Kültür ve Toplum. Kültür, sosyolojinin ve sosyal bilimlerin en karmaşık, tartışmalı ve geniş kullanımlı kavramlarından biridir. Ünlü kültür kuramcısı Raymond Williams, İngiliz dilinde kültür terimine dair yüz altmış farklı tanım olduğunu belirterek bunun en karmaşık kelimelerden biri olduğunu ifade etmiştir. Bu durum sadece İngilizceye özgü olmayıp, pek çok dilde kültür kavramının tanımı ve anlamına ilişkin yoğun bir karmaşa ve belirsizlik gözlenmektedir. Kültür kavramının tarihsel gelişimine bakıldığında oldukça ilginç bir dönüşüm görülsü de, 18. yüzyıla kadar kültür teriminin çoğunlukla tarımla ilgili olduğu, toprağı ıslah etme, ürün yetiştirme ve ekme gibi anlamlara geldiği anlaşılmaktadır. Bu döneme kadar kültürün toplumsal kullanımı yaygın değildir; bugün kullandığımız 'kültür mantarı' ifadesi bu tarihi kökene dayanmaktadır. 17. yüzyılın sonunda toplumsal yaşamdaki değişimlerle birlikte kültürün içeriği değişmeye başlamıştır. 18. yüzyılda Aydınlanma düşüncesinin etkisiyle kültür, insan zihninin etkin olarak geliştirilmesi, eğitilmesi ve ıslah edilmesi anlamını kazanmıştır. Antropolojinin gelişmesiyle birlikte ise bir halkın ya da toplumsal grubun 'bütün bir yaşam biçimi' anlamında sosyolojik ve antropolojik kullanım alanı bulmuştur. Kültürün yüzden fazla tanımı genel olarak üç ana gruba ayrılmaktadır: Kültürün estetik tanımları (yüksek kültür olarak kültür), kültürün antropolojik tanımları (bütün bir yaşam tarzı olarak kültür) ve paylaşılan anlam sistemleri olarak kültür. Bu gruplardan ilkini oluşturan estetik tanımlar, kültürü estetik mükemmellik ile özdeşleştirir. Kültür eleştirmeni Matthew Arnold, kültürü dünyada söylenenlerin ve düşünülenlerin en iyisi şeklinde tanımlayarak estetik mükemmellikle özelleştirmiştir. Bu yaklaşım, entelektüel ve sanatsal etkinlikleri merkeze alarak yüksek kültür ile popüler kültür ikiliğini yaratır. Ancak bu durum, diğer kültürel biçimleri 'aşağı kültür' olarak yaftaladığı için seçkinci bir bakış açısı olarak eleştirilmektedir. İkinci grup olan antropolojik tanımlar ise sosyal antropolojinin kurucusu E.B. Tylor'un 1871 yılında yaptığı tanıma dayanır. Buna göre kültür; bilgi, inanç, sanat, ahlak, yasa, gelenek ve insan tarafından kazanılan diğer yetenekleri içeren karmaşık bir bütündür. Bu geniş tanım, kültürü günlük yaşamın dışında değil, tam aksine yediden yetmişe hayatın içinde görmektedir. Alt kültür, bir toplumda azınlıkta olan grupların değer, tutum, inanç ve yaşam tarzına işaret eder. Toplumun ortak kültürünü önemli ölçüde paylaşmakla birlikte günlük yaşamda farklı pratikler ve tarzlar geliştirirler; punk, rock grupları veya etnik/cinsel azınlık grupları buna örnektir. Karşı kültür ise egemen kültürel değerlere topyekûn karşı gelen, açık siyasal ve ideolojik muhalefet biçimleri sergileyen grupları tanımlar. Kitle kültürü, halkın kendisinin ürettiği bir kültür olmayıp, endüstriyel kapitalizm koşullarında kültür endüstrisi tarafından ticari kaygılarla ve kitlesel düzeyde üretilen kültürdür. 'Yukarıdan dayatılan' bu kültür, azami kâr ve tüketimi hedeflediği için en düşük ortak paydayı gözetir. Buna karşılık folk kültürü ya da halk kültürü, endüstri öncesi toplumlarda anonim olarak üretilen ve nesilden nesile sözlü olarak aktarılan yerel ve özgün kültüre işaret eder. Popüler kültür ise toplumda büyük çoğunluklar tarafından beğenilen ve tercih edilen kültürdür. Günümüzde kültür/medya endüstrisinin olağanüstü büyümesiyle birlikte popüler kültür ve yüksek kültür arasındaki sınırlar giderek silikleşmeye ve belirsizleşmeye başlamıştır; piyasa ilişkileri ve kâr mantığı kültürel alana hâkim olmuştur. İşlevselci sosyolojide kültür, yüksek kültürden ziyade normlar, değerler ve yaşam biçimi olarak ele alınır. Emile Durkheim ve Marcel Mauss'un 'İlkel Sınıflandırma' adlı çalışmalarında vurguladıkları üzere kültür, insan toplulukları çevrelerindeki şeyleri ayırt etmeye ve sınıflandırmaya başladığında mümkün hâle gelmiştir. Toplumsal yapı sınıflandırmayı olanaklı kılmakta, ortak paylaşılan kültür ise toplumsal uzlaşma ve bütünleşmeyi sağlamaktadır. İşlevselcilik, kültürün toplumsal birlik ve bütünleşmedeki işlevi üzerinde yoğunlaşarak toplumsal istikrara odaklanır; ancak güç, iktidar ve çıkar ilişkilerini ihmal ettiği için toplumsal çatışma ve dışlanma yaratma rolünü açıklamakta yetersiz kalır. Marksist yaklaşımda ise Marx, materyalist bir kuramcı olarak maddi durumun ve ekonomik etkinliklerin insan bilincini şekillendirdiğini savunur. Sınıflı toplumlarda kültür bir nevi egemen ideoloji olarak işler; altyapı (ekonomi) üstyapıyı (kültür) belirler. Üretim araçlarının sahibi olan egemen kapitalist sınıf, kültürel alan üzerinde de kontrol kurarak kendi çıkarlarını meşrulaştırır. 1920'lerde kurulan Frankfurt Okulu (Adorno, Horkheimer, Benjamin, Lowenthal), modern kitle kültürünün kapitalizmin ideolojik tahakkümünün kilit aracı olduğunu öne sürmüştür. 'Kültür endüstrisi' kavramıyla, kültürel yaşamın ticarileşmesini, standartlaşmasını ve kâr odaklı meta üretimine dönüşmesini eleştirmişlerdir.Walter Benjamin ise mekanik yeniden üretim çağında sanat eserinin halesini yitirdiğini kabul etmekle birlikte, yeni teknolojilerin demokratik bir kültürün gelişimi için özgürleştirici olabileceğini savunmuştur. İtalyan düşünür Antonio Gramsci, egemenliğin sadece ekonomik alana dayanmadığını, siyasal ve kültürel unsurların da kritik olduğunu belirtmiştir. 'Kültürel hegemonya' kavramı ile egemen sınıfların zor ve rıza yöntemlerini birleştirerek geniş halk kesimlerini kültürel ve ahlasal olarak yönlendirmesini açıklamıştır; üst yapı kurumları bu rızanın üretildiği alanlardır. Britanya Kültürel Çalışmalar Okulu (Birmingham Okulu) kültürü sabit bir sistem olarak değil, bir mücadele ve çatışma alanı olarak tanımlamıştır. Pierre Bourdieu ise egemen sınıf kültürünün eğitim sistemi yoluyla nesilden nesile aktarılması sürecini 'kültürel yeniden üretim' kavramıyla açıklamış, bireylerin sahip olduğu dilsel yeterlilik ve görgü gibi unsurları 'kültürel sermaye' olarak nitelendirmiştir. Kültürel çeşitlilik, insan özgürlüğünün önemli bir bileşeni ve şartıdır. Bireyin kendi kültürel değerlerini merkeze alarak başka kültürleri kendi değer sisteminden değerlendirmesi ve yargılaması 'etnosantrizm' (etkezmerkezcilik) olarak adlandırılır. Etnosantrizm sıklıkla yabancı düşmanlığı, homofobi ve ırkçılıkla yakın ilişki içindedir. Kültürel rölativizm (görecilik) ise kültürlerin kendi içinde değerlendirilmesi ve dışarıdan yargılanamayacağı düşüncesidir. Ancak her kültürün içindeki bireysel hak ve özgürlüklere saygı göstermesi gerektiği, aksi takdirde evrensel insan hakları standartlarının göz ardı edilemeyeceği vurgulanmaktadır. Teknolojik ve maddi kültürde meydana gelen değişmelerin manevi kültür (hukuk, töre, gelenek) tarafından belli bir gecikmeyle takip edilmesi sonucu ortaya çıkan uyumsuzluk hâli William Ogburn tarafından 'kültürel gecikme' (cultural lag) olarak adlandırılmıştır. Küreselleşme sürecinde sermayenin akışkanlık kazanması ve yeni iletişim teknolojilerinin yayılması kültürel düzeyi doğrudan etkilemektedir. Küresel markaların (Coca-Cola, Nike, McDonald's) yayılımı iki farklı düzeyde tartışılmaktadır. İlk yaklaşım olan neo-Marksist küresel emperyalizm tezi, ABD merkezli kültür endüstrisi ürünlerinin yerel kültürleri kuşatıp yok ettiğini, tek tip bir tüketim kültürü ve standartlaşma yarattığını savunur. İkinci yaklaşım ise Appadurai, Robertson ve Tomlinson gibi kuramcılara göre küreselleşmenin sadece kültürel homojenleşme olmadığını, heterojenleşme, yerelleşme ve gelenekselleşmenin de eş zamanlı yaşandığı karmaşık bir süreç olduğunu belirtir. Robertson, küreselleşme ve yerelleşmenin iç içe geçmesini ifade etmek için 'küyerelleşme' (glocalization) kavramını önermiştir. Günümüzde kitle iletişim araçları ve internet sayesinde ulus-devletlerin dışa kapalı ulusal kültürleri koruması zorlaşmış; kültürel tektipleşmeden ziyade melezleşme (hybridization) ve yeni yerel/milli kültür biçimlerinin doğuşu hız kazanmıştır.