Hukukun Kaynakları ve Uygulanması. Kaynak kelimesi genel anlamda bir şeyin ilk çıktığı, kaynadığı yer anlamına gelmektedir. Hukuk açısından kaynak ise, hukuk kurallarının ortaya çıktığı ve doğduğu yeri ifade eder. Hukuk biliminde kaynaklar temel olarak bilgi kaynakları, organsal kaynaklar ve biçimsel kaynaklar olmak üzere üçe ayrılır. Bilgi kaynakları, hukuk hakkında bilgi edinilmesini sağlayan yazılı veya basılı materyallerdir; bunlara örnek olarak Resmî Gazete, meclis tutanakları, düsturlar, hukuk kitapları ve internet siteleri gösterilebilir. Organsal kaynaklar ise sosyal normu bir hukuk kuralı haline getiren yetkili organları ifade etmektedir. Örneğin, kanunlar bakımından TBMM bir organsal kaynak iken, yönetmelikler bakımından bakanlıklar, Cumhurbaşkanlığı ve kamu tüzel kişileri yaratıcı kaynak niteliğindedir. Hukukun hangi biçimlerde ortaya çıktığını gösteren biçimsel kaynaklar ise gelenek hukuku, içtihat hukuku ve yazılı hukuk şeklinde üç ana grupta incelenmektedir. Hukukun kaynakları ayrıca asıl ve yardımcı kaynaklar olarak da ikili bir ayrıma tabi tutulur. Asıl kaynaklar yazılı ve yazısız asıl kaynaklar şeklinde alt kategorilere ayrılır. Yazılı ve asıl kaynaklar Anayasa, kanunlar, uluslararası sözleşmeler, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve yönetmeliklerden oluşur. Yazısız ve asıl olan tek kaynak ise gelenek hukukudur. Yardımcı kaynaklar ise doktrin ve yargı kararlarından oluşan içtihat hukukudur. Kara Avrupası hukuk sisteminde yazılı hukuk kuralları katı bir hiyerarşik yapı içinde bulunur. Bu hiyerarşide en üst sırada Anayasa yer alır ve yukarıya doğru çıkıldıkça kurallar daha genel, daha soyut ama bir o kadar da üstün ve güçlü hale gelir. Normlar hiyerarşisinin bozulmaması için alttaki kuralların üstteki kurallara aykırı olamaması kuralı benimsenmiştir; örneğin kanunlar Anayasa'ya, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ise kanunlara aykırı olamaz. Anayasa, devletin temel yapısını, kişilerin temel hak ve ödevlerini, devlet organlarını ve bu organların işleyişini düzenleyen en üstün yazılı metindir. Türkiye'de bugüne kadar beş farklı anayasa uygulanmış olup, halen yürürlükte olan 1982 Anayasası sert bir anayasadır; yani değiştirilmesi normal kanunlara nazaran çok daha ağır ve zor koşullara bağkanmıştır. Anayasalar asli kurucu iktidarlar tarafından yapılırken, anayasa değişiklikleri tali kurucu iktidar tarafından gerçekleştirilir. Yazılı kaynaklar arasında anayasadan sonra uluslararası anlaşmalar, kanunlar, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve yönetmelikler yer alır. Uluslararası anlaşmalar TBMM tarafından uygun bulunma kanunu ile kabul edilip Cumhurbaşkanınca onaylandıktan ve Resmî Gazete'de yayımlandıktan sonra kanun hükmünü kazanır. 2004 yılında Anayasa'da yapılan değişiklikle, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalarla kanunların çatışması durumunda uluslararası anlaşma hükümlerinin esas alınacağı kabul edilmiştir. Kanun, yasama organı tarafından yazılı olarak çıkarılan, genel, sürekli ve soyut hukuk kuralıdır. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ise yürütme yetkisine ilişkin konularda çıkarılır ancak anayasanın münhasıran kanunla düzenlenmesini öngördüğü veya temel hak ve siyasi haklar olarak belirlenen alanlarda kararnamelerle düzenleme yapılamaz. Yönetmelikler ise kanunların ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak amacıyla çıkarılan alt düzey düzenleyici işlemlerdir. Hukukun yazılı olmayan ancak asli nitelik taşıyan tek kaynağı gelenek hukuku (örf ve âdet hukuku) dur. Gelenek hukuku, yetkili bir organ tarafından bilinçli ve iradi olarak konulmuş kurallar olmayıp toplum vicdanında kendiliğinden doğan kurallardır. Yazılı hukukun egemen olduğu Türk hukukunda gelenek hukukunun uygulama alanı son derece sınırlıdır ve kural olarak sadece özel hukuk alanında, kanunda boşluk bulunan hallerde veya kanunun açıkça yollama yaptığı durumlarda uygulama bulur. Bir örf ve âdet kuralının hukuk kuralı haline gelebilmesi ve mahkemelerce uygulanabilmesi için bazı maddi ve manevi koşulları taşıması gerekir. Bu koşullar; kuralın sürekli (genel kabul gördüğü gibi en az 40 yıldır) uygulanması, toplumda bağlayıcılığı ve zorunluluğu konusunda genel bir inancın bulunması, içeriğinin belli ve akla uygun olması, ayrıca hukuka ve kamu düzenine aykırı olmamasıdır. Bu nitelikleri taşımayan imam nikâhı veya kan davası gibi uygulamalar hiçbir şekilde hukuk kuralı sayılamaz. Hukukun yardımcı (tali) kaynaklarını ise içtihat hukuku oluşturur. İçtihat hukuku bilimsel içtihat (doktrin/öğreti) ve yargısal içtihat (yargı kararları) olmak üzere ikiye ayrılır. Bilimsel içtihatlar şerhler, sistematik eserler, monografiler ve makalelerden oluşur. Yargısal içtihatlar ise mahkemelerin kararlarıdır. Kural olarak içtihatlar bağlayıcı değildir; ancak Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları hakimler ve mahkemeler için kesin bir bağlayıcılığa sahiptir. Kanun metinlerinde yer alan hukuk kuralları aynı öneme sahip değildir ve niteliklerine göre çeşitli sınıflara ayrılır. Bunlar emredici, tamamlayıcı, yorumlayıcı, tanımlayıcı ve diğer hukuk kuralları olarak sınıflandırılmaktadır. Emredici hukuk kuralları, kamu düzenini, genel ahlakı ve kamu yararını korumak amacıyla konulan, tarafların aksi kararlaştırılamayan kurallardır. Genellikle emir kipiyle ifade edilirler ve ceza hukuku ile aile hukukunda yoğun olarak görülürler; aykırılıklarının yaptırımı kesin hükümsüzlüktür. Tamamlayıcı hukuk kuralları, tarafların serbest iradeleriyle aksi yönde bir düzenleme yapmadıkları takdirde devreye giren kurallardır. İrade serbestisi ilkesinin geçerli olduğu borçlar hukukunda tamamlayıcı kurallara çok sık rastlanır; taraflar sözleşmede bir hususu düzenlememişse kanundaki bu kurallar boşluğu doldurur. Yorumlayıcı hukuk kuralları ise tamamlayıcı kurallardan farklı olarak boşluk doldurmaz; tarafların sözleşmede belirttikleri ancak farklı anlamlara gelebilecek ifadelerin anlamını açığa kavuşturur. Tanımlayıcı hukuk kuralları, kanunlarda yer alan hukuki kavramların anlamını, kapsamını ve sınırlarını açıklayan kurallardır. Örneğin işçinin, yerleşim yerinin veya nişanlanmanın tanımını yapan maddeler bu gruptadır. Bunların yanı sıra ilga edici (yürürlükten kaldırıcı) kurallar ve yetki verici kurallar gibi hiçbir gruba girmeyen diğer hukuk kuralları da hukuk sisteminde yer almaktadır. Kanunların uygulanması, soyut nitelikteki hukuk kurallarının somut olaylara tatbik edilmesi demektir. Bu uygulama mantıksal bir kurguya dayanır: Hukuk kuralı büyük önermeyi, somut olay küçük önermeyi, ulaşılan sonuç ise vargıyı oluşturur. Kanunların uygulanması zaman, yer, kişi ve anlam bakımından ayrı başlıklar altında incelenir. Zaman bakımından uygulamada temel kural, kanunların yürürlük tarihinden sonraki olaylara uygulanması ve geçmişe etkili olmamasıdır (geriye yürümezlik ilkesi). Bu ilke hukuk güvenliğinin sağlanması için hayati önem taşır. Ancak ceza hukukunda sanık lehine olan kanunların geçmişe yürümesi kuralı (sanık lehine kanunun geriye uygulaması) geçerlidir. Yargılama hukukunda ise derhal uygulama ilkesi uyarınca yeni kanun henüz tamamlanmamış usul işlemlerine derhal uygulanır. Yer ve kişi bakımından uygulamada, kural olarak yersellik (mülkilik) ilkesi geçerlidir. Yersellik ilkesine göre bir devletin kanunları o devletin sınırları içinde bulunan herkesi (yerli ve yabancıları) bağlar; özellikle ceza ve vergi hukukunda bu ilke esastır. Özel hukuk alanında ise yabancılara kendi ulusal hukuklarının uygulanabilmesi (kişisellik ilkesi) söz konusu olabilmektedir. Kanunların anlam bakımından uygulanmasında ise yorum yöntemlerine başvurulur. Yorumlar kim tarafından yapıldığına göre yasama, yargısal ve bilimsel yorum olarak ayrılır. Yorum metotları arasında kelime anlamını esas alan lâfzî yorum, kanun koyucunun iradesini inceleyen tarihsel yorum ve toplumsal barışı hedefleyen çağdaş amaçsal yorum yer alır. Hukuk kuralları yorumlanırken ve boşluklar doldurulurken çeşitli mantık ilkelerinden yararlanılır. Bunlardan ilki kıyas (analoji) olup, bir olay için öngörülen hukuki çözümün benzer özellikler taşıyan diğer bir olay için de uygulanmasıdır. Kıyas genişletici yoruma yol açtığı için ceza hukukunda yasak suç ve ceza ilkesi gereği kesinlikle uygulanmaz. İkinci ilke aksi ile kanıttır (a contrario); bu ilke kapsamı daraltır ve bir kuralın öngörmediği durumların kural dışı olduğunu kabul eder. Üçüncü ilke ise evleviyet (a fortiori) yani 'çoğun içinde az da vardır' mantığına dayanan haydi haydi uygulamasıdır. Özel hukuk uyuşmazlıklarında hâkim önüne gelen bir davada karar vermekten kaçınamaz (Anayasa m.36). Hâkim kanunda veya örf ve âdette uygulanabilir bir kural bulamazsa hukuk boşluğu ile karşılaşır. Bu durumda sırasıyla kıyas yapar, benzer hükümlere bakar, içtihat ve gelenek hukukundan yararlanır. Eğer bunlarla da sonuca ulaşamazsa Medeni Kanun'un 1. maddesi gereğince kendisini kanun koyucu yerine koyarak bir kural koyar; buna hâkimin hukuk yaratması denir. Hâkimin takdir yetkisi ise kanunun açıkça hakime esneklik tanıdığı ('hakkaniyete göre', 'durumun gereklerine göre' gibi ifadelerle) durumlarda söz konusudur. Hâkim takdir yetkisini kullanırken ortada var olan soyut kuralın sınırları içinde kalır ve somut olayın özelliklerine göre karar verir. Ancak ceza hukukunda kanunsuz suç ve ceza ilkesi mutlak olduğundan, ceza kanunlarında boşluk bulunması halinde hâkim asla hukuk yaratamaz, davayı beraat veya düşme kararıyla bitirir.