Sosyal Düzen Kuralları ve Hukuk. İnsan, doğası gereği yalnız yaşayamayan ve toplum adı verilen sosyal çevre içinde diğer bireyler ve kurumlarla sürekli etkileşim halinde bulunan bir varlıktır. Sabah uyanılan andan itibaren aile bireyleriyle, iş veya okul yolunda karşılaşılan insanlarla, gün içinde iş yerinde veya kamusal alanlarda kurulan ilişkilerin hepsi 'sosyal ilişki' olarak adlandırılmaktadır. Bu ilişkilerin sayılamayacak kadar çok olması ve zaman zaman çıkar çatışmalarına yol açması kaçınılmazdır. İnsanların bir arada barış, huzur ve ahenk içinde yaşayabilmesini temin etmek amacıyla sosyal ilişkilerin bir düzene bağlanması zorunludur. Sosyal ilişkilerin tabi olduğu bu düzen 'sosyal düzen' olarak ifade edilmektedir. Sosyal düzen, bireylere birtakım ödevler, yükümlülükler, haklar ve yetkiler yüklerken aynı zamanda toplum hayatında uyulması gereken emir ve yasaklar bütünü sunmaktadır. Genel kabul gören bilimsel sınıflandırmaya göre sosyal düzen kuralları dört ana grupta incelenmektedir: Din kuralları, ahlak kuralları, görgü kuralları ve hukuk kuralları. Tüm bu kurallar temel olarak benzer konuları, yani insan davranışlarını ve sosyal hayatı düzenlemeyi amaçlar. Bu kuralların birbiriyle kesiştiği ortak alanlar olduğu gibi, her birine has münhasır alanlar da mevcuttur. Sosyal düzen kurallarının ortak bazı temel özellikleri bulunmaktadır. Öncelikle bu kurallar genel nitelik taşır, yani ayırımsız olarak toplumdaki herkese uygulanır. İkincisi, süreklidirler; çok uzun zamandır ve kesintisiz biçimde uygulanagelmişlerdir. Üçüncüsü, bu kuralların hepsi birer yaptırıma (uyulmadığında karşılaşılan tepkiye) sahiptir. Ayrıca sosyal düzen kuralları zaman içinde değişebilir, bölgeden bölgeye farklılaşabilir ve hatta tamamen ortadan kalkabilir. Din kuralları, evreni yaratan ve yöneten ilahi bir varlığa (Tanrı'ya) inanmayı ve ibadet etmeyi emreden, kutsal kitaplara dayanan kurallar bütünüdür. Din kuralları, kişinin Tanrı ve öbür dünya ile olan ilişkilerini (uhrevi boyut) düzenlediği gibi, toplumsal yaşamı da şekillendirir. Tanrı buyruğu oldukları için dogmatik ve statiktirler. Laik ve modern toplumlarda din kurallarına uymamanın yaptırımı manevidir (günahkâr sayılma, vicdan azabı, toplum dışına itilme); ancak bir din kuralı aynı zamanda hukuk kuralı haline gelmişse maddi yaptırıma da konu olabilir. Ahlak kuralları, insan davranışları hakkında 'doğru-yanlış' veya 'iyilik-kötülük' değerlendirmesi yapan değer yargılarıdır. Ahlak kuralları iki yöne ayrılır: Nesnel (objektif/sosyal) ahlak bireyin diğer insanlara karşı ödevlerini (örneğin sözünde durmak, fakire yardım etmek) düzenlerken; öznel (subjektif) ahlak kişinin kendi iç dünyasına karşı ödevlerini (örneğin başkaları hakkında kötü düşünmemek) ifade eder. Ahlak kurallarına uymamanın yaptırımı da manevidir (ayıplanma, dışlanma). Hukuk kurallarından farklı olarak ahlak kuralları içsel ve kişisel alanları da kapsar. Görgü (nezaket) kuralları, toplumsal yaşamdaki günlük ilişkilerde uyulması gereken tavır, yöntem ve hareket biçimlerinden oluşur. Başkası konuşurken dinlemek, selam vermek, kibar yemek yemek, misafir ağırlamak bu kapsamdadır. Yazılı değildirler, gelenek ve göreneklerle aktarılırlar. Bölgesel ve yöresel özellikler gösterebilirler. Görgü kurallarına uymayanlar kaba, görgüsüz veya saygısız olarak nitelendirilir ve buradaki yaptırım da tamamen manevi nitelik taşır. Hukuk kuralları, sosyal düzen kurallarının en önemlisidir. Kişilerin dışa yansıyan ilişkilerini düzenleyen, toplumsal barışı, hukuk güvenliğini ve adaleti sağlamayı amaçlayan ve uyulması kamu gücüyle desteklenmiş kurallardır. Hukuk kuralları genel, soyut, sürekli ve irade/emir içeren kurallardır. Hukuk kurallarını diğer tüm sosyal düzen kurallarından ayıran en keskin ve temel özellik, yaptırımının 'maddi' olması ve devletin zorlayıcı gücüyle desteklenmesidir. Her hukuk kuralının yapısında açık ya da örtülü olarak üç temel öge bulunur: Konu, irade (emir) ve yaptırım. Hukuk kuralının konusu, kişilerin dışarıya yansıyan ilişkileri, eylem ve işlemleridir (örneğin yapılan bir sözleşme ya da haksız bir fiil). İrade ögesi, kanun koyucunun yapılmasını uygun bulduğu veya yasakladığı davranışa dair iradesini (emrini) ifade eder. Yaptırım ise kurala uyulmadığı takdirde devreye giren maddi tepkidir. Hukuk kurallarının nitelikleri incelendiğinde onların genel ve soyut olduğu görülür. Soyuttur çünkü somut ve tek bir olay için değil, aynı nitelikteki tüm olaylar için geçerlidir. Geneldir çünkü aynı durumda bulunan tüm kişilere ayırımsız uygulanır (kadın, erkek, yaşlı vb. fark etmeksizin). Süreklidir, çünkü yürürlükten kaldırılıncaya kadar uygulandığı zaman dilimi içerisinde kesintisiz bağlayıcılığını korur. Hukuk kuralları ile diğer sosyal kuralların birbirinden ayrılması hususunda geçmişte taraflar (iki taraflı / tek taraflı), yazılılık durumu veya toplumsal irade ürünü olma gibi çeşitli ölçütler denenmiş olsa da, pratikte bu ölçütlerin geçerliliği sınırlıdır. Örneğin din kurallarının da yazılı kaynakları (kutsal kitaplar) olabilmektedir. Bu nedenle hukuk kurallarını diğerlerinden ayıran en sağlam ve kusursuz ölçüt, yaptırımın niteliğinin 'maddi' olmasıdır. İnsanların hukuk kurallarına uymasının gerisinde çeşitli psikolojik ve sosyolojik sebepler yatar. Toplumun çoğunluğu kuralların adalet ve düzeni sağladığına inanır, iç huzuru arar ve kural ihlalinde dışlanmaktan çekinir. Hukuk kuralları bireylere mülkiyet ve seyahat gibi geniş özgürlükler tanırken, aynı zamanda bu özgürlükleri başkalarının haklarını korumak adına sınırlandırır. Çünkü herkesin sınırsız özgürlüğe sahip olduğu bir yerde hiç kimse özgür olamaz. Adalet kavramı, hukuk sisteminin temelini, idealini ve nihai amacını oluşturur. Hukuk devleti kavramı özünde adaleti sağlayan devlet demektir. Ancak adaletin herkes tarafından kabul edilen tek bir tanımını yapmak oldukça güçtür. Tarih boyunca filozoflar ve hukukçular adaleti farklı şekillerde tanımlamışlardır; örneğin Romalı hukukçular adaleti 'herkese hakkı olan şeyi vermek konusundaki irade' olarak tanımlamıştır. Genel ve kapsayıcı bir tanımla adalet; ahlaka dayanan, herkese hakkı olanı veren, bireylere hürriyet ve eşitlik sağlayan, insan haklarına saygılı ve insanları mutlu eden en yüce erdem ve iradedir. Adalet fikri, olan hukukun değil, olması gereken (ideal) hukukun ölçütüdür. Ünlü filozof Aristo, adaleti iki ana kategoriye ayırarak incelemiştir: Denkleştirici adalet ve dağıtıcı adalet. Denkleştirici adalet, insanların şahsi ve özel durumlarına bakılmaksızın mutlak ve aritmetik bir eşitliğe tabi tutulmasını ifade eder (örneğin herkesten eşit oranda vergi alınması veya herkese eşit sosyal yardım yapılması). Dağıtıcı adalet ise değerlerin, imkanların veya yüklerin paylaştırılmasında kişilerin yeteneklerine, katkılarına ve toplumsal durumlarına göre pay almasını savunur. Örneğin devletin özürlü ve hastalara diğer bireylere göre daha fazla sosyal yardım yapması veya kişilerin gelir ve kazançlarına göre farklı oranlarda vergi ödemesi dağıtıcı adalet anlayışının birer yansımasıdır. Sosyal kurallara uyulmadığı takdirde karşılaşılan tepkiye yaptırım denir. Hukukta yaptırım, hukuk kuralının ihlali halinde devletin maddi güç uygulayarak kurala uyulmasını sağlayan zorlayıcı tepkisidir. Hukukta yaptırım özü itibarıyla ceza ve cebir unsurlarını barındırır; yaptırımı olmayan bir kuralın hukuki geçerliliği ve bağlayıcılığı düşünülemez. Yaptırımın tarihsel gelişim süreçleri incelendiğinde insanlığın bugünkü modern seviyeye gelene kadar önemli evrelerden geçtiği görülür. İlk aşama 'kişisel öç (intikam)' dönemidir. 'Sana zarar verene sen de zarar ver' mantığına dayanan bu sistem, nesnel olmaması ve şiddetin tüm aşirete/yakınlara sıçraması nedeniyle büyük toplumsal yıkımlara yol açmıştır ve zamanla terk edilmiştir. İkinci aşamada 'kısas' uygulamaları (göze göz, dişe diş) görülmektedir. Kısasın yarattığı sakıncalar toplumları uzlaşma ve hakeme başvurma yöntemlerine yöneltmiştir. Hakemin belirlediği tazminatın ödenmemesi durumunda yine kısasa dönülmekteydi. Ancak bu sistemlerin yetersizliği insanlığı arayışa itmiştir. Modern hukuk sistemlerinin doğuşu ile birlikte yaptırım uygulama yetkisi ve tekel şahıslardan alınarak tamamen devlete verilmiştir. Yaptırımın kamusallaşması ve devlet tekelinde olması çağdaş hukukun en temel ayırt edici özelliğidir. Günümüzde yaptırım, kurallara uymayanları cezalandırmak, caydırmak ve ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmak için uygulanır. Hukuk sisteminde ihlal edilen kuralın niteliğine ve ilgili hukuk dalına göre farklı yaptırım türleri öngörülmüştür. Bu yaptırımlar başlıca beş kategoride incelenmektedir: Ceza, cebri icra, tazminat, geçersizlik ve iptal. Tek bir hukuki ihlal aynı anda birden fazla yaptırım türünün doğmasına yol açabilir (örneğin bir memurun suç işlemesi halinde hem hapis cezası, hem disiplin cezası hem de tazminat ödemesi gerekebilir). Ceza, suç teşkil eden hukuka aykırı davranışların önlenmesi, toplumsal düzenin yeniden kurulması ve suçlunun ıslahı amacıyla uygulanır. Türk Ceza Kanunu'na göre cezalar hapis (ağırlaştırılmış müebbet, müebbet, süreli hapis) ve adli para cezaları olarak ikiye ayrılır. Ayrıca belirli statülere sahip kişilere yönelik uygulanan uyarma, kınama, aylıktan kesme gibi disiplin cezaları da mevcuttur. Cebri icra, borcunu kendi rızasıyla ödemeyen borçlunun, devlet gücü (icra daireleri) aracılığıyla bu borcunu yerine getirmeye zorlanmasıdır. Süresi dolmasına rağmen evi boşaltmayan kiracının zorla çıkarılması, velayeti annede olmasına rağmen çocuğu teslim etmeyen babadan çocuğun alınarak anneye verilmesi veya borçlunun mallarının haczedilip satılması cebri icra örnekleridir. Tazminat, bir kimsenin hukuka aykırı ve kusurlu bir fiiliyle başkasına verdiği zararı gidermesidir. Tazminat maddi (mal varlığındaki eksilmenin aynen veya nakden ödenmesi) ya da manevi (kişilik haklarının zedelenmesi, duyulan elem ve kederin telafisi için para veya özür dileme gibi yollarla giderilmesi) olabilir. Tazminat haksız fiilden veya sözleşmeye aykırılıktan doğabilir. Geçersizlik (hükümsüzlük), hukuka aykırı veya eksik yapılan hukuki işlemlere uygulanan yaptırımdır. Özel hukukta geçersizlik türleri şunlardır: Yokluk (kurucu unsurlardan en az birinin eksik olması, örn. dini nikah), mutlak butlan (kanunun emredici hükümlerine aykırılık, ölü doğmuş işlem), nispi butlan (irade sakatlığı: yanılma, aldatma, korkutma), kısmi butlan (sözleşmenin sadece bir maddesinin geçersiz olması) ve tek taraflı bağlamazlık (eksiklik, örn. veli onayı olmayan küçüğün sözleşmesi). İptal ise idari yargı organlarınca hukuka aykırı idari işlemlerin ortadan kaldırılmasıdır.