
Kadınlar siyasal haklarını erkeklerden çok sonra kazanabilmiştir. Fransa'da erkekler 1793'te bu hakkı alırken kadınlar ancak 1945'te alabilmiştir. İngiltere'de tüm kadınlara hak 1928'de, ABD'de 1920'de, İran'da ise ancak 1963 yılında tanınmıştır. Günümüzde de kadınların parlamentolardaki küresel temsil oranı %20'nin altındadır.
Türkiye'de emlak sahibi erkeklere 1877'de, vergi veren erkeklere ise 1908'de oy hakkı tanınmış, erkeklerin önündeki tüm kısıtlamalar 1923'te kaldırılmıştır. Kadınlar ise seçme ve seçilme hakkını ilk olarak 1930 yerel seçimlerinde, genel seçimlerde ise 1934 yılında elde ederek birçok Avrupa ülkesinden önce bu hakka kavuşmuştur.
1890'larda Almanya'da kadınların üniversiteye girme talepleri 'bizim üniversitelerimiz erkek üniversiteleridir' denilerek reddedilmiştir. Tarihçi Henrich von Triesche, kadınların dersine katılma isteğini, bu durumun erkek öğrencileri inciteceği ve yarım yüzyıllık eril akademik düzeni bozacağı gerekçesiyle geri çevirmiştir.
Osmanlı'da kadınların yoğun mücadelesi sonucu 12 Eylül 1914'te kurulan İnas Darülfünunu, edebiyat, matematik, tabiat ve güzel sanatlar alanlarında eğitim vermiştir. Çalışma hayatına atılmak isteyen kadınlar için ise umumi ticaret, daktilografi, defter tutma ve temel Fransızca gibi kısa dönemli mesleki kurslar düzenlenmiştir.
1921 yılında karma eğitime geçiş kararı alındığında, İstanbul Üniversitesi Rektörü Babanzade Ahmet Naim Bey, kız ve erkeklerin yan yana oturmasının dinine aykırı olduğunu belirterek kararı uygulamayı reddetmiştir. Öğrencilerin protestoları üzerine üniversiteye polis çağıran rektörün yarattığı kriz, dekanın araya girmesiyle çözülmüştür.
Carol Pateman, klasik toplumsal sözleşme kuramlarının aslında eril bir 'kardeşlik anlaşması' olduğunu savunur. Pateman'a göre toplumsal sözleşme bir özgürlük hikayesi gibi sunulurken, evlilik ve cinsellik sözleşmesi kadınların özel alana hapsedilerek erkeklerin tabiyetine girmesini sağlayan bir tahakküm mekanizmasıdır.
Lütfü Paşa, Koçi Bey ve Ahmet Refik Altınay gibi Osmanlı tarihçileri, imparatorluğun gerileme ve bozulma nedenlerini Hürrem Sultan gibi saray kadınlarının 'doğal olmayan güç aşkına' bağlamışlardır. Kadınlar, siyasal krizlerin baş sorumlusu olarak gösterilerek tarihsel anlatılarda günah keçisi ilan edilmişlerdir.
1970'lerin sonundan itibaren Jennings ve Gerber gibi tarihçilerin şeriye sicilleri (mahkeme kayıtları) üzerine yaptıkları çalışmalar, Osmanlı kadınlarının sanılanın aksine pasif olmadıklarını, haklarını aramak için mahkemeleri son derece aktif ve bilinçli bir şekilde kullandıklarını ortaya koymuştur.
Osmanlı İmparatorluğu'nda 1872-1907 yılları arasında gerçekleşen 50 grevden 9'u kadınların yoğun olarak çalıştığı iş kollarında yapılmıştır. Bu grevlerin en önemlilerinden biri olan Feshane grevinde, 50 kadın işçi grevin doğrudan örgütleyicisi, yürütücüsü ve lideri olarak rol almıştır.
1847 yılında İngiltere'deki İşçi Birliği, eşinin veya kızının çalışmasına izin veren erkek üyelerine para cezası uygulamıştır. Sendika, eğe-kesim sanayisinde çalışan 200 kadını işten çıkartarak kadınların ucuz iş gücü olarak erkeklerin istihdam alanlarını daraltmasını engellemeye ve onları eve hapsetmeye çalışmıştır.
Virginia Woolf, 'Kendine Ait Bir Oda' eserinde Shakespeare'in Judith adında hayali bir kız kardeşi olduğunu varsayar. Judith'in abisiyle aynı dehaya sahip olsa bile, kadın olduğu için eğitim alamayacağını, ev işlerine mahkum edileceğini, tiyatroya kabul edilmeyip sonunda intihar etmek zorunda kalacağını anlatarak eril sanat tarihini eleştirir.