
Karl Marx ve Friedrich Engels'in 1846 kaleme aldığı 'Alman İdeolojisi' kitabında, toplumun egemen maddi gücü olan sınıfın aynı zamanda egemen manevi güç olduğu vurgulanmıştır. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, zihinsel üretim araçlarını da kontrol ederek kendi düşüncelerini topluma egemen kılmaktadır.
1920'lerde Frankfurt Sosyal Araştırmalar Enstitüsü'nde kurulan okulun üyeleri Adorno ve Horkheimer, 1947'den itibaren 'kitle kültürü' terimi yerine 'kültür endüstrisi' kavramını kullanmaya başlamıştır. Bu tercih, kültürün kitlelerden kendiliğinden çıkan bir olgu olmadığını, kapitalist piyasa tarafından ticari kaygılarla yukarıdan dayatıldığını vurgulamak amacıyla yapılmıştır.
Frankfurt Okulu'nun özgün isimlerinden Walter Benjamin, 1936 tarihli 'Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri' makalesinde, sanayi kapitalizmiyle birlikte sanat eserinin halesini (özgün parıltısını) yitirdiğini belirtmiştir. Ancak Benjamin, teknolojinin sunduğu bu yeniliklerin demokratik bir kültürün gelişimi için özgürleştirici bir potansiyele sahip olabileceği konusunda iyimser bir yaklaşım sergilemiştir.
İtalyan düşünür Antonio Gramsci (1891-1937), kapitalist toplumlarda egemenliğin sadece fiziksel şiddet ve baskıyla değil, üst yapı kurumları aracılığıyla rıza ve ikna edilerek sürdürüldüğünü öne sürmüştür. Kültürel hegemonya, egemen sınıfların halkı kültürel ve ahlasal olarak yönlendirdiği kritik bir mücadele alanıdır.
1964 yılında Birmingham Üniversitesi'nde kurulan Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi, yüksek kültür-aşağı kültür ayrımını reddederek popüler kültürü meşru bir araştırma alanı haline getirmiştir. Okul, kültürü statik bir bütün olarak değil, iktidar ve direnç ilişkilerinin yaşandığı dinamik bir mücadele süreci olarak ele almıştır.
20. yüzyılın önemli kuramcılarından Pierre Bourdieu (1930-2002), egemen sınıf kültürünün eğitim sistemi yoluyla nesilden nesile aktarılmasını 'kültürel yeniden üretim' kavramıyla açıklamıştır. Bu süreç, toplumsal eşitsizliklerin ve siyasal yapıların istikrar kazanmasını sağlamaktadır.
Hindistan bağımsızlık hareketinin lideri Mahatma Gandhi, kendi kültürünü çok sevmesine rağmen paryalık, çocuk evlilikleri ve kast baskıları tarafından çirkleştirilmesine göz yumamayacağını belirtmiştir. Bu örnek, bireylerin kendi kültürlerine dışarıdan bakıp eleştirel yaklaşabileceğini ve kültürel determinizmin aşılması gerektiğini göstermektedir.
Amerikalı toplumbilimci William Ogburn (1886-1959) tarafından ortaya atılan 'kültürel gecikme', maddi kültürde (teknoloji vb.) meydana gelen hızlı değişimlerin manevi kültür (töre, gelenek, hukuk) tarafından belli bir gecikmeyle takip edilmesi sonucu ortaya çıkan uyumsuzluk durumudur.
Amerikalı medya kuramcısı Herbert Schiller, kapitalizmin sadece küresel ekonomiyi yapılandırmakla kalmayıp, ticarileşmiş medya ürünlerinin dağıtımı yoluyla tüketim kültürünün değerlerini tüm dünyaya dayattığını ve kültürel emperyalizme yol açtığını savunmuştur.
Roland Robertson, küreselleşmenin sadece tek yönlü bir homojenleşme veya kültürel emperyalizm olmadığını, evrensel olanın yerelleşmesi ile yerel olanın evrenselleşmesinin eş zamanlı gerçekleştiği melez bir süreç olduğunu savunarak 'küyerelleşme' kavramını literatüre kazandırmıştır.