1950'li yıllarda okul çağı nüfusu yılda %3.5 büyürken, 2000 yılında 0-14 yaş grubu 20 milyon dolayında istikrara kavuşmuştur. Bu durum, eğitim talebinden ziyade mezunlara iş bulma sorununu ön plana çıkarmıştır.
Türkiye'de 0-14 yaş grubu nüfusu 1970'lere kadar toplam nüfusun %40'ı civarındayken, günümüzde %30'un altına gerilemiştir. 2050 yılında bu oranın %17'lere düşeceği tahmin edilmektedir.
Eğitimin dinden köklü bir biçimde ayrılması ve öğretim birliğinin sağlanması, 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Yasası ile gerçekleştirilmiştir. Bu yasa laik eğitim sisteminin temelidir.
TOB verilerine göre eğitim düzeyi arttıkça kayıt dışı istihdam azalmaktadır. Hiç okumamış 100 kişiden 90'ı kayıt dışı çalıştırılırken, üniversite mezunlarında bu oran sadece %6.7 düzeyindedir.
Türkiye'de 1970'li yıllara kadar lise mezunu olmak iyi bir iş bulmak için yeterliyken, bu tarihten sonra yükseköğretim mezuniyeti aranmaya başlanmış; yabancı dil ve bilgisayar bilgisi dikey hareketlilikte belirleyici olmuştur.
Askeri okullar, öğretmen okulları ve sağlık meslek liseleri gibi parasız yatılı eğitim kurumları, alt sosyo-ekonomik düzeydeki ailelerin çocuklarına eğitim imkanı sunarak dikey toplumsal hareketliliği doğrudan desteklemiştir.
Mustafa Kemal Atatürk 1927 yılındaki konuşmasında, öğretmenlerin halka koşması ve halkla beraber olması gerektiğini vurgulayarak, öğretmenin sadece alfabe okutan bir varlık olmadığını belirtmiştir.
Batı Avrupa ülkelerinde Sanayi Devrimi ile birlikte okur-yazar nüfus oranı hızla artmıştır. Bu gelişme, geri kalmış ülkelerin kalkınmada eğitime yatırım yapmalarına örnek teşkil etmiştir.