Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Bilincinde olmadığımız zihinsel durumların olup olmadığı, zihin felsefesinin en temel ve en çok tartışılan konularından biridir. Descartes ve Locke gibi klasik düşünürler için bilinç, zihnimizin içinde olup bitenlerin doğrudan farkında olmamız anlamına gelir. Locke, bu durumu 'iç duyum' olarak nitelendirir ve bilinci, insanın kendi zihninin içeriklerini algılaması olarak tanımlar. Ona göre bilinç her zaman duygu ve algılarımızla birliktedir; herkes kendisi için 'kendim' dediği şeyin ta kendisidir.
Descartes da benzer şekilde zihnin içeriklerinin bilincinde olmasını, onları zihnin gözüyle görmek şeklinde açıklar. Buna karşın, zihnimizin içeriklerinin her zaman farkında olamadığımız bilinçli olmayan zihinsel durumlar içerdiğini savunan düşünürler de vardır. Örneğin Freud, birçok zihinsel durumun bilinçli zihnin dışında yer aldığını, zihnimizde barınan birçok duygu, istek ve arzunun bilincinde olmadığımızı öne sürmüştür.
Bu konuda araştırmacılar iki ana kampa ayrılmıştır. Bir kısım araştırmacı bilinçdışı zihinsel durumların varlığını savunurken, materyalist yönelimli bazı düşünürler bilincin beyin ve sinir sisteminin işleyişi sonucunda ortaya çıkan bir yan ürün (epifenomenalizm) olduğunu iddia ederler. Zihinsel bir olgunun zaten bilinçli olmakla aynı şey olduğunu, bunun dışındaki her şeyin beyinsel fizyolojik süreçler olduğunu öne süren yaklaşımlar da mevcuttur. Ancak bir telefon numarasını hatırlama gibi zihinsel bir durum ile bunun bellekten alınıp bilince gönderilme süreci arasındaki bağ, bilinçli ve bilinçsiz zihin hallerinin karmaşık ilişkisini gözler önüne serer.
Kişinin duygu, duyum, inanç ve arzuları bilincin dolaysız nesneleridir. İçebakış yoluyla elde edilen bu bilgilere başka kişilerin doğrudan erişmesi imkansızdır ve kişinin bu konudaki yargılarının kendisi tarafından yanlış tanınması olası değildir. Ancak nöroloji bulguları ve psikopatolojik bozukluklar, gülün kırmızılığını görmek veya buzun soğukluğunu hissetmek gibi nitel zihin hallerinin her zaman bilinçli olmadığını kanıtlamaktadır.
Bu konudaki en çarpıcı kanıtlar amnezi (unutkanlık) sendromu ve 'kör görü' (blindsight) hastalarından gelmektedir. Kör görü hastaları, görüş alanlarındaki belirli bir bölgede samimi olarak hiçbir şey görmediklerini söyleseler de, tahmin etmeleri istendiğinde gerçeğe oldukça yakın doğru tahminlerde bulunabilirler. Bu durum, hastanın duyum bilgisini işlediğini ancak bu sürecin tamamen bilincin dışında gerçekleştiğini, yani gördüklerinin farkında olamadıklarını gösterir.
Bilincin, içebakış yoluyla farkında olmanın yanı sıra, zihinsel durumların bütünlüğüne işaret eden bir boyutu daha vardır. Bu bağlamda bilinç, izlenimler, düşünceler ve duygular gibi olayların bir bütünlüğünü ifade eder ve kendilik bilinci (öz bilinç) ile çok sıkı bir ilişki içindedir. Öznellik, genellikle bilincin özü olarak kabul edilir ve kişinin kendi zihinsel durumlarının bilgisine nasıl eriştiğiyle doğrudan bağlantılıdır.
Bilinçle ilgili tanımların ortak noktası, bilinci fenomenolojik ve davranışsal yönden öznel deneyim bakımından ele almalarıdır. Karnımıza şiddetli bir ağrı saplandığında bunu doğrudan birinci şahıs formunda, aracısız ve ayrıcalıklı bir erişimle hissederiz. Kendi algılarımızı bilmek için dışsal davranışsal ipuçlarına veya çıkarsamalara ihtiyaç duymayız; bunlar ilk elden deneyimlerdir.
Öz bilinç ya da kendilik bilinci, ikinci düzey bir bilinç durumudur ve insanı hayvanlardan ayıran en temel özellik olarak görülür. Birinci düzey bilinç acıktığımızı hissetmekse, bunu 'açıktım' şeklinde ifade etmek ikinci düzey bilinç durumudur. Bu düzeyde bilincin içeriği, bizzat bilincin nesnesi haline gelir. Thomas Nagel, 'Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?' adlı çalışmasında bilinci, dünyanın öznel deneyimine sahip olma yetisi olarak tanımlamıştır.
Nagel'e göre bir yarasa, yarasa olmanın öznel deneyimine sahip bir varlık olarak bilinçlidir ve bu deneyim yalnızca yarasaya aittir. Zihinsel durumlar yalnızca birinci şahıs formunda o duruma sahip olan kişi tarafından bilinirken, fiziksel durumlar herkese açıktır. Zihinsel olguların öznelliği, tek bir bakış açısıyla ve dolaysız erişimle bağlantılıdır; dolayısıyla nesnel fiziksel kuramlar bu öznel bakış açısını dışarıda bırakmak zorunda kalır.
Bilinçle ilgili en temel sorunsal, kişinin kendi kendisinin farkında olması yani öz bilince sahip olmasıdır. Kant, öz bilince sahip bir kendilik anlayışı geliştirerek, farklı deneyimlerin bir ve aynı kendilik altında toplanmasının mümkün olduğunu savunmuştur. David Hume, iç duyumun bize sabit ve kalıcı bir kendilik algısı vermediğini, her zaman tikel algılarla karşılaştığımızı öne sürmüştü. Kant da 'Saf Aklın Eleştirisi' eserinde iç algıdaki özbilincin deneysel ve değişken olduğunu kabul eder.
Kant'a göre, farklı deneyimler boyunca bir ve aynı kalan kendilik, deneysel veriler yoluyla bir nesne olarak düşünülemez. Bu aşkınsal bir varsayımdır ve tüm deneyimi önceleyen koulun 'aşkın tam algı' (apperception) olduğunu belirtir. Tam algı, algılananı yapan öznenin kendisinin bilincine varmasıdır. Anlama yetisinin a priori kategorileri ile duyarlıktan gelen görülerin birleştirilmesi sürecinde tam algı gerçekleşir.
Özne, anlama yetisini etkin bir biçimde kullandığında, bu eylemleri yapan varlık olduğunun bilincine varır. Kant'a göre saf tam algının birliği, bütün sentezi a priori olarak önceleyen 'kendilik bilinci'dir. Bu kendilik bilinci olmasaydı, görülerin düzenlenmemiş çokluğu içinde kalırdık. Böylece Kant, Hume'un çoklu algıları bir arada tutan bir ilke olmadığı iddiasına karşı, kendilik bilincini bir sentez ilkesi olarak öne sürmüştür.
Birçok bilinç durumu özünde yönelimseldir; dünyayı belli bir içerikle deneyimleriz ve deneyimimiz şeyleri belirli bir şekilde temsil eder. Felsefede yönelimsellik, deneyimin yönelimsel içeriğini, yani kişinin öznel deneyiminin orada gerçekten var olan bir şeyi yansıtmak zorunda olmadığını ifade etmek için kullanılır. Örneğin Ponce de León'un gençlik çeşmesini araması yönelimsel bir eylemdir, ancak gençlik çeşmesi gerçekte var olmasa bile onun arayışının yönelimsel bir nesnesi vardır.
Husserl'in fenomenolojisinin ana konusunu yönelmişlik sorunu oluşturur. Husserl için yönelmişlik bilincin özüdür ve bilinç her zaman bir şeyin bilincidir. Brentano bilincin yönelmişliğini belirli bir nesneye yönelmek olarak tanımlarken, Husserl sanrılar ve yanlış algılamalardaki güçlükler nedeniyle bilinci bir nesneye yönelmiş kılan özellikleri 'noema' kavramıyla açıklamıştır. Noema, bilinç ediminin yöneldiği nesne olmaktan ziyade, bilincimizin nesneyle ilişkiye geçmesini sağlayan yapıdır.
Günlük yaşamdaki 'doğal tavır' nesnelerin gerçekte var olduğunu kabul ederken, fenomenolojik tavır nesneleri birer bilinç fenomeni yani 'ide' olarak ele alır. Husserl'e göre her bilinç edimi bir cogito ve bir yönelimdir. Descartes'ın cogito'dan hareketle tözsel öznenin varlığını çıkarsamasını eleştiren Husserl, ego sahibi olmak ile bilinçli olmanın aynı şey olduğunu, özne ve nesnenin karşılıklı ilişkileri içinde anlam kazandığını savunur.
Bilincin nasıl olanaklı olduğu sorusuna felsefe tarihinde farklı yaklaşımlar geliştirilmiştir. Thomas Nagel ve Colin McGinn gibi 'Yeni Gizemciler', beynin bilincin nedensel temeli olduğunu kabul etmekle birlikte, bu bağlantının doğasının insan zihninin yapısal sınırları nedeniyle bir giz olduğunu savunurlar. Onlara göre beyin süreçlerinin bilince nasıl yol açtığı metafizik bir bilmece değil, bizim anlama kapasitemizin dışındaki bir bilimsel gerçektir.
İndirgemeci olmayan fizikalizm (supervenience), bilincin tamamen beyin süreçlerini izleyerek ve onlara bağlı olarak ortaya çıktığını varsayar. Jaegwon Kim ve John Searle'ün savunduğu bu görüşe göre, beyin süreçlerinde bir değişiklik olmadan zihinsel durumlarda değişiklik olmaz. Panpsişizm (tüm ruhçuluk) ise bilincin evrende her yerde ve her şeyde olduğunu iddia eder; David Chalmers'ın örneğindeki gibi evrendeki her şeyin (hatta bir termostatın bile) kendine özgü bir bilinç düzeyine sahip olduğunu savunur.
Evrimsel psikoloji yaklaşımı ise bilincin, diğer insanların akılları için modeller oluşturarak davranışları tahmin etmeyi ve sosyal zekayı geliştirmeyi amaçlayan bir evrimsel değişim olduğunu öne sürer. Daniel Dennett ise 'heterofenomenoloji' yöntemiyle, bilincin geleneksel birinci şahıs ve ayrıcalıklı erişim kavramlarını reddeder. Dennett'e göre bilinç, beynin farklı bölgelerinin eş zamanlı yarışları sonucunda davranış kontrolünü kazanan zihinsel içeriklerin bir kargaşasıdır ve merkezi bir kendilik bilinci bir yanılsamadır.