Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Platon ve özellikle Descartes’ın düalist görüşlerinden beslenen ego kuramına göre kişisel özdeşlik, maddi olmayan, uzamsal yer kaplamayan ve ölümsüz bir ruha dayanmaktadır. Kartezyen düalizm, zihin ile bedenin birliğini varsayar; zihin zihinsel yaşamın gerçekleştiği yerdir ve bedenin eylemlerinde kendini gösterir. Ancak töz düalizmi, zihnin bedenin yokluğunda bile var olmaya devam edebileceğini savunur.
Descartes zihni ve bedeni birbirine indirgenemez iki ayrı töz olarak tanımlar. Bu yaklaşıma göre kesin bilginin kaynağı akıl ve sezgidir, duyum bilgisinden ise şüphe edilir. Ego kuramı, kişinin varlığının sürekliliğini, belirli bir egonun ya da deneyimler öznesinin varlığını kabul etmeden açıklayamayacağımızı öne sürer. Yaşantıların bütünlüğü, bu yaşantıların aynı özne tarafından deneyimlenmiş olmasına bağlıdır.
Kartezyen ego kuramcıları, bütün deneyimlerin aynı kişi tarafından yaşanmasını kişisel özdeşliğin temel ölçütü olarak görürler. Bu geleneksel bakış açısı, insanın bedensel varlığından ziyade zihinsel ve ruhsal bir öze sahip olduğunu varsayar.
17. yüzyıl düşünürü David Hume, Kartezyen düalizme ve ölümsüz ruh fikrine karşı çıkarak deneyci bir yaklaşımla yığın (bundle) kuramını geliştirmiştir. Materyalist bir temele dayanan Hume, bedenden bağımsız bir zihin fikrini reddeder ve gerçek bilginin duyu organlarından, yani izlenimlerden geldiğini savunur. İzlenimler birleşerek basit fikirleri, onlar da çağrışım yoluyla karmaşık fikirleri oluşturur.
Hume'a göre, kendilik böyle fikir ve izlenimlerden ibaret bir yapı olduğundan, arka planda değişmeyen tek ve birleşik bir kendilik özdeşliği yoktur. Ne beyinde buna karşılık gelen anatomik bir yapı ne de tek birleşik kendilik deneyimi mevcuttur. Sürekli, değişmeyen kendilik fikri tamamen bir yanılsamadır; kişi sadece belli bir zamandaki zihinsel durumların ve izlenimlerin geçici bir birleşimidir.
Hume, 'İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme' adlı eserinde, sürekli ve durağan bir kendilik izlenimimizin olmadığını vurgular. Acı, haz, sevinç ve üzüntü gibi duygular birbirini izler ancak tümü aynı anda var olamaz. Zihin, birbirinden ayrı algılar arasında gerçek bir bağlantı algılayamaz; benzerlik, bitişiklik ve nedensellik ilkelerine dayanarak bu bağın var olduğunu hissederiz ki bu da kişisel özdeşlik fikrini hayali ve uydurma bir tasarıma dönüştürür.
Kişisel özdeşlik sorunu temel olarak iki ana soru etrafında şekillenir: Bunlardan biri 'bütünlük sorunu', diğeri ise 'kimlik sorunu'dur. Bu ayrım, kişisel özdeşlik tartışmalarının felsefi derinliğini anlamak için hayati önem taşır.
Bütünlük sorunu, bir insanın yaşamı boyunca sahip olduğu sayısız duygu, düşünce, hatıra ve duyumun nasıl olup da aynı kişinin zihninde, aynı çatı altında toplanabildiği sorusudur. Şimdiki deneyimlerimizle geçmiş deneyimlerimizi birbirine bağlayan bütünlük ilkesi nedir? Bu birlik, deneyimlerin aynı bilinçli kendiliğe bağlı olmasından mı, yoksa kesintisiz süre giden bir deneyimle ilişkili olmalarından mı kaynaklanır?
Kimlik sorunu ise karşımızdaki insanı zaman içinde aynı kişi yapan şeyin ne olduğu sorusudur. Günlük hayatta insanları genellikle fiziksel görünüşleri, sesleri veya parmak izi gibi bedensel özellikleriyle tanırız. Ancak felsefede 'Ali’nin beynini Veli’nin bedenine aktarsak bu kişi kim olur?' gibi düşünce deneyleriyle bedensel ipuçlarının ötesinde kişisel özdeşliği sağlayan özün ne olduğu sorgulanır.
Bedensel süreklilik ölçütüne göre, bir kişinin zaman içinde aynı kişi olarak kalması, aynı bedende yaşayan insan varlığı olarak kalmasıyla mümkündür. Kişinin bedeni estetik ameliyatlar, kazalar veya hastalıklar nedeniyle büyük değişimlere uğrasa bile, doğduğu andan itibaren aynı bedende yaşayan canlı varlık olmayı sürdürdüğü sürece aynı kişidir. Bu yaklaşımda kişisel özdeşlik dışsal bir kavram olarak ele alınır.
Ancak bedensel süreklilik ölçütü hücre yenilenmesi gibi olgularla sorgulanmıştır; yetişkin bir insanın bedenindeki hücreler çocukluğundakilerden tamamen farklıdır. Bu yetersizliği test etmek için beyin nakli düşünce deneyleri ortaya atılmıştır. John Perry’nin senatör ve rakip örneği veya Guy Fawkes’ın beyninin ikiye bölünerek iki farklı bedene (Charles ve Robert) nakledilmesi deneyleri, salt bedenin değil, psikolojik özelliklerin taşıyıcısı olan beynin önemini ortaya koymuştur.
Beynin ikiye bölünmesi durumunda her iki alıcının da kendilerini orijinal kişi olarak iddia etmesi, ne saf bedensel sürekliliğin ne de tek başına beynin sürekliliğinin kişisel özdeşliği açıklamaya tek başına yetmediğini kanıtlamaktadır.
Psikolojik süreklilik ölçütü, zihinsel durumların kalıcılığının ve sürekliliğinin kişisel özdeşliği oluşturduğunu savunur. Bu yaklaşımın en önemli öncüsü John Locke’dur. Locke, Descartes gibi değişmeyen düşünen bir tözü savunmak yerine, öz bilince sahip kendiliği kişisel özdeşliğin temeline koyar.
Locke’un bellek ölçütüne göre, bilincin geçmiş yaşantılara uzalabildiği, kişinin geçmişini hatırlayabildiği ölçüde şimdiki ve geçmişteki eylemleri aynı kendilik altında birleşir. Kişinin eylemlerinin bilincinde olması ve bunları kendine ait anılar olarak hatırlaması, özdeşliğin anahtarıdır. Zaman içinde aynı bedene sahip olmak ne yeterli ne de gerekli bir koşuldur; önemli olan aynı bilince sahip olmaktır.
Ancak Locke’un bellek ölçütü Thomas Reid ve Bishop Butler gibi filozoflar tarafından eleştirilmiştir. Reid’in general örneğinde olduğu gibi, anı zincirindeki kopmalar mantıksal çelişkilere yol açabilir (örneğin generalin çocukluğunu hatırlamaması). Butler ise bellek ölçütünün 'gerçek belleği' 'görünüşteki bellekten' ayırırken döngüsel bir çıkarıma düştüğünü, çünkü hatıranın kime ait olduğunu bilmek için önceden kişisel özdeşliği kabul etmek gerektiğini göstermiştir.
Locke’un bellek ölçütündeki döngüsellik eleştirisini aşmak için Sydney Shoemaker işlevselci bir yaklaşım geliştirmiştir. Shoemaker, zihinsel durumların birbirine nedensel olarak bağlandığı bir 'bellek zinciri' ve geçişlilik kavramını öne sürmüştür. Mr. Brown ve Mr. Robinson örneğiyle (Brownson) psikolojik sürekliliğin nedensel bağlarını açıklamıştır.
Derek Parfit ise kişisel özdeşliğin teke tek bir ilişki olmadığını, zihinsel durumların birbiriyle geçişli ilişkiler içinde olduğu yakın nedensel olaylar zincirine dayandığını savunmuştur. Beyin bölünmesi ve ayrık beyin hastaları üzerine yapılan çalışmalar (corpus callosum'un kesilmesi), Kartezyen ego kuramının aksine tek bir birleşik özne fikrini sarsmış, aynı bedende birden fazla bilinç alanının olabileceğini göstermiştir.
Parfit, tüm bu açmazlar sonucunda Hume’un yığın (bundle) kuramına geri dönmüş; bedenden bağımsız soyut bir kişinin varlığını reddederek, kişisel özdeşlik tasarımının izlenimler zinciri arasında zihnin oluşturduğu hayali bir tasarım olduğunu savunmuştur.
Bilinç kavramı zihin-beden sorununun merkezinde yer alır ve tanımlanması en güç felsefi kavramlardan biridir. Bilinç; çevrenin farkında olmak, duyabilmek, hissedebilmek ve duyumlara uygun tepkiler verebilmek demektir. Üstelik bilinç dereceli bir özellik değildir; bir varlık ya bilinçlidir ya da değildir. Bilinç terimine bugünkü anlamını kazandıran ilk düşünür John Locke’dur.
David Chalmers, bilinçle ilgili sorunları ikiye ayırır. Birincisi 'kolay sorunlar'dır: çevresel uyaranları ayırt etme, bilişsel bilgi birleştirme, dikkatin odaklanması, uyanıklık halleri gibi beyindeki sinirsel mekanizmalarla açıklanabilen olgulardır. İkincisi ise bilincin en çetrefilli yönü olan 'öznel deneyim sorunu'dur.
Her bilgi işlem sürecinin yanında kişiye özgü bir algılama ve düşünme deneyimi mevcuttur. Bilinç kavramı; öznel bir deneyim olması, yönelimsellik içermesi ve farkındalıkla doğrudan bağlantılı olması özellikleri dolayısıyla felsefenin en büyük bilmecelerinden biri olmaya devam etmektedir.
Farkındalık, bilinçle en yakından ilişkili olan kavramdır ve bir varlığın nelerin farkında olup nelerin farkında olamayacağı sorununu inceler. İnsan, hayvan ya da makine çevresindeki uyaranların farkındaysa ve tepki veriyorsa bilinçli sayılır. Bu durum dış dünyadaki tehlikelerin veya nesnelerin farkına varılmasını kapsar.
'Dolaysız farkındalık' veya 'ayrıcalıklı erişim' kavramları ise yalnızca dış dünyayı değil, kişinin kendi zihninde ve bedeninde olup bitenleri birinci şahıs bilgisiyle özel bir şekilde bilmesini ifade eder. Bir gülün kokusunu duymak, akşam yemeği dilemek veya bir anıyı hatırlamak dolaysız farkındalık halleridir.
Ancak zihnimizdeki her sürecin farkında olamayız; örneğin gözün retinasından beyindeki görme merkezine giden nörolojik algı sürecinin farkında değilizdir. Evrimsel olarak bu durum avantajlıdır, çünkü tehlike anında (örneğin kaplan gördüğümüzde) algı sürecini incelemek yerine doğrudan kaçmamızı sağlar.