı'yı saf dışı bırakmak isteyen İtilaf devletleri 18 Mart 1915'te denizden Boğaz'ı geçmeye çalışmış fakat ağır kayıplarla püskürtülmüştür. 25 Nisan 1915'te başlayan kara muharebelerinde Anafartalar Grup Komutanı Miralay Mustafa Kemal Paşa (Conkbayırı, Anafartalar, Kireçtepe zaferleri) askerî dehasıyla düşmanı durdurmuştur. İtilaf güçleri Ocak 1916'da tamamen çekilmek zorunda kalmıştır. Osmanlı Devleti bu cephede 200.000-250.000 civarında nitelikli insan gücünü (şehit, yaralı, kayıp) kaybetmiştir.

Irak Cephesi: İngilizlerin petrol sahalarını ele geçirme ve kuzeye çıkıp Rusya ile birleşme amacıyla açtığı cephedir. Selman-ı Pak başarısının ardından 29 Nisan 1916'da Kut'ül-Amâre'de General Townshend dahil yaklaşık 20.000 İngiliz askeri esir alınmıştır. Ancak takviye alan İngilizler 11 Mart 1917'de Bağdat'ı, ateşkes sonrası 8 Kasım 1918'de Musul'u işgal etmiştir.

Kanal ve Filistin/Suriye Cepheleri: Mısır'ı geri almak ve Süveyş Kanalı'nı kapatmak için 1915 ve 1916'da Bahriye Nazırı Cemal Paşa komutasında düzenlenen I. ve II. Kanal Harekâtları başarısız olmuştur. İngilizler karşı taarruza geçerek Gazze, Kudüs (9 Aralık 1917), Şam ve Halep'i ele geçirmiştir. 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa, Falkenhayn'ın hatalı stratejilerine karşı çıkmış ve elde kalan kuvvetleri Halep kuzeyinde (Katma) savunma hattı kurarak Anadolu'yu korumuştur.

Diğer Cepheler ve Kayıplar: Osmanlı Devleti Hicaz-Yemen cephesinde Şerif Hüseyin isyanına ve İngilizlere karşı mücadele etmiş; Fahrettin Paşa Medine'yi ('Çöl Kaplanı') kutsal emanetlerle birlikte kahramanca savunmuştur. Ayrıca müttefiklere yardım amacıyla Galiçya (15. Kolordu) ve Dobruca/Romanya (6. Kolordu) cephelerine asker gönderilmiştir. Savaş boyunca silahaltına alınan 3 milyondan fazla askerden yaklaşık 600.000'i şehit olmuş, yüz binlercesi sakat kalmış veya esir düşmüştür.

SponsorluReklam Alanı · 300 × 250

8Osmanlı Ermenilerinin Yeniden Yerleştirilmesi (Tehcir Kanunu - 1915)

Osmanlı Devleti'nde asırlarca 'Tebaas-ı Sadıka' olarak huzur içinde yaşayan Ermeniler, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Rusya, İngiltere ve ABD'nin kışkırtmaları ve komitelerin (Hınçak, Taşnak) örgütlenmesiyle devlete karşı isyanlar çıkarmaya başlamışlardır. I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Rus ordusuna katılan veya cephe gerisinde çeteler oluşturan Ermeniler; ordunun ikmal yollarını kesmiş, Van, Bitlis, Şebinkarahisar ve Zeytun'da katliamlar gerçekleştirerek Türk ordusunu arkadan vurmuşlardır.

Devlet güvenlik önlemi olarak ilk aşamada 24 Nisan 1915 tarihinde bir genelge yayımlayarak Ermeni komite merkezlerinin kapatılmasını, belgelerine el konulmasını ve elebaşlarının tutuklanmasını emretmiştir. Bu kapsamda 235 komiteci tutuklanmıştır (günümüzde Ermenilerin soykırım iddiasıyla andıkları 24 Nisan bu idari tutuklamaların tarihidir).

İsyanların ve katliamların devam etmesi üzerine 27 Mayıs 1915 tarihinde geçici Sevk ve İskân Kanunu (Tehcir Kanunu) çıkarılmıştır. Bu kanunla ordunun güvenliğini tehdit eden, casusluk ve hıyanet eden bölgelerdeki Ermeni nüfusun Suriye, Zor ve Lübnan gibi savaş dışı güney vilayetlerine nakledilmesi kararlaştırılmıştır. Göç işleminde Katolik ve Protestan Ermeniler, yetimler, hastalar ve askerî fabrikalarda çalışanlar tehcir dışı tutulmuştur.

Devlet sevk işlemleri için 115 milyon kuruş harcamış, Emval-i Metruke Komisyonları kurarak terk edilen malları kayıt altına almıştır. Bulaşıcı hastalıklar, iklim şartları, asayiş sorunları ve çete saldırıları nedeniyle kayıplar yaşanmıştır. Osmanlı yönetimi göç kafilelerine saldıran ve görevini kötüye kullanan 1400 kişiyi Divan-ı Harp'te yargılamış, aralarında idam dâhil çeşitli cezalara çarptırmıştır.