İnsan toplumlarının, grupların, toplumsal etkileşimin ve toplumsal kurumların yapı ile değişim süreçlerini inceleyen bilim dalıdır. Örneğin, modernleşme süreçlerinin aile yapısı üzerindeki etkilerini sistematik olarak inceler.
C. Wright Mills tarafından geliştirilen; bireysel deneyimler ile toplumsal kurumlar ve tarihteki yerimiz arasında ilişki kurma yeteneğidir. Örneğin, tek bir kişinin işsiz kalmasını kişisel bir sorun, kitlesel işsizliği ise toplumsal bir sorun olarak görmemizi sağlar.
Hayatımızdaki günlük işleri yürütmek için yararlandığımız, sistematik olmayan, zengin ama dağınık ve bağlantıları belirsiz olan ham bilgidir. Örneğin, geleneksel deneyimlerle ev halkının sağlık sorunlarına yaklaşması sağduyusal bilgidir.
Belirli bir kültürü, ortak toplumsal kurumları paylaşan ve aralarında düzenli, karşılıklı ilişkiler bulunan insanlar topluluğudur. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan insanların oluşturduğu yapı bir toplumdur.
Diğer insanların geçmişte meydana gelmiş, şu anda gelen veya gelecekte meydana gelmesi muhtemel davranışlarına yönelik olan hareketlerdir. Örneğin, iki bisikletlinin çarpışmamak için yönlerini değiştirmesi toplumsal davranıştır.
Toplumu oluşturan temel gruplardan ve toplumsal kurumlardan meydana gelen kalıcı, sürekli ve örgütlü ilişkiler ağıdır. Örneğin, bir toplumdaki aile, eğitim ve ekonomi kurumlarının birbirine bağlı düzeni toplumsal yapıyı oluşturur.
Toplumun yapısı ve temel değerlerinin korunması bakımından zorunlu sayılan, nispeten sürekli kurallar ve davranış kalıpları topluluğudur. Örneğin, eğitim kurumu veya din kurumu birer toplumsal kurumdur.
Sosyal uygulamaların ve ilişkilerin kurum hâline gelmeye yetecek kadar düzenli ve sürekli hâle gelmesi sürecidir. Örneğin, çevre bilincinin zamanla resmi yasalar ve kurumsal yapılarla güvence altına alınması kurumsallaşmadır.
Bireyin dışında bulunan, zorlama gücü sayesinde kendini kabul ettiren, kolektif biçimde geliştirilmiş düşünme ve hareket biçimleridir. Örneğin, toplumda servetin eşitsiz bir şekilde dağılması bir toplumsal olgudur.
Üyelerinin birbirlerinin davranışlarını dikkate alarak karşılıklı etkileşim içinde olduğu, ortak amaç ve beklentileri paylaştığı insan topluluğudur. Örneğin, bir sınıftaki öğrenciler veya bir iş yerindeki mesai arkadaşlarım gruptur.
Bireylerin kendi kimliklerine, özelliklerine ve varlıklarına ilişkin algı ve düşüncelerinin bütünüdür. Örneğin, çocuğun çevresindekilerin kendisine yaklaşımına bakarak kendi kimlik algısını geliştirmesi benliktir.
Diğer insanların bireylerin toplum içindeki yerine verdikleri addır ve doğuştan gelen (edinilmiş) ya da sonradan çabayla elde edilen (kazanılmış) olarak ikiye ayrılır. Örneğin, kadın olmak edinilmiş statü, doktor olmak kazanılmış statüdür.
Belirli statülere atfedilen ve toplum tarafından bireylerden beklenilen davranış kalıplarıdır. Örneğin, öğretmen statüsüne sahip bir bireyin ders anlatması ve öğrencilere rehberlik etmesi bir roldür.
Bireyin sahip olduğu rollerden bir ya da birkaçının diğer rollerle uyuşmaması durumunda yaşadığı gerilimdir. Örneğin, polis olan bir babanın operasyonda suçlular arasında kendi çocuğunu bulması rol çatışması yaratır.
Toplum ya da sosyal bir grup tarafından önemli görülen, davranışlarımızı yargılarken başvurduğumuz ideal inanç ve standartlardır. Örneğin, Türk toplumunda misafirperverlik önemli bir toplumsal değerdir.
Belirli durumlarda insanların nasıl davranmaları gerektiği konusunda ödül ve cezalarla güvence altına alınmış yaptırımı olan kurallardır. Örneğin, kamu alanlarında kıyafet giyme zorunluluğu bir normdur.
Toplum üyelerinin normlara uymasını sağlamak için kullanılan, kurala aykırı davranış hâlinde öngörülen olumlu ya da olumsuz sonuçlardır. Örneğin, kırmızı ışıkta geçen bir sürücüye para cezası kesilmesi olumsuz yaptırımdır.
Bireylerin üyesi oldukları toplumun kültürünü, değerlerini ve rollerini öğrendikleri etkileşim sürecidir. Örneğin, bir çocuğun aile içinde büyüklere saygı göstermeyi öğrenmesi toplumsallaşmadır.
Gözlemlenebilir bir olgunun nedenlerini açıklamaya yöneltilmiş, birbiriyle ilişkili kavramlar ve önermeler sistemidir. Örneğin, Karl Marx'ın toplumsal sınıflar arasındaki çatışmayı açıklayan teorisi.
Araştırmada incelenen değişkenler arasında olduğunu varsaydığımız, ampirik olarak sınanabilir ya da yanlışlanabilir önermedir. Örneğin, 'Eğitim düzeyi arttıkça gelir düzeyi de artar' bir hipotezdir.
Nedensel ilişkilerde etki eden, değişimin sebebi olan değişkendir. Örneğin, 'çalışma saati' başarısızlık üzerindeki bağımsız değişkendir.
Bağımsız değişkenin etkisine bağlı olarak değişen, sonuç durumundaki değişkendir. Örneğin, bağımsız değişken olan ders çalışmama süresine bağlı olarak düşen 'sınav notu' bağımlı değişkendir.
Bir ölçümün tekrar tekrar yapılması sonucunda yine aynı sonuçların elde edilmesini, yani ölçümün kendi içinde tutarlı olmasını ifade eder. Örneğin, tartının her çıkışta aynı kiloyu göstermesi güvenirliktir.
Ölçüm aracının ölçülmek istenen şeyi hatasız ve doğrudan ölçebilme derecesidir. Örneğin, bir baskülün uzunluğu ölçmek için geçerli bir araç olmaması gibi.
Nicel ve nitel araştırma yöntemlerinin birbirinin zayıf yönlerini kapatmak üzere bir arada, iş birliği içinde kullanılabileceğini savunan görüştür. Örneğin, anket bulgularının derinlemesine görüşmelerle desteklenmesi.
Sosyal ve fiziksel dünyanın gözlem ve deneyle test edilerek incelenebileceğini öne süren, doğa bilimlerinde kullanılan niceliksel yöntemin sosyal bilimlerde de geçerli olduğunu savunan yaklaşımdır. Auguste Comte, gözlenebilen, ölçülebilen ve sınıflanabilen olguların bilimsel bir gerçekliği olduğunu savunarak bu akımı kurmuştur.
Comte'un biyolojik anatomiden esinlenerek sosyolojiye kazandırdığı iki temel çalışma alanıdır. Toplumsal statik istikrarlı ilişkileri ve sosyal düzeni yöneten yasaları ifade ederken; toplumsal dinamik toplumsal değişmeyi, gelişmeyi ve ilerlemeyi yöneten yasaları ifade eder.
Auguste Comte'un insan düşüncesinin ve toplumların evrimsel gelişmesini açıklamak için öne sürdüğü yasadır. Buna göre insan düşüncesi sırasıyla teolojik (doğaüstü güçler), metafizik (soyut güçler) ve pozitif (bilimsel/evrensel yasalar) aşamalardan geçerek ilerler.
Herbert Spencer'ın Charles Darwin'in evrim teorisindeki doğal seleksiyon ilkesini toplumsal yaşama uyarlamasıyla ortaya çıkan yaklaşımdır. 'Uyum sağlayan güçlüler yaşar' ilkesine dayanarak devletin dezavantajlı kesimleri destekleyen müdahalelerine ve sosyal reformlara karşı çıkar.
Karl Marx tarafından geliştirilen ve toplumsal değişmede düşünce ve değerlerden çok ekonomik faktörlerin ağırlığını vurgulayan yaklaşımdır. Tarihsel süreç, üretim biçimleri ve üretim ilişkileri (alt yapı) temelinde açıklanır.
Marx'ın toplum analizi için yaptığı ayrımdır. Alt yapı ekonomik yapıyı (üretim araçları ve ilişkileri) oluştururken; üst yapı hukuk, siyaset, din, aile ve ideolojilerden oluşur; ekonomik alt yapının üst yapı üzerinde belirleyici bir etkisi vardır.
Kapitalist üretim ilişkilerinde işçilerin yarattığı değer ile onlara ödenen ücret arasında kalan farktır. İşçinin ürettiği gerçek değerin altında ücret alması ve geri kalan değere kapitalist tarafından kar adı altında el konulması durumudur.
Emile Durkheim'a göre toplum üyelerinin ortalama ortak inanç ve duygularıdır. Bireysel bilinçlere indirsterilemeyen, bireyler üzerinde baskıcı ve sınırlandırıcı bir güce sahip olan bu bilinç, toplumsal dayanışmayı ve ahlaki uzlaşıyı sağlar.
Durkheim'ın toplumsal işbölümüne dayalı olarak tanımladığı dayanışma tipleridir. Mekanik dayanışma benzeşmeye dayalı geleneksel toplumlarda görülürken; organik dayanışma farklılaşmaya ve uzmanlaşmaya dayalı karmaşık modern sanayi toplumlarında görülür.
Emile Durkheim sosyolojisinde ani toplumsal değişmelere bağlı olarak ortaya çıkan kuralsızlık, belirsizlik ve normsuzluk durumudur. Bu dönemlerde intihar, suç ve sapma oranları normal düzeyin üzerine çıkabilir.
Max Weber'e göre bireylerin başkalarına yönelik olarak belirli anlamlar taşıyan, zihinsel bir niyet barındıran eylemleridir. Weber, sosyolojinin çalışma nesnesini bu toplumsal eylemleri anlamak (verstehen) olarak tanımlar.
Max Weber'in toplumsal olguları ve eylemleri incelemek için geliştirdiği analitik bir yöntem aracıdır. Tarihsel gerçekliğin bazı yönlerinin abartılarak mantıksal bir saflığa ulaştırıldığı soyut bir modeldir (örneğin bürokrasi ideal tiptir).
Max Weber'in modern toplumun tüm alanlarında yaygınlaştığını belirttiği, açıkça belirlenmiş bir amaca ulaşmayı sağlayacak en uygun araçların seçildiği, hesaplı ve planlı düşünmeye dayalı eylem ve örgütlenme sürecidir.
Talcott Parsons'un yapısal-işlevselcilik yaklaşımında bir toplumsal sistemin hayatta kalabilmesi için karşılanması gereken temel gereksinimlerdir. Uyum, amaca ulaşma, bütünleşme ve kalıp koruma olmak üzere dört kategoride ele alınır.
Frankfurt Okulu temsilcilerinin kapitalizmde kültürün kâr sağlamak adına metalaştırılarak kitlelere pazarlanmasını ve herkes tarafından tüketilen sıradan eğlence biçimlerine indirgenmesini eleştirmek için kullandığı kavramdır.
George Herbert Mead ve Herbert Blumer öncülüğünde gelişen, toplumun bireylerin günlük yaşamdaki sembolik etkileşimleri ve nesnelere atfettikleri anlamlar sonucunda inşa edildiğini savunan mikro sosyolojik yaklaşımdır.
Feminist literatürde babanın veya erkeğin otoritesi üzerine kurulu olan, erkek egemen toplumsal yapı ve ilişki biçimlerini ifade etmek için kullanılan temel kavramdır.
Aydınlanma döneminden bu yana akıl, rasyonelleşme ve ilerleme düşünceleri üzerine kurulu modernlik projesinin bittiğini, meta-anlatıların geçerliliğini yitirdiğini ve çoğulculuğun hâkim olduğunu savunan eleştirel yaklaşımdır.
Toplumun yapısında, işleyişinde, örgütlenme tarzında ve bireylerin etkileşim biçimlerinde meydana gelen büyük çaplı dönüşümlerdir. Yönü veya hızı konusunda önceden bir varsayım içermez; örneğin köyden kente göçle birlikte aile yapısının çekirdek aileye dönüşmesi olgusal bir toplumsal değişmedir.
Amerikalı sosyolog Ogburn tarafından geliştirilen bu kavram, maddi kültürdeki (teknoloji vb.) değişimlerin manevi kültür (değerler, yasalar) tarafından daha geç benimsenmesini ifade eder. Örneğin ilk apartman yapıldığında apartmanda yaşam kurallarına dair yasal düzenlemelerin hemen yapılmamış olması bu duruma örnektir.
Bir toplumdaki düşünce, buluş ve ürünlerin ticaret, göç ve kitle iletişim araçları vasıtasıyla diğer toplumlar tarafından öğrenilip yaygınlaştırılması sürecidir. Örneğin matbaa ve barutun ilk olarak Çin'de icat edilip zamanla bütün dünyaya yayılması kültürel yayılmadır.
Herbert Spencer'ın Darwin'in doğal seleksiyon fikrini topluma uyarlamasıyla ortaya çıkan teoridir. Toplumsal evrim sürecinde güçlü olanların hayatta kalması, zayıfların ise elenmesi gerektiğini savunur; bu teori geçmişte ırkçı ve öjeni politikalarına zemin oluşturmuştur.
Emile Durkheim'a göre sanayi öncesi, homojen ve basit toplumlarındakı dayanışma biçimidir. Bireylerin benzer işleri yapması, aynı değer ve inançları paylaşması dayanışmanın temelidir; örneğin köylerde herkesin kendi ekmeğini yapıp aynı gelenekleri paylaşması mekanik dayanışmadır.
Modern sanayi toplumlarında işbölümünün ve uzmanlaşmanın artmasıyla ortaya çıkan dayanışma türüdür. İnsanlar artık birbirine benzemediği, aksine birbirlerinin uzmanlıklarına (fırıncı, doktor, öğretmen vb.) ekonomik olarak ihtiyaç duydukları için birbirlerine bağlanırlar.
Ferdinand Tönnies'in ilişkilerin akrabalık, komşuluk gibi birincil düzeyde kurulduğu, yazısız normların ve geleneklerin hakim olduğu kırsal tarım toplumlarını tanımlamak için kullandığı kavramdır.
Endüstrileşme ve ticaretin hakim olduğu, bireylerin çıkara dayalı rasyonel, yapay ve geçici ilişkiler kurduğu modern kentsel yaşam tarzını ve toplulukları ifade eden Tönnies kavramıdır.
Talcott Parsons'ın geleneksel toplumlar (A tipi: nitelik, yaygınlık, duygusallık vb.) ile modern toplumlar (B tipi: performans, evrensellik, duygusal tarafsızlık vb.) arasındaki yapısal farkları açıklamak için geliştirdiği analitik kategorilerdir.
Azgelişmiş ülkelerin kalkınamamasını kendi geleneksel kültürleri gibi içsel faktörlere bağlayan ve Batılı gelişmiş ülkelerle bağ kurarak bu aşamaları aşabileceklerini savunan 1950-1960 dönemi kuramsal yaklaşımıdır.
Karl Marx'ın toplumun bilincinin maddi yaşam koşulları ve ekonomik ilişkiler tarafından belirlendiğini savunan teorik yaklaşımıdır. Toplumsal değişmenin anahtarı insanların düşünceleri değil, üretim biçimidir.
Marx'ın teorisinde altyapı üretim güçleri ve üretim ilişkilerinden oluşan ekonomik yapıyı; üstyapı ise hukuk, siyaset, din ve sanat gibi bu ekonomik temele göre şekillenen kurumları ifade eder.
Ralf Dahrendorf'un otorite hiyerarşisinde aynı rol çıkarlarına sahip bireylerin oluşturduğu yapıları (yarı grup) ve bu çıkarlar bilinçlenip örgütlenerek eyleme geçtiğinde toplumsal değişimi tetikleyen grupları (çatışma grubu) açıklamakta kullandığı kavramlardır.
Latin Amerikalı akademisyenlerin azgelişmişliğin dışsal faktörlerden, yani kapitalist merkez ülkelerin çevre ülkeleri sömürmesinden ve artı değer transferinden kaynaklandığını savunan 1960'lar teorisidir.
Immanuel Wallerstein'ın kapitalizmin ulusal değil küresel ölçekte örgütlendiğini savunan ve dünyayı merkez, çevre ve yarı-çevre ülkeler olarak kategorize ettiği teorisidir; bu sistemde Türkiye çevre ülkeler arasında yer alır.
Max Weber'in hesaplanabilirliği, verimliliği, öngörülebilirliği ve insani faktör yerine kuralları/teknolojiyi geçirmeyi vurgulayan modern Batı kapitalizminin ve bürokrasinin temel aldığı rasyonellik türüdür.
Max Weber'in modern bürokratik ve rasyonelleşmiş kapitalist toplumun bireyleri sıkıştıran, özgürlüklerini kısıtlayan ve dünyayı anlamından arındıran boğucu yapısını tasvir etmek için kullandığı ünlü metaforudur.
Avcı-toplayıcı yaşamdan tarım toplumuna geçişi ifade eden devrimdir; bu dönemde ilk defa artı ürün elde edilmiş, özel mülkiyet, ataerkillik ve toplumsal sınıflar ortaya çıkmıştır.
1910'lardan itibaren endüstride uygulanan, montaj bandına dayalı, kitle üretim ve kitle tüketime odaklanan, işbölümünün aşırı uzmanlaştığı katı üretim modelidir.
Bilgisayar teknolojileri sayesinde kitle üretim zorunluluğunun kalktığı, ürün çeşitliliğinin arttığı, daha küçük fabrikalarda yüksek vasıflı işçilerle yapılan esnek imalat ve yönetim tarzıdır.
Fredric Jameson ve Jean Baudrillard'ın eserlerinde geçen, aslı olmayan, kopyaların kopyası olan, orijinal ile gerçeğin ayırt edilemediği yüzeysel imge ve taklitlerdir.
Baudrillard'ın medya, simülasyon ve teknoloji çağında gerçeğin simülasyonlar tarafından yutulduğunu, artık taklidin ve medyanın gerçekliğin kendisinden daha baskın ve gerçek hale geldiğini ifade ettiği durumdur.
Roland Robertson'un küresel ve yerel olanın eşzamanlı etkileşimi sonucu her coğrafi bölgede kendine özgü melez ürünler ve kültürler üretilmesini ifade ettiği kavramdır; örneğin McDonald's'ın Türkiye'de 'McTurco' satması.
Ulrich Beck ve Anthony Giddens'ın kullandığı, bireylerin geleneksel kalıplarla yönlendirilmediği, toplumsal ilişkilerin bireysel tercihlerle sürekli yeniden kurulduğu ve risklerin öne çıktığı geç modernlik aşamasıdır.
George Ritzer'in fast-food restoran ilkelerinin (verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik, denetim) toplumun ve dünyanın pek çok alanına yayılmasını ve kültürel benzeşmeyi artırmasını ifade ettiği kavramdır.
Siyasal otoritenin kurumsal bir biçimde düzenlenmesini, işlevlerini ve siyasal düzenin sosyal gelişmeler sonucu dönüşümünü inceleyen sosyoloji alt dalıdır. Siyaset bilimi olayları soyutlarken, siyaset sosyolojisi siyaset ile toplumsal yapılar, ideolojiler ve kültür arasındaki karşılıklı ilişkileri inceler.
Bir kişinin ya da grubun, diğerlerinin karşı koymalarına rağmen kendi arzularını ve kararlarını eyleme geçirebilme ve kabul ettirebilme potansiyelidir. Sadece siyasal alanda değil, ebeveyn-çocuk veya patron-işçi gibi tüm toplumsal ilişkilerde görülebilir.
Bir iktidarın veya hükümetin otoritesine boyun eğenlerin buna toplumsal rıza ve onay göstermesidir. Örneğin demokratik rejimlerde meşruiyet seçimlere ve halkın rızasına dayanırken, rızanın yitirilmesi meşruiyet krizine yol açar.
Siyasal anlamda hükümetin meşru güç kullanımı veya itaat yoluyla istikrarın sağlanabildiği hiyerarşik bir ilişkidir. Üretkenliği ve yazarlığı çağrıştıran "authority" kökünden türetilmiştir.
Baba ile çocuk arasındaki ilişkiye benzer bir biçimde siyasal gücün vatandaşları adına karar alabilme yetisidir. Türkiye'deki siyasi kültürde sıkça görülen "baba devlet" anlayışı buna somut bir örnektir.
Güç ve otorite ilişkisinin kalıtsal ayrıcalıklara, geleneklere, göreneklere ve inançlara dayandığı otorite tipidir. Klan, aşiret ve feodal toplumların yanı sıra monarşilerde görülür.
İktidarın meşruiyetini liderin olağanüstü olduğuna inanılan kişisel niteliklerinden, kahramanlık ve kutsallık özelliklerinden alan otorite tipidir. Kaotik dönemlerde ortaya çıkar; örneğin Mustafa Kemal Atatürk.
İktidarın ve yönetme yetkisinin rasyonel aklın belirlediği anayasa ve yasalardan alındığı otorite tipidir. Gelişmiş modern ve demokratik ulus-devletlerde bürokratik yapılar eliyle yürütülür.
Din ve devlet işlerinin ayrılmasının ötesinde, din ve vicdan özgürlüğünü içeren, bütün din ve inançtan insanları eşit koşullarda buluşturan bir toplum düzenidir. İktidarların gücünü kutsal kitaplardan değil halkın iradesinden almasını sağlar.
Amacı toplumsal düzeni ve adaleti sağlamak olan, belirli bir toprak parçası üzerinde yerleşmiş bir insan topluluğuna dayanan ve bu topraklar üzerinde nihai meşru kontrole (fiziksel güç tekelini elinde bulunduran) sahip siyasal örgüttür.
Güçlü bir kişi ya da grubun yönetiminde olan, toplumsal meşruiyetten yoksun, diktatörlük veya oligarşiler şeklinde ortaya çıkan ve muhalefetin bastırıldığı devlet tipidir.
Toplumdaki tüm kurumları, kamusal ve özel alan ayrımını ortadan kaldırarak denetim altına alan, şiddet ve korku unsurlarının kullanıldığı devlet tipidir; en belirgin örneği Nazi Almanyası'dır.
Bir topluluğu etkileyen kararların, üyelerin bütünü tarafından değil, bu amaç için seçtikleri insanlar tarafından alındığı politik yapıdır. Anayasal hukuk devletine ve özgür seçimlere dayanır.
Toplumsal dünyayı anlamamıza yarayan, toplumsal gerçeklikleri değişik dünya görüşlerine göre anlamlandırma çabalarını içeren inançlar, normlar ve değerler bütünüdür.
Siyasal iktidarı sınırlandırarak bireysel hak ve özgürlükleri korumayı amaçlayan, serbest piyasa ekonomisini ve "bırakınız yapsınlar" anlayışını savunan siyasal felsefedir.
Var olan toplumsal, ekonomik ve kültürel düzenin korunmasını savunan; Aydınlanma'nın doğal hukuk bireyciliğine karşı aile, din, cemaat gibi kurumların ahlaki yüceliğini vurgulayan ideolojidir.
19. yüzyılda sanayileşmeye karşı bir tepki olarak doğan, üretim araçlarının kolektif ya da devlet mülkiyetine dayandığı, eşitlik ve iş birliğini savunan politik sistemdir.
Ortak menfaatler etrafında birleşen, iktidar olma hedefi olmaksızın kendi çıkarları doğrultusunda siyasal otoriteler üzerinde baskı kurmaya çalışan sendika ve meslek odası gibi örgütlenmelerdir.
Tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemi, bir grup insanın bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları inançlar ve âdetler sistemidir. Örneğin, Türk toplumundaki misafirperverlik anlayışı bu anlam ve önem sisteminin somut bir yansımasıdır.
İnsan yaratıcılığının estetik mükemmellik ile özdeş olan, entelektüel ve sanatsal etkinlikleri içeren en üst düzey örnekleridir. Klasik müzik, opera, bale ve nitelikli edebiyat eserleri yüksek kültürün tipik örnekleridir.
Bir halkın ya da toplumsal grubun günlük yaşamında anlamlar ve değerler üreten bütün bir yaşam tarzına işaret eden geniş tanımdır. Edward B. Tylor'a göre bilgi, inanç, sanat, ahlak ve gelenekleri içeren karmaşık bir bütündür.
Bir toplumda azınlıkta olan grupların egemen kültürü büyük ölçüde paylaşmakla birlikte günlük yaşamda farklı inanç, pratik ve tarzlar geliştirdiği yaşam biçimidir. Punk veya rock müzik alt kültürleri buna örnek olarak gösterilebilir.
Egemen kültürel değerlere topyekûn karşı gelen, alternatif yaşam biçimleri ve açık siyasal/ideolojik muhalefet sergileyen grupların kültürünü ifade eder. 1960'lardaki hippi hareketleri karşı kültürün en somut tarihsel örneğidir.
Kültür endüstrisi tarafından ticari kaygılarla kitlesel düzeyde üretilen, eleştirel duyumdan yoksun kitleler tarafından tüketilen kültürdür. Popüler televizyon programları ve seri üretim eğlence sektörü kitle kültürüne dayanır.
Endüstri öncesi toplumlarda türdeş bir topluluk içinde genellikle anonim olarak üretilen ve nesilden nesile sözlü olarak aktarılan yerel kültürdür. Anadolu halk türküleri ve halk hikâyeleri halk kültürünün en güzel örnekleridir.
Toplumda büyük çoğunluklar tarafından beğenilen, tercih edilen ve günümüzde büyük ölçüde kültür/medya endüstrisi tarafından üretilen yaygın kültürdür. Televizyon dizilerini milyonlarca insanın izlemesi popüler kültürün en belirgin tezahürüdür.
Kültürel yaşamın ticarileşmesi, kültürel ürünlerin standartlaşması ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleşmesi süreçlerine işaret eden kavramdır. Frankfurt Okulu kuramcıları tarafından kitle kültürünün tepeden dayatıldığını vurgulamak için kullanılmaktadır.
Egemen sınıfların bağımlı sınıflar üzerinde fiziksel şiddetin yanı sıra rıza ve ikna yöntemlerini kullanarak bütünlüklü bir otorite kurması sürecidir. Antonio Gramsci tarafından geliştirilen bu kavramda kültür, önemli bir mücadele alanı olarak görülür.
Bireylerin özellikle aileleri aracılığıyla sahip olduğu dilsel yeterlilik, sosyal tarz ve görgü gibi kültürel niteliklerdir. Pierre Bourdieu'ye göre birey ne kadar çok kültürel sermayeye sahipse, eğitim ve meslek sisteminde o oranda başarılı olacaktır.
Egemen sınıfın kültürünün eğitim sistemi ve toplumsallaşma kurumları yoluyla nesilden nesle aktarılması, böylece sosyal eşitsizliklerin ve siyasal istikrarın devam ettirilmesi sürecidir.
Bireyin kendi kültürel değerlerini merkeze alarak başka kültürleri kendi değer sisteminden değerlendirmesi ve yargılamasıdır. Örneğin, yabancı geleneklerin ilk başta 'tuhaf' veya 'anormal' olarak nitelendirilmesi etnosantrik bir yaklaşımdır.
Kültürlerin kendi içinde değerlendirilmesi ve dışarıdan mutlak ölçütlerle yargılanamayacağı düşüncesidir. Her kültürün kendi koşulları içinde anlamlı ve değerli olduğunu savunur.
Kültürün değişmez, çok güçlü olduğu ve içinde yer alan bireylerin de onun adeta esiri ve bağımlı varlıkları olduğu düşüncesidir. Bireylerin kültürlerini eleştirme potansiyelini tamamen göz ardı eden aşırı bir yaklaşımdır.
William Ogburn tarafından ortaya atılan, maddi kültürde (teknoloji vb.) meydana gelen hızlı değişimlerin manevi kültür (hukuk, töre, zihniyet) tarafından belli bir gecikmeyle takip edilmesi sonucu oluşan uyumsuzluktur.
Yabancı bir kültürün, özellikle ABD merkezli kültür endüstrisi ürünlerinin ekonomik ve siyasal güç kullanılarak yerel kültürler üzerinde egemenlik kurması ve onları yok etmesi tezidir.
Roland Robertson tarafından ortaya atılan, küreselleşme ile yerelleşmenin çelişkili beraberliğini ve iç içe geçmesini ifade eden kavramdır. Küresel olanın yerelleşirken, yerel olanın da evrenselleştiği melez bir süreci tanımlar.
Bir toplumun ya da toplumsal grubun varlığını devam ettirebilmesi için üyelerinin çoğunluğu tarafından doğru ve gerekli olduğu düşünülen soyut ilke ve ölçütlerdir. Örneğin, Türk toplumunda misafirperverlik önemli bir değerdir.
Toplumun bütünlüğü için gerekli olan ve bireylerin davranışlarını düzenleyen resmi/yazılı ya da gayriresmi kurallardır. Örneğin, cenaze merasiminde gülmek normlara aykırı olduğu için olumsuz yaptırımlarla karşılaşır.
Karı, koca ve küçük çocuklardan oluşan, ekonomik olarak bağımsız ve coğrafi olarak yalıtılmış en küçük aile tipidir. Örneğin, modern şehir yaşamında anne, baba ve iki çocuğundan oluşan bir hane tipik bir çekirdek ailedir.
Çekirdek ailenin dışında anneanne, dede, amca veya evli çocuk gibi diğer akrabaları da içeren kalabalık aile yapısıdır. Yatay veya dikey olarak genişleyebilir ve üyeler arasında ekonomik bağımlılık söz konusudur.
Erkek otoritesinin mutlak olduğu, evlenen erkek çocukların baba evinde kaldığı ve mirasın bölünmeden tek bir varise aktarıldığı aile biçimidir. Le Play'in sınıflandırmasında istikrarlı aile tiplerinden biri olarak yer alır.
Kadınların daha güçlü olduğu, soyun anneden aktarıldığı ve hane reisinin kadın olduğu sosyal örgütlenme sistemidir. Tahakkümün değil özgürlükçü ilişkilerin görüldüğü toplumlarda ortaya çıkar.
Çekirdek aileyi erkeğin çalıştırdığı, kadının ev kadını olduğu tek 'ideal tip' olarak sunan ve bu model dışındakileri sapma olarak gösteren kalıplaşmış inançlar sistemidir. Bireyler üzerinde toplumsal kontrol sağlar.
Frédéric Le Play tarafından geliştirilen, sınırlı bir konunun veya birimin (örneğin toplumun temel yapı taşı olan ailelerin) derinlemesine ve sistematik olarak gözlenmesi yöntemidir.
Toplumda düzeni, dengeyi ve kurumların uyum içinde çalışmasını savunan sosyolojik yaklaşımdır. Ailenin toplumun devamlılığı ve çocukların toplumsallaşması için evrensel ve kaçınılmaz bir işlev gördüğünü iddia eder.
Çocukların yaşamlarının ilk yıllarında, ağırlıklı olarak aile içinde toplumun kültürünü, değerlerini ve normlarını öğrenip içselleştirmesi sürecidir. Talcott Parsons'a göre ailenin iki temel işlevinden biridir.
Talcott Parsons'a göre ailenin ikinci temel işlevidir; eşlerin evlilik içinde birbirlerine sağladığı duygusal destek ortamı, modern yaşamın baskı ve gerilimlerini dengeleyerek yetişkin kişilikleri korur.
Young ve Willmott'ın eserinde tanımlanan, eşlerin ev işlerini paylaştığı, kadınların istihdama katılımıyla karar alma süreçlerinde güçlendiği ve ailenin ev merkezli olduğu modern aile modelidir.
R. David Laing'in aile üyeleri arasındaki yoğun etkileşim ağını ve herkesin uyması beklenen ortak değerler bütününü ifade etmek için kullandığı kavramdır. Bireyin özgürlüğünü kısıtlayan boğucu bir bağdır.
Aileyi sabit bir yapıdan ziyade, içinde anlamların konuşulup oluşturulduğu ve sürdürüldüğü bir sosyal yeniden üretim alanı olarak ele alan sosyolojik yaklaşımdır.
Erkeklerin kadınlar ve çocuklar üzerindeki egemenliğinin kurumsallaşması ve toplumun tüm önemli kurumlarının kontrolünü ellerinde bulundurarak kadınları ikincil konumda tuttuğu toplumsal yapıdır.
Bireylerin eşlerini belirli bir etnik, dinsel veya sosyal grubun *içinden* seçmek zorunda olduğu evlilik türüdür. En yaygın örneği kuzen evlilikleridir.
Grup içinden evlenmenin kesin olarak yasak olduğu ve bireylerin eşlerini grup *dışından* seçmek zorunda olduğu evlilik türüdür.
Bir erkeğin aynı anda birden fazla kadınla evli olabilmesini ifade eden çok eşlilik (çok karılılık) türüdür.
Bir kadının aynı anda birden fazla erkekle evli olabilmesini ifade eden çok eşlilik (çok kocalılık) türüdür; en çok Tibet ve Hindistan'da mülkün bölünmesini engellemek için görülür.
Evlenen çiftin kendi anne babalarının evinden bağımsız, ayrı ve yeni bir konuta yerleştiği evlilik yerleşim biçimidir.
Dul kalan kadının, ölmüş olan kocasının erkek kardeşlerinden biriyle evlenmesini öngören geleneksel evlilik türüdür.
Dul kalan erkeğin, ölmüş olan karısının kız kardeşlerinden biriyle evlenmesini öngören geleneksel evlilik türüdür.
İki ailenin aralarında anlaşarak oğullarını ve kızlarını karşılıklı olarak evlendirmesi (iki erkeğin birbirlerinin kız kardeşleriyle evlenmesi) durumudur.
Marxist feministlerin kavramlaştırmasına göre, ailenin (kadınların sağladığı duygusal desteğin) kapitalist sistemde ezilen erkek işçilerin hıncını soğurarak onların sisteme başkaldırmasını engelleme işlevidir.
Bir kadının doğurganlık dönemi olan 15-49 yaş grubu boyunca dünyaya getirebileceği ortalama çocuk sayısını ifade eden demografik göstergedir.
Tek ebeveynli ailelerin çoğunluğunun kadınlardan oluşması, kadınların düşük ücretlerle çalışması ve ev içi emek nedeniyle mesleki vasıf kazanamamaları sonucunda yoksulluğun çoğunlukla kadınları etkilemesi olgusudur.
Frédéric Le Play'in sınıflandırmasında yer alan, evlenen çocuklardan sadece mirasçı bir oğlanın baba evinde kalıp diğerlerine çeyiz verilerek ayrı ev kurdurulduğu aile tipidir.
Dinin bütün yaşam alanlarından çekilmesi, küçülmesi ve kamusal/özel hayat üzerindeki etkisinin azalması sürecidir. Berger'e göre bu süreç kurumsal boyutun yanı sıra 'bilinç sekülerleşmesi' adı verilen öznel bir boyutu da barındırır.
Devletin resmi bir dininin olmaması, politik söylemin dinden arındırılması ve din ile siyaset arasında kesin bir ayrım yapılması ilkesidir. Özdalga'ya göre laisizm, toplumda dinin sınırlı bir rol oynamasını savunan bir doktrindir.
Kötülüğün varlığı ve gerçeği karşısında Tanrı'nın iyilik ve adaletinin onaylanması çabasıdır. Weber, dünya dinlerinin bu dünyada telafi, ötede telafi, düalizm ve karma doktrini olmak üzere dört rasyonel teodise türü sunduğunu belirtmiştir.
Dünyevi zevklerden el etek çekme, bedensel ve ruhsal hazları sınırlama eğilimidir. Weber, bu kavramın dünyayı reddeden biçimlerinin yanında 'dünya-içi asetisizm' formlarının da bulunduğunu vurgulamıştır.
Tanrı ile doğrudan ruhsal bir bağ kurma ve aşkın bir deneyim yaşama arayışını merkeze alan dinsel yönelimdir. Weber tıpkı çilecilikte olduğu gibi mistisizmde de dünya-içi ve dünyayı reddeden ayrımlar yapmıştır.
Eliade'ın yaklaşımında kutsallığın zihinde temellenerek dünyayı ve evreni anlamlandırması, derecelendirmesi ve kaotik görünümü ortadan kaldırması sürecidir.
Hindistan alt kıtasının eski istikrarlı toplumsal düzeninde görülen, tabakalaşmanın doğumla belirlendiği ve değişmez eşitsizlik ilkesine dayanan kapalı toplumsal tabakalaşma biçimidir.
Hristiyanlık içinde belirli bir ad, yapı ve doktrin altında var olan, ancak tek bir tabakaya indirsterilemeyen tanımlanabilir dinsel bütünlüklerdir (Örn. Katolik, Protestan ve Anglikan kiliseleri).
Weber'in sosyolojisinde bir kimsenin olağanüstü yeteneklerine (gerçek, yakıştırma veya iddia) dayanan, peygamberler veya ruhani liderler aracılığıyla yönlendirilen otorite biçimidir.
Kilise ile devlet arasında tarafların özerk alanlarını tanıyan ve karşılıklı hakları düzenleyen uylaşım veya anlaşma modelidir (Örn. İtalya'daki model).
Din adamı sınıfı (clerucus) ile din adamı dışındaki sıradan halk kesimini (laikos) ifade eden, dinlerin teşkilatlanma biçimlerini kıyaslamada kullanılan Pace'ye ait analitik ayrımdır.
Kalvinizm ve püritenliğin vaaz ettiği dürüstlük, dakiklik, çalışkanlık ve tutumluluk gibi değerleri içeren, lüks ve müsrif tüketimi sınırlayarak sermaye birikimine yol açan çalışma etiğidir.
Aynı toplum veya grup içinde evlenme kuralıdır; din sosyolojisinde dinî normların grup içi evlilikler üzerindeki etkisini incelemede kullanılır.
Başka bir gruptan veya dışarıdan eş seçme kuralıdır; Hristiyanlığın din bakımından endogam, geniş akrabalık grubu bakımından exogam evlilikler önermesiyle ilişkilendirilir.
Heller'e göre dinlerin sunduğu 'ideal toplum' imgesi etrafında farklı sosyal sınıfların ortak iletişim kurmasını ve ittifaklar oluşturmasını sağlayan toplumsal temsillerdir.
Belirli bir sosyal grubun beklentilerine ve normlarına uygun olmayan eylemleri ifade eden genel bir kavramdır. Örneğin, hız sınırını aşmak veya geleneksel kıyafet kurallarına uymamak birer sapma davranışı olarak değerlendirilebilir.
Toplumda yasalarla belirlenmiş kuralların ihlal edilmesi durumunu anlatan ve hukuki yaptırımları olan dar kapsamlı bir eylemdir. Örneğin, hırsızlık yapmak veya adam öldürmek doğrudan birer suç erijimidir.
Sosyal düzenin bozulması, normların geçerliliğini yitirmesi ve kuralsızlık durumunu ifade eden sosyolojik bir kavramdır. Örneğin, hızlı kentleşme süreçlerinde eski normların yetersiz kalması bireylerde anomiye yol açar.
Bireyin bir sosyal gruba katılması ve o grupta geçerli olan normları, rolleri ve değerleri öğrenip benimsemesi sürecidir. Örneğin, bir çocuğun aile içinde ve okulda toplumun kurallarını öğrenmesi sosyalleşmedir.
Ödül ve ceza sistemiyle ortaya çıkan, bireylerin tutum ve davranışlarının sınırlarını belirleyen kültürel kurallardır. Örneğin, trafik kurallarına uymak veya büyüklere saygı göstermek sosyal normlardır.
Bir toplum ya da grupta istenir ve doğru olana ilişkin ideal ilkeleri tanımlayan özgürlük ve eşitlik gibi prensiplerdir. Örneğin, kürtaj veya adalet üzerine yapılan tartışmalar temel değerlere ilişkin tartışmalardır.
Eğitim kurumlarında uygulanan ve eğitimi düzenleyen hukuk kurallarını bilimsel olarak inceleyerek sistemli bir biçimde açıklamayı hedefleyen bilim dalıdır. Örneğin, T.C. Anayasası 42. maddesi eğitim hukukunun zeminini oluşturur.
Sosyal normlara itaati sağlamak ve bunlardan sapmaları önlemeye çalışan esasların bütününü ifade eder. Örneğin, polisin asayişi sağlaması veya mahkemelerin ceza vermesi birer sosyal kontrol mekanizmasıdır.
Yasa, yönetmelik, genelge ve kurul kararı gibi önceden cezaları belirlenmiş resmi ve yazılı kurallardır. Örneğin, ceza kanunundaki maddeler resmi normlara örnektir.
Yazılı olmayan ve ihlali durumunda kınama, alay etme veya dışlama gibi yaptırımlarla karşılaşılan kurallardır. Örneğin, topluluk içinde görgü kurallarına uymamak bu kapsamdadır.
Bir grubun üyesi olmayan ancak o gruba girmek isteyen bireylerin o gruptaki değer ve kuralları öğrenip benimsemesidir. Örneğin, üniversiteyi kazanmadan önce üniversiteli gibi davranmaya çalışmak.
Eğitim ile toplum arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri sosyolojik yöntemlerle inceleyen bilim dalıdır. Örneğin, okulların toplumsal tabakalaşma ve fırsat eşitliği ile ilişkisini incelemesi.
Toplumların varlıklarını sürdürmek için bazı kurumlara ihtiyaç duyduğunu ve kurumların uyumlu bir bütünlük oluşturduğunu savunan yaklaşımdır. Örneğin, okulun toplumsallaşma işlevini yerine getirmesi.
Bir eylemin başkaları tarafından sapma olarak algılanıp etiketlendiğinde sapmaya dönüştüğünü savunan etkileşimci kuramdır. Örneğin, suça karışmış bir çocuğa 'suçlu' damgası vurulması.
Bireyin henüz resmi olarak sapkın diye etiketlenmeden önce gerçekleştirdiği, sonuçları nispeten önemsiz olan başlangıçtaki kural ihlalleridir. Örneğin, öğrencinin bir dersi asması.
Bireyin toplumsal tepkiyi ve yaftayı kabullenerek kendisini sapkın görmesi ve sapma davranışını sürdürmesidir. Örneğin, alkolik olarak damgalanan kişinin bu kimliği benimseyip içmeye devam etmesi.
Toplumun varlıklı kesimlerine mensup bireylerin mesleki faaliyetleri sırasında işledikleri suçlardır. Örneğin, vergi kaçırma, zimmete para geçirme veya menkul kıymet sahtekarlığı.
Kaçakçılık, uyuşturucu ticareti ve haraç alma gibi yasadışı faaliyetleri yürütmek için şiddet tehdidiyle organize olmuş suç türüdür. Örneğin, uluslararası uyuşturucu çetelerinin faaliyetleri.
Bilgi teknolojileri ve telekomünikasyon sistemleri kullanılarak işlenen dijital suç türleridir. Örneğin, kredi kartı sahtekarlığı, siber taciz veya elektronik fon transferlerine müdahale.
Sykes ve Matza'nın geliştirdiği, suçluların suç işlerken suçluluk duygusunu bastırmak için kullandıkları bahanelerdir. Örneğin, 'araba çalmak sadece ödünç almaktır' diyerek durumu hafifletmek.
Agnew'in geliştirdiği, çocukları suça iten nedenin olumsuz bireyler arası ilişkiler ve amaçların engellenmesinden kaynaklanan gerilim olduğunu savunan kuramdır. Örneğin, ekonomik sıkıntılar veya aile içi baskı.
Bireylerin kendilerini kötü, yetersiz ve değersiz hissetme gibi olumsuz duygulardan kaçabilmek için suça yönelmesini açıklayan teoridir. Örneğin, imkansız standartlar yüzünden bunalan bireyin suça yönelmesi.
Sutherland'ın öne sürdüğü, suçun diğer sosyal olgular gibi birincil gruplar içinde etkileşim yoluyla öğrenildiğini savunan teoridir. Örneğin, suç çetesine katılan bir gencin suç tekniklerini öğrenmesi.
İçine girilecek bir sosyal grubun beklediği rol davranışlarının ve kurallarının yalnızca bir kısmının öğrenilip benimsenmesidir. Örneğin, yeni işe başlayan birinin iş yerindeki bazı kuralları henüz tam öğrenememesi.