Sesli Özet
Ana Sayfa » Anadolu Üniversitesi AÖF » Felsefe Lisans Programı » Etkili İletişim Teknikleri
← Ünite 3

Ünite 3: Sanal İletişim — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Sanal İletişim. İletişim, bir veya birden fazla bireyin katılımıyla gerçekleşen, belirli bir bağlam içerisinde oluşan, çevre gürültüsünden az ya da çok etkilenen ve sonucunda geribildirim olanakları sunan dinamik bir eylemdir. İletişimin gerçekleştiği ortamı ve koşulları ifade eden iletişim bağlamı; fiziksel, sosyo-psikolojik ve zamansal olmak üzere üç temel boyuttan oluşur. Bu boyutlar birbirleriyle sürekli etkileşim halindedir ve asla durağan olmayan, devam eden bir süreci temsil ederler. Fiziksel boyut, iletişimin meydana geldiği somut ve gözlemlenebilir ortamı kapsar. Sosyo-psikolojik boyut ise katılımcıların arasındaki statü ilişkilerini, rollerini, ortamın ciddiyetini ya da samimiyetini tanımlar; örneğin bir mezuniyet partisindeki neşeli iletişim ile bir cenaze evindeki hüzünlü iletişim ortamı bu boyuta örnektir. Zamansal boyut ise iletişimin gerçekleştiği günün, tarihin ve anın zamanını ifade eder. Tarihsel süreçte bazı dönemlerde evde bulundurulması dahi tehlikeli olan yasaklı kitapların, günümüzde üniversite kütüphanelerinde serbestçe okunması zamansal boyutun etkisini somutlaştıran en net örneklerdendir. Bu üç boyutun birbirini nasıl etkilediği bir örnekle açıklanabilir: Buluşmaya geç kalan bir aşık (zamansal boyut), partnerinin kendisine olan ilgisini ve tavrını olumsuz etkileyebilir (sosyo-psikolojik boyut). Bu değişen ilgi ve gerginlik durumu, buluşmada akşam yemeği için gidilecek lokantanın seçimini, yani fiziksel ortamı bile doğrudan etkileyebilir (fiziksel boyut). Bu durum, iletişimin boyutlarının birbirini nasıl zincirleme etkilediğini gösterir. İletişim süreci en temelde kaynak ve alıcı adı verilen iki aktör arasında gerçekleşir. Kaynak, iletişimi başlatan ve mesajları gönderen tarafken; alıcı, bu iletileri alan ve anlamlandıran taraftır. İnsanın kendi iç dünyasıyla iletişim kurması da (kişi-içi iletişim) normal bir süreçtir ve bu durumda bireyin iç dünyası ikinci bir katılımcı olarak kabul edilir. İletişimde kaynak ve alıcı rolleri dinamiktir ve sürekli yer değiştirir. İletileri göndermek için konuşma, yazma, mimik ve jestleri kullanırken; iletileri almak için beş duyu organımızı (görme, işitme, koklama, dokunma, tat alma) kullanırız. Konuşurken aynı zamanda kendi söylediklerimizi duyduğumuz için kendimizden de anlık olarak ileti alırız. İnsanların neyi, nasıl söylediği; onların kimliklerini, inançlarını, değerlerini, eğitim durumlarını ve zihinsel kapasitelerini yansıtır. Örneğin, iyi eğitimli ve zengin bir genç ile eğitimsiz ve dışlanmış bir gencin aynı televizyon programını izleyip tamamen farklı yorumlaması, bireysel algı ve birikim farklılıklarından kaynaklanır. Kodlama, zihindeki düşünce, görüş ve fikirlerin konuşma seslerine, yazılı sözcüklere ya da jestlere dönüştürülerek ileti haline getirilmesi sürecidir. Kod açma (kod çözme) ise bu ses, yazı veya işaretlerin alıcı tarafından çözümlenerek anlamlandırılması işlemidir. Bu nedenle konuşmacılar ve yazarlar 'kodlayıcı', dinleyiciler ve okuyucular ise 'kod açıcı' olarak adlandırılır. Karşılıklı bir konuşmada her birey aynı anda hem kodlayıcı hem de kod açıcı işlevini üstlenmektedir. İletişim sürecinde gönderilen mesajlar sözel (verbal) ve sözsüz (non-verbal) olmak üzere ikiye ayrılır. Sözel iletişim kelimelerle yapılırken; giyilen kıyafetler, taraftarı olunan futbol takımının forması, el sıkışma biçimi, saç kesimi, oturuş, gülüş ve kaş çatış gibi jest ve mimikler sözsüz iletişimin güçlü ögeleridir. İletilerin gönderildiği yollara ise iletişim kanalları (ortamları) denir. Yüz yüze iletişimde ses kanalı, görsel kanal, kimyasal-koku kanalı ve dokunma kanalı aynı anda (eş zamanlı) aktif olarak kullanılır. Yansıma (geribildirim), kaynağın gönderdiği iletiye karşılık olarak kendisinden ya da alıcıdan geri gelen bilgi veya mesajdır. Yansıma sayesinde kaynak, iletisinin ulaşıp ulaşmadığını ve nasıl bir etki yarattığını anlar. Yansıma olumlu veya olumsuz olabilir. Olumlu yansıma mesajın başarıyla ulaştığını gösterirken; olumsuz yansıma mesajın karşı tarafta kötü bir izlenim bıraktığını ve iletinin biçiminin veya davranışın değiştirilmesi gerektiğini kaynağa bildirir. Yansıma ayrıca anında veya gecikmeli olabilir. Bireylerarası yüz yüze iletişimde geribildirim (gülümseme, baş sallama vb.) genellikle anında gerçekleşir. Geleneksel kitle iletişiminde (örneğin bir gazete okurunun editöre mektup yazması) geribildirim günlerce gecikmeli olurken, günümüz modern bilgi ve iletişim teknolojileri sayesinde kitle iletişiminde de anında yansıma sağlamak mümkün hale gelmiştir. Gürültü, iletişim sistemini etkileyen, gönderilen iletileri bozan, engelleyen ve alıcı tarafından yanlış anlaşılmasına neden olan her türlü etkendir. İletişim kuramlarının ilk dönemlerinde sadece kablo ve elektrik tesisatındaki teknik sorunlar olarak görülen gürültü, günümüzde daha geniş bir çerçevede fiziksel, psikolojik ve anlamsal (semantik) olmak üzere üç ana başlık altında incelenmektedir. Fiziksel gürültü, ileti veya sinyalin iletimi sırasında dışsal ve somut etkenlerle bozulmasıdır. Bilgisayarın aniden donması, konuşmacının peltek konuşması, görüşü engelleyen koyu güneş gözlükleri, silik ve okunaksız el yazıları fiziksel gürültü örnekleridir. Psikolojik gürültü ise önyargılar, yanlılık, peşin hükümler, yanlış varsayımlar ve kapalı fikirlilik gibi zihinsel engellerden oluşur ve alıcının iletiyi tarafsızca işlemesini engeller. Anlamsal (semantik) gürültü, kaynak ve alıcının aynı dili konuşmaması ya da kaynağın alıcının anlamayacağı kadar teknik, ağır bir dil kullanması durumunda ortaya çıkar. Örneğin, doktorların ve hukukçuların aşırı teknik terimler içeren konuşmaları normal vatandaşlar tarafından anlaşılamaz ve anlamsal gürültü yaratır. Ayrıca din, ölüm, komünizm, kapitalizm gibi tartışmalı konulardaki derin görüş ayrılıkları da anlamsal gürültüye yol açarak iletişimi kesintiye uğratabilir. Bilgi toplumu düşüncesi, 1960'lı yılların sonu ile 1970'li yılların sonu arasındaki on yıllık dönemde Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya'da eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır. Bu kavram, bilginin ve bilgi üretiminin toplumsal ve ekonomik yapıdaki oransal artışını açıklayan bilimsel çalışmalarla şekillenmiştir. Bu dönemde sosyo-ekonomik değişimleri açıklamak için 'informatisation' (bilgilendirme) terimi kullanılmıştır. Peter Drucker, 1968 tarihli 'Süreksizlik Çağı' eserinde modern ekonominin temel kaynağının bilgi olduğunu savunmuştur. Sosyolog Daniel Bell, 1973 yılında yayımladığı 'Toplumsal Gelecek Üzerine Deneme' çalışmasında, gelecek 30-50 yıl içinde gerçekleşecek toplumsal yapıyı önce 'endüstri ötesi toplum' (post-industrial society), daha sonra ise 'bilgi toplumu' olarak adlandırmıştır. Bell, kuramını oluştururken teknolojiyi açık bir denize benzeten Joseph Schumpeter ve teknolojik bilginin yeniliklerini inceleyen Gerald Holton'dan etkilenmiştir. Bell'e göre modern toplum üç parçadan oluşur: ekonomik-teknolojik sistemi içeren 'sosyal yapı', katılım odaklı 'yönetim biçimi' ve bireysel arzuları genişleten 'kültür'. Daniel Bell'e göre bilgi toplumunda mal üretiminden hizmet üretimine (sağlık, eğitim, araştırma, devlet hizmetleri) geçiş yaşanır. Üniversiteler ve IBM gibi bilime dayalı firmalar toplumun en önemli kurumları haline gelir. Bilgisayarlaşma ile akıllı teknolojiler doğar, bilimsel uzmanlık ve liyakat (işi uzmanının yapması) mülk ve zenginliğin önüne geçer. Bilgi toplumunda paranın ve malın yerini bilgi alır, nitelikli işler için yükseköğretim ve uzmanlık şart hale gelir ve bu toplum yapısı sanal iletişimi en üst düzeyde kullanmayı amaçlar. Geleneksel medya; gazete, dergi, radyo, sinema ve televizyon gibi bilgisayar desteği olmadan iletileri taşıyan tek yönlü kitle iletişim araçlarıdır. Yeni medya ise metin, ses, resim ve hareketli görüntülerin bilgisayar yardımıyla sayısallaştırılması (dijitalleşmesi), yani '0' ve '1'lerden oluşan sayısal formlara dönüştürülmesiyle ortaya çıkan etkileşimli ortamlardır. Yeni medya, geleneksel medyanın aksine izleyiciyi aktif birer içerik üreticisi ve katılımcı haline getirerek kitle iletişiminde devrim yaratmıştır. Medya tarihine bakıldığında, 19 Ağustos 1839'da Louis Daguerre'in Paris'te ilk ticari fotoğraf işleme yöntemi olan 'Daguerreotype'ı tanıtması medya çılgınlığının başlangıcı kabul edilir. 1893'te Edison'un ilk film stüdyosunu kurması, 1895'te Lumiere kardeşlerin sinematografi kamerasını tanıtması önemli dönüm noktalarıdır. Kitabın seri basımı 1456'da matbaanın icadıyla başlamış, ilk gazete 1609'da yayımlanmış, ilk ses kaydı 1877'de yapılmış ve ilk radyo yayını 1920'de gerçekleşmiştir. Hem ses hem görüntüyü taşıyan televizyon ise 1936 yılında hayatımıza girmiştir. Günümüzde televizyon yayıncılığı internet protokolü üzerinden çalışan IPTV teknolojisine dönüşmüştür. IPTV, izleyiciye yayıncıyla etkileşim kurma şansı vererek geleneksel kitle iletişim kurallarını değiştirmektedir. Yeni medya araçları; akıllı taşınabilir ortamlar (PDA, akıllı telefonlar, tabletler), internet, ikinci kuşak web hizmetleri (Web 2.0) ve sayısal görsel oyunlar olarak sınıflandırılmaktadır. Akıllı taşınabilir ortamlar (mobil iletişim), bireylere zamandan ve mekandan bağımsız olarak eş zamanlı (anında) veya eş zamansız (gecikmeli) iletişim kurma imkanı tanır. PDA'lar (Kişisel Sayısal Yardımcı), bilgisayar, telefon, kamera ve müzik çaları birleştiren cihazlardır. GSM (cep) telefonları ise Mobil İletişim için Küresel Sistem protokolüyle çalışarak internet, e-posta ve veri aktarımı sağlar. Tablet bilgisayarlar ise dokunmatik ekranları ve hafiflikleriyle kişisel bilgisayarların tüm işlevlerini mobil hale getirmiştir. World Wide Web (www), dünya üzerindeki en büyük sayısal ağdır ve sitelerin işlevlerine göre edu (eğitim), gov (hükümet), com (ticaret), net (ağ), org (dernek/vakıf), mil (askeri) ve tv (televizyon) gibi uzantıları vardır. 2004 yılında O'Reilly Media tarafından kavramsallaştırılan Web 2.0 (İkinci Kuşak Web Hizmetleri), kullanıcıların ortaklaşa içerik ürettiği ve paylaştığı etkileşimli sistemleri tanımlar. Web 2.0 hizmetleri arasında; bireysel yorumların kronolojik listelendiği internet günlükleri olan 'Blog'lar, içerik güncellemelerini anında takip etmeyi sağlayan 'RSS' sistemleri, kullanıcıların ortaklaşa bilgi üretip düzenlediği 'Wiki'ler (en büyük örneği Wikipedia) ve insanların metin, ses, video paylaşarak sosyalleştiği 'Sosyal Ağlar' (Facebook, Twitter, Instagram, LinkedIn vb.) yer alır. Bu araçlar sayesinde bireyden kitleye doğru sanal iletişim yaygınlaşmış ve iletişim maliyetleri son derece ucuzlamıştır. İnsan dünyaya biyolojik olarak dişi veya erkek cinsiyetiyle gelir; ancak kadın ve erkek olmayı içine doğduğu toplumun beklentileri, değerleri ve kültürel normları doğrultusunda öğrenir. Kültürel olarak inşa edilen bu kadınlık ve erkeklik rollerine 'toplumsal cinsiyet' adı verilir. Toplumsal cinsiyet; kadın ve erkek arasındaki toplumsal, kültürel, ekonomik, politik ve davranışsal tüm farklılıkları ve rol beklentilerini kapsayan geniş bir kavramdır. Toplumsal cinsiyet kalıplarının oluşmasında biyolojik süreç (anatomik ve hormonal yapı), sosyal süreç (çevrenin rol beklentileri ve koşullandırmaları) ve tarihsel süreç (kültürün ve aile geçmişinin taşıdığı davranış kalıpları) etkilidir. Cinsel rollerin çocuklara öğretilmesinde aile, okul, kitle iletişim araçları ve kültürel kurumlar aktif rol oynar. Bu rollerin edinilmesini açıklayan iki temel kuram bulunmaktadır: Toplumsal Öğrenme Kuramı ve Bilişsel Gelişim Kuramı. Albert Bandura'nın Toplumsal Öğrenme Kuramı'na göre çocuklar, anne ve babalarını model alıp gözlemleyerek, onların olumlu/olumsuz tepkilerine göre cinsel rolleri edilgen bir şekilde öğrenirler. Jean Piaget'nin Bilişsel Gelişim Kuramı ise çocuğun edilgen olmadığını savunur; çocuk önce çevresindeki kategorileri bilişsel olarak kavrar, ardından kendisini kadın veya erkek olarak etiketleyip bu benliğe uygun modelleri aktif olarak seçer. Ataerkil toplumlarda bu roller keskin bir cinsiyetçi iş bölümüyle kadını ev içine, erkeği ise kamusal alana yönlendirir.