Din ve Toplum. Din sosyolojisi literatürü, dinin bir toplumsal kurum olarak ortaya çıkışını, işleyiş biçimini, toplumsal işlevini ve diğer toplumsal kurumlarla olan ilişkisini incelemek üzere oldukça zengin teorik tartışmalara sahiptir. Din olgusunun sosyolojik açıklaması onun hakikatini aramaz; aksine dini, bir toplumsal kurum ve dinsel davranışla ilgili diğer toplumsal faktörlerle ilişkilendirilerek sosyolojinin inceleme konusu yapar. Kurumsallaşmış insan davranışı olarak din, kitlelerin toplumsal gereksinimlerini karşılar biçimde işlevsel olmalıdır. Tarihsel materyalist yaklaşımda Marx ve Engels, dinin çıkış noktasını insanların gündelik yaşamlarını kontrol eden doğa güçlerinin zihinlerindeki yansımalarından doğmuş kişiselleştirmeler olarak görürler. Dini bir yanılsama ve 'halkın afyonu' olarak nitelendirseler de, onun aynı zamanda ezilmiş yaratığın iniltisi ve gerçek sıkıntıya karşı protesto olduğunu belirterek ideolojik işlevlerine ve sınıf dayanışması yaratma rolüne dikkat çekmişlerdir. Heller'e göre dinler, bir 'ideal toplum' imgesi önererek ve kolektif temsiller olarak işlev görerek farklı sosyal sınıflar arasında ittifaklar kurulmasını sağlar. Sosyal psikolojik yaklaşımda Max Weber, dini tek bir tanım yapmak yerine 'teodise' kavramı etrafında ele almıştır. Weber, dünya dinlerinin vaatlerini ve dinsel etik ile ekonomik yaşam arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Dinlerin dört rasyonel teodise türü sunduğunu belirtir: bu dünyada telafi sözü, bir 'öte'de telafi sözü, düalizm ve karma doktrini. Ayrıca asetisizm (çilecilik) ve mistisizm (gizemcilik) tipolojilerini geliştirmiş, peygamberliği örnekleyici peygamberlik (Lao-Tzu ve Budha gibi) ve etik peygamberlik (Zerdüşt, Musa ve Muhammed gibi) olarak ikiye ayırmıştır. Toplumsallık yaklaşımında Durkheim, dini 'kutsal şeylere, yani belirgin olarak ayırt edilen ve yasaklanmış şeylere ilişkin birleşik bir inançlar ve uygulamalar toplamı; onlara içtenlikle inananların tümünden oluşan ahlaki bir topluluğu bir arada tutan inançlar ve uygulamalar' olarak tanımlar. Totemizm üzerine yaptığı antropolojik incelemelerde toteminin toplumun ta kendisi olduğunu, dinsel ayinlerin kişiyi sadece tanrısına değil, içinde bulunduğu gruba da bağladığını vurgulamıştır. Fenomenolojik yaklaşımda Eliade, dinin kendinden başka hiçbir şeye indirgenmemesi ve 'din olarak din' yaklaşımıyla iç mantığından incelenmesi gerektiğini savunmuştur. İletişimsel yaklaşımda ise Pace, Luhmann'ın sistem teorisinden yola çıkarak peygamberlerin 'evet, ama' yöntemiyle önceki inanç sistemlerini kısmen olumlayıp sosyal çevrenin yeni gereksinimlerine göre yeniden biçimlendirdiklerini öne sürmüştür. Laiklik ve sekülerleşme kavramları farklı kökenlerden gelmektedir. 'Laiklik' kelimesi Yunanca halk anlamına gelen 'laos/lakos' sözcüğünden türetilmiştir ve Hristiyanlıkta din adamı (clericus) dışında kalan halkı ifade eder. Fransızca'da icat edilen 'laisisme' ise hem resmi dini olmayan ve tüm dinlere eşit mesafede olan bir devlet öngören hem de din ile siyaset arasında kesin bir ayrım yapan bir doktrindir. Laiklik için kıstas, din ve devletin ayrılmış olmasının ötesinde, dinin siyaset alanından tamamen çekilmiş olması ve eşitlik ilkesini zedeleyecek her türlü ayrıcalığın lağvedilmesidir. Sekülerleşme ise kökenini 'Saeculum' (dünyaya, çağa ait) sözcüğünden alan ve dinin bütün yaşam alanlarından çekilmesi, küçülmesi anlamına gelen bir süreçtir. Berger, din kurumunun diğer kurumların alanından çekilmesinin yanı sıra 'bilinç sekülerleşmesi' kavramıyla sekülerleşmenin öznel düzeyine de işaret etmiştir. Laiklik politik ve tarih dışı bir ilkeyi temsil ederken, sekülerleşme tarihsel bir süreci ifade eder. Batı'da din ve devlet ilişkileri Fransa ve Türkiye'deki saf laisist ayrılma modelinin yanı sıra, İngiltere ve İskandinav ülkelerindeki tanıma ve dahil etme modelleri ile İtalya'daki concordat (uylaşım) modelleri gibi farklı biçimler almıştır. Pace'nin dinsel otorite ve clericus/laikos ayrımı şeması, dinlerin iç yapılarını ve din adamı statülerini anlamada net bir ölçü sunmaktadır. Teokratik, seçimle gelen, karizmatik ve geleneksel otoriteler altında Hinduist Brahmanlar, Katolik clericus, Şii Ayetullahlar, Sünni ulema ve Protestan papazlar farklı konumlar sergilerler. Bu durum, her dinin kendi iç dinamikleri ve toplumun yapısıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Toplumsal tabakalaşma, servet, gelir, mesleki prestij, eğitim ve dinî bilgi gibi unsurlara dayanan bir eşitsizlik sistemi olarak anlaşılır. Dinin toplumsal tabakalaşma ile birincil ilişkisi, tabakalaşmanın doğrudan din nitelikte olması durumunda ortaya çıkar. Hindistan'daki kast düzeni buna en tipik örnek olup, doğumla ait olunan kastlar arasındaki eşitsizliği dinî olarak meşrulaştırmıştır. Weber, feodal soyluluk, Çin literatisi ve zanaatkarlar gibi farklı toplumsal tabakaların spesifik dindarlık biçimlerini incelemiş, feodal soyluluğun selamet arayışından uzak olduğunu tespit etmiştir. İslam dini, ortaya çıkışı itibarıyla kentli ve ticaretle uğraşan insanların gereksinimlerine hitap eden, zekat ve oruç gibi ibadetlerle bireysel refahın toplumsal bölüşümünü savunan bir yapı arz eder. Şerif Mardin'e göre Türkiye'de Cumhuriyet rejimi, sınıfsız toplum yaratma idealine dayanan ümmet hissiyatını bir toplum bağı olarak sürdürmüştür. Türkiye tarihindeki sekülerleşme süreci, 1700'lerde toprak kayıplarına çare arayan ordu kurumunda başlamış olup, bu tarihsel kökenler nedeniyle ordu kurumunun laikliğin en güçlü savunucusu olması özgün bir sosyolojik durumdur. Din kurumu ekonomi, siyaset ve aile gibi temel toplumsal kurumlarla sürekli etkileşim içindedir. Max Weber, Kalvinizm etiği ile kapitalizmin ruhu arasındaki ilişkiyi incelemiş, derekli çalışma, tutumluluk ve zevklerin reddedilmesinin paradoksal olarak sermaye birikimine ve kapitalizme hizmet ettiğini öne sürmüştür. Siyaset ile ilişkide ise dinî liderlik ile politik liderliğin iç içe geçebildiği veya laik devlet modellerinde dinin kamusal alanda yeniden konumlandığı görülmektedir. Din kurumu, ortaya çıkışı itibarıyla aile kurumunun işlevlerine talip olmuş ve birey çoğu zaman aile ile din arasında seçim yapmak zorunda kalmıştır. Öte yandan aile, dinin ilk öğrenildiği, içselleştirildiği ve kuşaklar boyunca aktarıldığı ilk toplumsallaşma kurumudur. Kehrer, din ve aile arasındaki ilişkileri endogami (aynı toplum içinde evlenme), exogami (başka gruptan eş seçme), çocuk sayısı ve eğitingle ilgili değerler olmak üzere dört başlıkta incelemiştir. Mezhep farkları boşanma oranları, doğum kontrolü ve çocukların eğitiminde kazandırılacak değerler (örneğin Katoliklerde itaat, Protestanlarda entellektüel bağımsızlık) üzerinde belirleyici olabilmektedir. Din, toplumsal değişme karşısında uyum, çatışma veya yenilenme gibi tepkiler verebilir. Dinin genellikle bütünleştirici rolü öngörülse de, egemenlik rekabetinin yoğun olduğu dönemlerde şiddetli çatışmalara da sebep olmuştur. İran'da yaşanan İslam devrimi, Şii İslam'ın Ayetullah kavramı ve clerucus niteliğindeki din adamı sınıfı sayesinde gerçekleşmiştir. Modernliğin din üzerindeki etkileri Lambert tarafından küçülme, uyum, yeniden yorumlama ve yenilik olarak değerlendirilmiş, dinin toplumsal değişme dinamikleriyle karşılıklı etkileşim içinde olduğu kanıtlanmıştır.