Eğitim sorunları, toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel etmenlerin etkileşiminden doğan çok boyutlu ve karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu karmaşıklık, eğitim sorunlarının nesnel ve bilimsel bir yaklaşımla çözülebilmesi için tarih, sosyoloji, psikoloji ve felsefe gibi farklı disiplinlerden yararlanılmasını zorunlu kılmaktadır. Sosyal bilimler içinde çok önemli bir yere sahip olan tarih, insanoğlunun geçmişteki davranışlarını, çabalarını, kurduğu uygarlıkları ve yaşadığı değişimleri inceleyerek bugün ile gelecek arasında köprü kurar. Tarih öğrenmenin birey ve toplum açısından çok yönlü işlevleri bulunmaktadır. Bunların başında bireylere sosyokültürel değişim sürecini kavratarak tarih bilinci kazandırmak, ulusal kimliğe sahip çıkma bilinci oluşturmak ve insanlığın ortak mirasını benimsetmek gelir. Bilimsel bir tarih anlayışı edinen birey, geçmişte yapılan hataları analiz edebilir, günümüzün karmaşık sosyal ve ekonomik sorunlarının kökenlerini araştırıp anlayabilir ve en önemlisi olaylara nesnel, eleştirel ve sorgulayıcı bir yaklaşımla bakma becerisi kazanır. Eğitimin tarihsel temellerini inceleyen eğitim tarihi ise eğitimsel geleneğin köklerini geçmişteki toplumsal koşullara göre değerlendirerek günümüze yansıtan bir bilim dalıdır. Eğitim tarihi, geçmişte eğitim, öğretim ve öğrenme alanlarında kimlerin neler yaptığını, hangi yöntem ve yaklaşımların kullanıldığını ve bu süreçlerin nasıl bir değişim çizgisi izlediğini açıklar. Öğretmenlerin ve eğitim politikası yapıcılarının geçmişteki başarılı ve başarısız uygulamaları bilmesi, günümüz eğitim sorunlarına daha bilimsel çözümler üretmelerini ve geleceğe yönelik daha sağlıklı stratejiler geliştirmelerini sağlar. Batı uygarlığının ve eğitim biliminin (pedagoji) temelleri Eski Yunan'da atılmıştır. Eski Yunan'da toplumsal yapı asiller ve köleler olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştı ve eğitim hakkı yalnızca asillere tanınmıştı. Müzik ve beden eğitimi üzerine kurulan bu sistemde amaç, devlete sadık ve hitabet yeteneği gelişmiş 'iyi vatandaş' yetiştirmekti. Roma döneminde de benzer şekilde bireysel gelişim ve söylev (hitabet) sanatı ön plana çıkarılmış, eğitimin temel amacı yine iyi vatandaş yetiştirmek olarak belirlenmiştir. Orta Çağ'da Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte eğitim anlayışı köklü bir değişime uğramıştır. Kilise ve din adamlarının mutlak egemenliği altında şekillenen bu dönemde, eğitimin amacı 'dindar bireyler yetiştirmek' haline gelmiş; din ve Tanrı merkezli, dogmatik ve skolastik bir eğitim modeli egemen olmuştur. Rönesans dönemi ise insan aklını, sanatı ve bilimi yeniden merkeze koyarak Orta Çağ'ın dogmatizmine karşı çıkmıştır. Bu dönemde Erasmus'un öncülüğünü yaptığı hümanist (insancıl) eğitim anlayışı yaygınlaşmış ve bireysel gelişim ön plana çıkarılmıştır. 17. ve 18. yüzyıllar eğitimde 'yöntem çağı' olarak adlandırılır. J. J. Rousseau, çocuğun doğasına saygı gösterilmesi ve özgürce eğitilmesi gerektiğini savunarak modern pedagojinin temellerini atmıştır. 19. yüzyıldaki Endüstri Çağı ise kitle eğitimini, laik ve ulusal eğitim sistemlerini zorunlu kılmıştır. Bu dönemde Pestalozzi, Herbart ve Frobel gibi eğitimciler eğitimin psikolojik ve bilimsel temellerini güçlendirirken; 20. yüzyılın başlarında Montessori, Decroly, Claparede ve Kerschensteiner gibi isimler çocuk merkezli, yaparak-yaşayarak öğrenmeyi ve üretici okulu savunan çağdaş yaklaşımları geliştirmişlerdir. Eski Türklerde eğitim anlayışı, Orta Asya'nın zorlu coğrafi koşulları ve göçebe yaşam tarzı doğrultusunda şekillenmiştir. Hunlar ve Göktürklerde eğitim, yazılı kurallardan ziyade toplumsal yaşamı düzenleyen sözlü kurallar bütünü olan 'töre'ye dayanmaktaydı. Bu dönemde eğitimin temel amacı, hem cesur ve savaşçı hem de bilge olan 'alp insan tipi' yetiştirmekti. Uygurların yerleşik yaşama geçmesi ve Maniheizm dinini benimsemesiyle birlikte eğitimde köklü bir değişim yaşanmış, sözlü töre bilgisinin yerini yazılı metinler ve yüksek okuryazarlık düzeyi almıştır. Türklerin İslamiyeti kabul etmesiyle birlikte bilim ve eğitim alanında büyük bir atılım gerçekleşmiştir. Selçuklu Devleti döneminde kurumsallaşan eğitim sisteminin en önemli parçası medreseler olmuştur. İlk olarak Tuğrul Bey tarafından Nişabur'da açılan medreseler, Alparslan döneminde Vezir Nizamülmülk tarafından kurulan 'Nizamiye Medreseleri' ile zirveye ulaşmıştır. Bu kurumlar devlet memuru yetiştirmek, yeni inançları pekiştirmek ve zararlı mezhep propagandalarıyla mücadele etmek amacıyla kurulmuş olup, programlarında dini derslerin yanı sıra pozitif bilimlere de yer vermişlerdir. Selçuklular döneminde medreselerin yanı sıra ilköğretim düzeyinde okuma-yazma ve temel din eğitimi veren 'küttap' adı verilen kurumlar açılmıştır. Ayrıca şehzadelerin askeri, siyasi ve idari alanlarda en iyi şekilde yetişmesini sağlamak amacıyla 'atabek' adı verilen deneyimli ve yüksek statülü hocalar görevlendirilmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan 'Ahilik' teşkilatı ise gençlere hem dürüstlük, ahlak ve dayanışma gibi manevi değerleri aşılayan hem de usta-kalfa-çırak ilişkisi içinde uygulamalı meslek eğitimi sunan özgün bir yaygın eğitim modeli olmuştur. Osmanlı Devleti'nde eğitim sistemi, devlet bütçesinden ziyade vakıflar aracılığıyla yürütülen dini ve geleneksel bir yapıya sahipti. İlköğretim düzeyindeki 'Sıbyan Mektepleri' (mahalle mektepleri), kız ve erkek çocuklara temel okuma-yazma, aritmetik ve din bilgisi kazandırmayı amaçlayan zorunlu olmayan kurumlardı. Eğitim sisteminin merkezinde yer alan 'Medreseler' ise ilk, orta ve yükseköğretim basamaklarını içeren, başlangıçta pozitif bilimlere de yer veren ancak zamanla sadece dini bilimlere yoğunlaşarak çağın gerisinde kalan kurumlardı. Osmanlı'nın kendine özgü en önemli eğitim kurumlarından biri, Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan 'Enderun Mektebi'dir. Bu saray okulu, devşirme sistemiyle toplanan yetenekli çocukların devlet yöneticisi, diplomat, sanatçı ve askeri lider olarak yetiştirilmesini sağlıyordu. Enderun'un temel kaynağını ise Hristiyan çocuklarının Türk-İslam kültürüyle yetiştirilip askeri eğitim aldığı 'Acemioğlan Kışlaları' oluşturuyordu. 16. yüzyıldan itibaren Avrupa'daki bilimsel gelişmelerin gerisinde kalınması, Osmanlı'yı askeri alandan başlayarak eğitimde yenileşmeye zorlamıştır. Yenileşme hareketleri kapsamında Hendesehane, Mühendishane-i Bahr-i Humayun, Tıphane-i Amire ve Mekteb-i Harbiye gibi modern askeri okullar açılmıştır. Sivil alanda ise geleneksel sıbyan mekteplerinin üzerine Rüşdiye, İdadi ve Sultani gibi Batı tarzı ortaöğretim kurumları kurulmuştur. II. Mahmut döneminde ilköğretim zorunlu hale getirilmiş, sivil öğretmen yetiştirmek için Darülmuallimin açılmış ve yükseköğretim düzeyinde Darülfünun kurulmuştur. Ancak bu yenilikler medreselerin varlığıyla yan yana sürdürüldüğü için toplumda ikili bir eğitim ve kültür yapısının doğmasına yol açmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla birlikte eğitim, çağdaş, laik, milli ve bilimsel bir toplum inşa etmenin en temel aracı olarak kabul edilmiştir. Henüz Kurtuluş Savaşı sürerken 1921 yılında toplanan Maarif Kongresi, bu kararlılığın en somut göstergesidir. Cumhuriyet döneminin en radikal eğitim hamlesi, 3 Mart 1924'te kabul edilen 'Tevhid-i Tedrisat Kanunu' olmuştur. Bu kanunla tüm eğitim kurumları Maarif Vekaletine (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanmış, medreseler kapatılarak eğitimde çok başlılığa son verilmiş ve laik eğitim sistemi kurulmuştur. 1928 yılında gerçekleştirilen Harf Devrimi ile yeni Türk harfleri kabul edilmiş, okuryazarlığı hızla artırmak amacıyla Millet Mektepleri ve Halkevleri açılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitim programlarını geliştirmek amacıyla John Dewey gibi dünyaca ünlü yabancı uzmanlar ile İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi yerli eğitimcilerin görüşlerinden yararlanılmıştır. 1940 yılında ise nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı köyleri kalkındırmak, köye öğretmen ve sağlık personeli yetiştirmek amacıyla özgün bir Türk eğitim modeli olan 'Köy Enstitüleri' kurulmuştur. 1960 sonrasında beş yıllık kalkınma planları ile eğitim ve istihdam ilişkisi planlı hale getirilmeye çalışılmıştır. 1973 yılında yürürlüğe giren 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu, Türk milli eğitiminin genel amaçlarını ve sistemin yapısını netleştirmiştir. 1981 yılında öğretmen yetiştirme görevi tamamen üniversitelere devredilmiş, 1997 yılında ise kesintisiz 8 yıllık zorunlu eğitime geçilmiştir. Günümüzde Türk eğitim sistemi, küresel değerler ile ulusal değerleri bütünleştiren, yapılandırmacı kuramı temel alan modern programlarla gelişimini sürdürmektedir.