Tarih Felsefesi Eleştirileri 2: Pozitivizm Karşıtı Tarih Felsefeleri. Wilhelm Dilthey’a göre insanın tarihsel varlığının kavranabilmesi için gereken temel koşul, saf a priori bilgi olanağının kabulü değil, içinde bulunulan koşulların toplamından çıkan bir gelişim tarihidir. İnsanı felsefeye yönelten tüm soruların yanıtını bu tarihsel gelişme verebilir; çünkü insan kendisiyle ilgili sorular soran tarihsel bir varlıktır. Modern bilgi kuramının iddiasını tersine çeviren Dilthey, doğal olanın bizim için tam olarak kavranamayacağını, ancak tarihsel olanın daha kesin bir veri oluşturduğunu ileri sürer. Dilthey, dış dünyanın yalnızca tasarımlanan bir gerçeklik, yani bir fenomen olarak kaldığını, bu nedenle dış dünyadaki nedensel süreçleri yeterince bilemeyeceğimizi savunur. İnsanın hisseden, isteyen, amaçlayan neliği tümüyle bize ait bir şeydir ve dış dünya gerçekliğinden çok daha kesin bir veri olarak karşımızda durur. İnsan doğa durumundan toplum haline geçerek tarihsel bir varoluş kazanmış; kendi oluşturduğu normlar, değerler ve kurallar tarafından da belirlenmeye başlamıştır. Dilthey bu tarihsel varlığa 'tinsellik' adını verir ve bütün insan yaşamını belirleyen bir yapı olarak tinselliği öne sürer. Tinselliğin ortaya çıkışıyla doğa alanından tarih alanına geçilir; doğa alanındaki mekanik zorunluluğun yerini tinsellik alanında istence dayalı özgür eylemler alır. Tin bilimlerinin konusu tamamen insani ve tarihsel olan bu gerçekliktir; dolayısıyla doğada açıklama geçerliyken, tarihte ve tin bilimlerinde 'anlama' esastır. Dilthey, tarihin teorik akılla değil yalnızca tarihsel akılla kavranabileceğini belirtir. Tarihsel bilmenin koşulu, tarihi araştıran kişinin aynı zamanda tarihi yapmakta olan kişi olmasıdır. Tarihçi, geçmişi anlamak için Alman Tarih Okulu'nun vurguladığı gibi geçmiş yaşantıyı zihninde yeniden canlandırır. Her tarihsel dönem kendi içinde tek, biricik ve bütün olduğundan tin bilimleri genelleştirici değil, tekilleştirici bilimlerdir. Dilthey, tarihsel dönemlerdeki anlam ve değerlerin dilde nesnelleştiğini, bu nedenle tin bilimlerinin inceleme nesnesinin yazılı yapıtlar olduğunu savunur. Tarihçinin yapabileceği tek şey yazılı yapıtları yorumlayarak anlamak, yani hermeneutik yapmaktır. Ayrıca idealist ve materyalist felsefelerin tarihte belirli son hedefler görmesini eleştirir; tarihin gidişinde rasyonellikten çok irrasyonellik bulunduğunu ve 19. yüzyılın eskatolojik (son/kurtuluş bilinci içeren) tarih anlayışlarının Ortaçağ Augustinusçu geleneğinden izler taşıdığını ifade eder. Benedetto Croce, bir Hegelci olarak felsefeyi kavramsal bir etkinlik saymakla birlikte, Hegel'in bütün gerçekliği mantıksal ve kavramsal olana indirgemesini eleştirir. Croce’ye göre Hegel tini akla uygun ele almıştır, oysa insan tini kendisini sezgisel olarak kavrar ve gerçekliği bilmede sezginin akla önceliği vardır. Akıl tümel olanı, sezgi ise tekil olanı kavrar; bu bağlamda insan tini sezgisel olarak tekili tanımaya yöneliktir ve yalnız tekil tarih yargısı vardır. Croce’nin felsefesinin temel sloganı 'her gerçeklik tarihtir ve her bilgi tarih bilgisidir' ilkesidir. İnsanın bütün bilme etkinliği tekile yönelen tarihsel bilmeyle başlar ve genel kavramlar bu tekile ilişkin bilgiden sezgisel olarak türetilir. Tinsellik her zaman olgulardan önce gelir; olgular ile idelerin sentetik birliğinden oluşur. Tarih, insan tininin kendi tinselliğini gitgide zenginleştirmesi ve oluşturması sürecidir. Croce'ye göre tarih insanın yaşadığı yuvasıdır ve tarihsel bilgi şimdide yaşadığımız yerden geçmişe yönelmenin ürünü olarak ortaya çıkar. İnsan tarihin dışına çıkarak düşünemez, yalnızca yaşadığı zamanın içinden tarihe yönelebilir. Bu nedenle Croce 'Her gerçek tarih şimdinin tarihidir' der; geçmişe ancak bugünün tininden hareketle anlam verebiliriz ve geçmişi tanıyan tin aslında kendi geçmişini tanıyarak kendisini bilir. Croce, Hegel'in mutlak tin anlayışına karşı çıkar; çünkü tinin tarihte insanın yapıp etmeleriyle sürekli oluşum içinde olduğunu savunur. Tinin mutlak olarak tamamlanabileceği bir son varsaymak için tarihin dışına çıkmak gerekir ki bu olanaksızdır. Bizzat tinin kendisi tarihtir. Doğa bilimlerinin kavramsal kurgularının gerçek kavramlar olmadığını, sözde kavramlar olduğunu belirten Croce, hem bilime hem felsefeye karşı tarihin özerkliğini savunmuş ve felsefeyi bir tarih metodolojisi olarak görmüştür. İngiliz felsefeci Robin George Collingwood, tarihin konusunun düşünülmüş olmakla tarihin konusu olabileceğini, yani 'her tarihin düşünce tarihi' olduğunu savunmuştur. Tarih belirli idelere göre yönlenen bir süreçtir ve biz bir çağı o çağa egemen olan düşüncelerin aracılığıyla anlayabiliriz. Tarih asla bir doğa bilimi olamaz; çünkü doğa bilimi dışsal olguları incelerken, tarih insanın eylemlerini ve zihinsel imkanlarını konu edinir. Collingwood, tarihçinin geçmiş bir olayı soruştururken olayın içi ile olayi dışı arasında ayrım yaptığını belirtir. Olayın dışı, cisimler ve devinimlerle betimlenebilen yanıdır (örneğin Caesar'ın Rubicon ırmağını geçmesi). Olayın içi ise yalnızca düşünce aracılığıyla betimlenebilecek olan yandır (örneğin Caesar'ın Cumhuriyet Anayasası'na karşı çıkması). Tarihçi, olayın dışı ile olayın içi arasındaki ilişki, yani eylemi gerçekleştiren kişinin zihnindeki düşünce ile ilgilenir. Doğa biliminde bir olayın nedeni başka bir olayken, tarihte bir olayın nedeni bizzat o eylemi tetikleyen düşüncedir; dolayısıyla tarihçi ne olup bittiğini bilince neden olup bittiğini de bilir. Tarihçinin geçmiş düşünceleri keşfetmesinin tek yolu, bu düşünceleri kendi zihninde yeniden canlandırmasıdır. Bu bağlamda tarihsel süreç, salt olaylar süreci değil, düşünceler sürecidir. Collingwood, doğa biliminin nesnelerinin öncesiz-sonrasız olduğu gibi, tarihsel düşünce nesnelerinin de (örneğin Augustus'un Roma Anayasası üzerindeki düzenlemelerinin) bugün yeniden düşünülebildiği ölçüde öncesiz-sonrasız olduğunu savunur. Ancak tarihçiye peygamberlik bahşedilmemiştir; tarih gelecekteki gelişmeleri öngöremez ve tarihe yasa koyamaz. Geçmişin ölüp gitmiş bir nesne olmadığını, tarihsel düşünme edimiyle şimdide yaşadığını vurgulayan Collingwood, tarihsel sürecin insanın mirasçısı olduğu geçmişi kendi düşüncesinde yeniden yaratarak insan doğasını oluşturması süreci olduğunu ifade eder. 20. yüzyılda tarih felsefesinin en önemli sorunlarından biri tarihselcilik (historism/historicism) ile tarihsicilik (historicism) arasındaki ayrımdır. 19. yüzyılda Hegel, Marx ve Comte gibi filozoflar tarihi bütünsel bir ilkeye, diyalektik yasalara veya üç hal yasasına göre açıklamaya çalışmışlardır. Nietzsche, bu tür tekil ilkelere dayanan evrensel tarih felsefelerini 'tarihsici' olarak nitelendirip eleştirmiştir. Novalis 'tarihselcilik' terimini olumlu anlamda kullanan ilk kişi olurken, Croce gibi düşünürler tarihselciliği savunmuş ve tarihin bütünü hakkında konuşan felsefeleri epistemolojik olarak olanaksız görmüşlerdir. Tarihselcilik, her tarihsel olayın içinde bulunulan çağa özgü koşullardan hareketle açıklanması gerektiğini savunur ve tarih dışından mutlak ölçütler getirilmesine karşı çıkar. Tarihsicilik ise tarihin bütünü hakkında konuşan, tarihte sıkı bir belirlenimcilik ve ereksel bir ilerleme gören anlayıştır. Croce, tarihsici felsefelerin tarihe felsefeyi ve dışsal genellemeleri empoze ettiğini, oysa insanın tarihsel bir varlık olarak tarihin tümünü görebileceği tarih üstü bir noktaya çıkamayacağını belirtir. Tarihsiciler geleceği öngörebileceklerine inanırken, tarihselciler her bilginin ve yorumun kendi çağının tinselliğiyle sınırlı ve çağdaş olduğunu vurgular. Bu bağlamda tarihsiciliğe yöneltilen eleştiri temel olarak epistemolojiktir; çünkü elimizde tarihin bütününe ilişkin mutlak değerlerimizi test edecek nesnel ve tarih-üstü bir ölçüt bulunmamaktadır.