Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Gelişim, insan yaşamının en karmaşık ve dinamik süreçlerinden biridir. Bebeğin anne rahmine düşmesiyle başlayan bu süreç, yaşam boyu devam eden, hem biyolojik hem de çevresel faktörlerden etkilenen ve belirli bir sıra izleyen değişiklikler bütünüdür. Çocuklarda normal büyüme ve gelişme süreçlerinin bilinmesi, normal durumlardan sapmaların erken tanımlanması yoluyla hastalıkların belirlenmesi ve önlenmesi açısından hayati bir öneme sahiptir. Gelişimi tam olarak anlayabilmek için büyüme, olgunlaşma, öğrenme ve hazır bulunuşluk gibi temel kavramların net bir şekilde ayırt edilmesi gerekmektedir.
Büyüme ve gelişme kavramları sıklıkla birbirinin yerine kullanılsa da gerçekte farklı olguları ifade ederler. Büyüme, vücudun sadece boy, kilo ve hacim gibi fiziksel ve niceliksel olarak artışını temsil eder. Örneğin, bir bebeğin boyunun 60 cm'den 65 cm'ye çıkması somut bir büyüme göstergesidir. Gelişim ise büyümeyi de içine alan, organizmanın döllenmeden başlayarak bedensel, zihinsel, dil, duygusal ve sosyal yönlerden sürekli ilerleme kaydeden değişimi ve kendisinden beklenen görevleri yapabilecek olgunluğa erişmesidir. Gelişim; büyüme, olgunlaşma ve öğrenme süreçlerinin etkileşimiyle ortaya çıkan niteliksel bir üründür.
Olgunlaşma, vücut organlarının kendinden beklenen fonksiyonu yerine getirebilecek düzeye gelmesi için, öğrenme yaşantılarından bağımsız olarak, kalıtımın etkisiyle geçirdiği biyolojik bir değişimdir. Bu süreç kendiliğinden meydana gelir ve bireyin ekstra bir çaba göstermesine gerek yoktur. Örneğin, bir çocuğun parmak kasları yeterli olgunluk düzeyine ulaşmadıkça ona kalem tutmayı öğretmek mümkün değildir. Öğrenme ise bireyin çevresiyle etkileşimi sonucunda meydana gelen nispeten kalıcı davranış değişiklikleridir. Kalem tutabilmek için olgunlaşma şarttır ancak kalemin nasıl tutulduğunu görmek, denemeler yapmak ve pekiştirilmek gibi öğrenme yaşantılarına da ihtiyaç vardır.
Hazır bulunuşluk, olgunlaşma ve öğrenme süreçlerinin bir sonucu olarak kişinin belli davranışları yapabilecek düzeye gelmesini ifade eder. Hazır bulunuşluk sadece biyolojik olgunlaşmayı değil, aynı zamanda bireyin önceki öğrenmelerini, ilgilerini, tutumlarını, yeteneklerini ve genel sağlık durumunu da kapsayan çok boyutlu bir kavramdır. Örneğin, tuvalet eğitimini kazanabilecek biyolojik olgunluğa gelmiş bir çocuğun, tuvaleti kullanmaya yönelik deneyiminin olmaması ve annesinin olumsuz tutumu, onun tuvalet eğitimi konusundaki hazır bulunuşluk düzeyinin yetersiz olduğunu gösterir.
Gelişim süreci rastgele değil, belirli evrensel ilkeler çerçevesinde gerçekleşir. Bu ilkelerin ilki, gelişimin kalıtım ve çevre etkileşiminin bir ürünü olmasıdır. Bireyin kalıtım yoluyla getirdiği zekâ kapasitesini tam olarak kullanabilmesi, onun bilişsel gelişimini besleyen zengin uyarıcılara sahip bir çevrede bulunmasına bağlıdır. İkinci ilke, gelişimde bireysel farklılıkların olmasıdır. Her bireyin biyolojik mirası ve etkileşimde bulunduğu çevre farklı olduğundan, gelişim hızları ve özellikleri de farklıdır. Örneğin, bazı çocuklar on aylıkken yürüyebilirken, bazılarının yürümeye başlaması bir yaşını geçebilir.
Gelişimin üçüncü önemli ilkesi, düzenli bir sıra izlemesidir. Bu sıra kendi içinde dört temel kurala ayrılır: Gelişim baştan ayağa doğrudur; bebek önce başını kaldırır, sonra oturur, en son yürür. Gelişim içten dışa doğrudur; önce omuzlar, sonra kollar ve en son eller gelişir. Gelişim genelden özele doğrudur; bebek önce büyük kas kontrolünü kazanarak topu bütün vücuduyla tutar, daha sonra küçük kasları geliştikçe sadece parmaklarıyla kavrayabilir. Son olarak gelişim, belirli aşamalarda gerçekleşir ve süreklidir. Geçirilen her aşama, bir sonraki aşama için hazırlık niteliğindedir.
Gelişimde kritik dönemlerin bulunması dördüncü temel ilkedir. Kritik dönem, organizmanın bazı gelişim alanlarında öğrenmeye ve gelişmeye en duyarlı olduğu, kazanılmayan becerilerin telafisinin çok zor olduğu zaman dilimleridir. Örneğin, bebeklik döneminde anne yoksunluğu psikososyal gelişimde telafisi zor olumsuz etkiler bırakabilir. Beşinci ilke, gelişimin tüm boyutlarıyla bir bütün olmasıdır. Fiziksel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişim alanları birbiriyle ilişkilidir. Örneğin, şişmanlığa bağlı olarak yürümesi geciken bir çocuk, akranlarıyla etkileşime giremediği için sosyal ve duygusal gelişiminde de öz güven problemleri yaşayabilir.
Gelişim hızı her dönemde ve her gelişim boyutunda aynı değildir. Doğum öncesi dönemden beş yaşa kadar beyin gelişimi çok hızlıyken, daha sonra bu hız azalır. Bazen bir gelişim alanındaki hızlanma diğerini yavaşlatabilir; örneğin yürümenin ön plana çıktığı dönemde konuşma duraklayabilir. Gelişimin hızlı olduğu dönemlerde çevrenin olumlu ya da olumsuz etkisi çok fazlayken, gelişimin yavaşladığı ileri yaşlarda çevrenin etkisi giderek azalır. Bu durum, yaşamın ilk yıllarında çocuklara sunulan çevresel uyarıcıların önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Gelişimin biyolojik boyutunu kalıtım ve iç salgı bezleri olmak üzere iki temel faktör belirler. Kalıtım, babadan gelen sperm ile anneden gelen yumurtanın döllenmesiyle başlar. Döllenen yumurta olan zigotta 46 kromozom bulunur. Bu kromozomların 23'ü anneden, 23'ü babadan gelir. Kromozomlar üzerinde anne ve babadan çocuğa geçecek özellikleri taşıyan yaklaşık 20.000 adet gen bulunur. Genlerin yapı taşı olan Deoksiribonükleik asit (DNA), canlının tüm özelliklerine ait bilgileri içerdiğinden 'yaşamın özü' olarak adlandırılır.
Bireyin kalıtımla getirdiği tüm genetik özellikler genotip olarak adlandırılırken, bu özelliklerin dışarıdan gözlenebilen fiziksel ve davranışsal yansımaları fenotip kavramıyla açıklanır. Fenotip, genotip ile çevrenin etkileşimi sonucunda şekillenir. Genler başat (dominant) veya çekinik (resesif) olabilir. Başat genler çekinik genlere üstün gelerek taşıdığı özelliği dölüte geçirirler. Göz rengi, saç dökülmesi ve renk körlüğü gibi özellikler başat genlerle çocuğa aktarılır. Cinsiyet ise tamamen babadan gelen sperm hücrelerindeki X veya Y kromozomunun yumurtadaki X kromozomu ile birleşmesiyle belirlenir.
İç salgı bezleri, salgılarını doğrudan kana akıtan organlardır ve salgılarına hormon adı verilir. Kafatasında bulunan hipofiz bezi, diğer tüm bezlerin çalışmasını düzenlediği için 'orkestra şefi' olarak adlandırılır. Hipofizden salgılanan büyüme hormonu az salgılanırsa cüceliğe, fazla salgılanırsa devliğe yol açar. Boğazın ön kısmında yer alan tiroit bezinin salgıladığı troksin hormonu kemik, kas ve sinir sisteminin çalışmasını etkiler. Troksin hormonunun az salgılanması (hipotiroidizm) bedensel ve zihinsel büyümede yavaşlamaya ve halsizliğe neden olur.
Paratiroit bezi vücudun kalsiyum ve fosfor dengesini sağlarken, pankreas bezi salgıladığı insülin hormonu ile kandaki şeker miktarını ayarlar. Böbrek üstü bezleri (adrenal) ise metabolizmayı düzenleyen kortizol, heyecan ve korku anında salgılanan adrenalin ve organizmayı sakinleştiren noradrenalin hormonlarını üretir. Ayrıca androjen ve östrojen gibi cinsiyet hormonları da böbrek üstü bezleri tarafından üretilir. Bu hormonların dengeli salgılanması, organizmanın sağlıklı büyümesi, gelişmesi ve dengeli bir yaşam sürdürebilmesi için kritik öneme sahiptir.
Gelişimi etkileyen çevre faktörleri doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası olmak üzere üç grupta incelenir. Doğum öncesi dönemde annenin döl yatağı (uterus) fetüsün gelişimi için en önemli çevredir. Annenin hamilelikte doktor kontrolü dışında ilaç kullanması, sigara içmesi, yetersiz beslenmesi ve yoğun stres yaşaması düşük ağırlıklı doğumlara, düşüklere veya prematüre doğumlara yol açabilir. Ayrıca annenin hamilelikte geçirdiği kızamıkçık, grip gibi virütik hastalıklar bebekte işitme kaybı, görme engeli ve zihinsel geriliğe neden olabilir. 20 yaş altı ve 35 yaş üzeri gebeliklerde ise kongenital malformasyon riski artmaktadır.
Doğum sırasındaki en büyük riskler yetersiz oksijen (perinatalanoksiya) ve bebeğin başı üzerine uygulanan beklenmedik basınçtır. Doğum sürecinde bebeğin yeterli oksijen alamaması; plasentanın erken ayrılması, göbek kordonunun boyna dolanması veya uzamış doğum nedeniyle gerçekleşebilir. Bu durum beyin hücrelerinin tahrip olmasına, beyin felcine (serebral palsi), epilepsiye veya zihinsel yetersizliğe yol açabilir. Doğum sonrasında ise geçirilen ağır sarılıklar, yüksek ateşli hastalıklar, yetersiz beslenme ve kronik rahatsızlıklar fiziksel ve zihinsel gelişimi yavaşlatabilir.
Doğum sonrasındaki en önemli çevresel etkenlerden biri de aile yapısı ve anne-baba tutumlarıdır. Geniş ailelerde yetişen çocukların, anne-babalarıyla ilişkilerinin zayıf olması nedeniyle bağımsızlık kazanmada ve sorumluluk almada zorlandıkları görülebilir. Demokratik tutuma sahip ailelerin çocukları bağımsız, kendine güvenen ve başarılı bireyler olurken; aşırı sınırlandırıcı veya aşırı hoşgörülü ailelerde yetişen çocuklar utangaç, bağımlı ya da saldırgan davranışlar sergileyebilir. Aile içi geçimsizlikler, kavgalar ve boşanmalar da çocuklarda sürekli gerilim, okul başarısızlığı ve güvensizlik yaratır.
Gelişim, yaşam boyu devam eden bir süreçtir ve belirli dönemlere ayrılarak incelenir. Doğum öncesi dönem; dölüt (1-2. hafta), embriyo (3-8. hafta) ve fetüs (3. aydan doğuma kadar) olmak üzere üç evreden oluşur. Embriyo döneminde hücreler farklılaşarak ektoderm (sinir sistemi, duyu organları), mezoderm (kas, iskelet, dolaşım sistemi) ve endoderm (sindirim, solunum sistemi) tabakalarını oluşturur. Bebeklik ve erken çocukluk dönemi (0-3 yaş), gelişimin ve değişimin en hızlı olduğu, beyin gelişiminin temelinin atıldığı 'altın yıllar'dır. Bu dönemde temel güven duygusunun kazanılması kritik bir gelişim görevidir.
İlk çocukluk dönemi (3-6 yaş), kaba ve ince motor becerilerin hızla geliştiği, oyunun en önemli etkinlik olduğu dönemdir. Bu dönemde çocuklar cinsiyet farklılıklarını keşfeder ve cinsiyet rollerini öğrenmeye başlarlar. Son çocukluk dönemi (6-11 yaş) ise çocuğun okula başladığı, toplumsal çevreye açıldığı dönemdir. Bu dönemde okuma, yazma ve aritmetik becerilerinin kazanılması en önemli gelişim görevidir. Çocuklar bu dönemde somut işlemler yapabilir, korunum ve geriye döndürülebilirlik özelliklerini kazanırlar. Çabalarının desteklenmesi, aşağılık duygusu geliştirmelerini önler.
Ergenlik dönemi (12-18 yaş), hızlı bedensel değişimlerin, birincil ve ikincil cinsiyet özelliklerinin ortaya çıktığı fırtınalı bir dönemdir. Ergenlik döneminde hipofiz bezinin salgıladığı hormonların etkisiyle cinsel olgunlaşma başlar. Ergenler bu dönemde ailelerinden duygusal bağımsızlıklarını kazanmaya çalışırken, arkadaş gruplarına yönelirler. Kimlik arayışı, meslek seçimi ve beden imajıyla barışık olmak bu dönemin en önemli gelişim görevleridir. Erken veya geç olgunlaşma, ergenlerin sosyal konumlarını ve psikolojilerini farklı şekillerde etkileyebilir.
Her çocuk dünyaya kendine özgü ve biricik özelliklerle gelir. Çocuğu tanımak ve değerlendirmek, onun bu bireysel gelişim özelliklerini fark ederek gereksinimlerini doğru belirlemek anlamına gelir. Özellikle bebeklik ve erken çocukluk döneminde yapılan gelişimsel değerlendirmeler, çocukların motor, dil, bilişsel, sosyal-duygusal ve öz bakım becerilerini izlemek için kritik bir öneme sahiptir. Gelişimsel değerlendirme sadece çocukla sınırlı kalmayıp, çocuğun ailesini, bakım veren kişileri ve çevresel faktörleri de içine alan çok yönlü bir süreçtir.
Gelişimsel değerlendirmenin temel ilkeleri arasında; asıl amacın çocuğun kendini tanımasına yardımcı olmak olması, değerlendirmede tek bir yöntem yerine birden fazla yöntemin kullanılması ve ölçme araçlarının çocuğun yaşına uygun olması yer alır. Değerlendirme süreci kesintisiz ve düzenli olmalı, elde edilen bilgiler çocuğun yüksek yararı doğrultusunda aile ve uzmanlarla paylaşılmalıdır. Ayrıca gelişimsel değerlendirme yapmak için çocuğun mutlaka bir problem yaşamasını beklemek yanlış bir yaklaşımdır; tüm çocukların gelişimi düzenli olarak izlenmelidir.
Erken çocukluk döneminde değerlendirmeler dört ana amaç doğrultusunda gerçekleştirilir: Tarama amaçlı değerlendirme (potansiyel problemleri hızlıca tespit etmek), öğretim amaçlı değerlendirme (gelişimsel destek programı hazırlamak), tanı amaçlı değerlendirme (özel gereksinimli çocukları belirlemek) ve program değerlendirme (uygulanan eğitim programının kalitesini ölçmek). Doğru araçlarla yapılan değerlendirmeler, risk altındaki çocukların erken dönemde belirlenmesini sağlayarak erken müdahale programlarının başlatılmasına ve çocuğun yaşam kalitesinin artırılmasına olanak tanır.