Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Osmanlı Devleti'nin 17. yüzyıldan itibaren içine düştüğü derin buhranı ve gerileme sürecini kavramak için, aynı dönemde Avrupa'da yaşanan köklü dönüşümleri incelemek kaçınılmazdır. Avrupa, Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından sonra uzun süre feodalite (derebeylik) düzeniyle yönetilmiş, ancak 14. yüzyıldan itibaren hızla merkezileşmeye başlamıştır. 16. yüzyılda mutlak hükümdarlık rejimlerinin güç kazanmasıyla birlikte sömürgecilik hareketleri başlamış ve bu durum Avrupa devletlerine muazzam bir zenginlik akışı sağlamıştır. Eş zamanlı olarak Kilise otoritesinin sarsılmasıyla yaşanan Reform ve Rönesans hareketleri, 17. yüzyıldan itibaren Aydınlanma Çağı'nın kapılarını aralamış; bilim, teknoloji, felsefe ve kültür alanlarında devasa adımlar atılmasına zemin hazırlamıştır.
Avrupa devletleri, sömürgelerden elde ettikleri gelirlerle hazinelerini doldururken, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri doğrudan askerî alana entegre ederek büyük bir savaş üstünlüğü elde etmişlerdir. Bu durum, Doğu'nun büyük imparatorluğu olan Osmanlı Devleti karşısında Avrupalı rakiplere muazzam bir avantaj sağlamıştır. Osmanlı Devleti ise rakiplerinin bu hızlı gelişimine ayak uyduramamış, eski iktisadi ve askerî gücünü kaybetmeye başlamıştır. Dış dünyadaki bu değişimlerin yanı sıra devlet teşkilatında ve sosyal yapıda da ciddi bozulmalar baş göstermiştir.
Osmanlı Devleti'nde yaşanan buhranın temel nedenleri şu şekilde özetlenebilir: İlk olarak, Avrupa'da güçlü merkezî hükümetlerin kurulması, sömürgecilik yoluyla zenginleşilmesi ve bilim-teknoloji alanındaki büyük ilerlemelerdir. İkinci olarak, Coğrafi Keşifler neticesinde İpek Yolu gibi Osmanlı kontrolündeki eski ticaret yollarının önemini kaybetmesi ve gümrük gelirlerinin azalmasıdır. Üçüncü neden, hanedan üyelerinin ve devlet adamlarının eski dönemlerdeki gibi nitelikli ve donanımlı yetişmemiş olmasıdır.
Dördüncü olarak, merkezî otoritenin zayıflamasıyla birlikte tımar sisteminden iltizam sistemine geçilmiş, vergi toplama yetkisini alan mültezimlerin köylü üzerindeki baskıyı artırması yoksulluğa ve Celali İsyanları gibi kitlesel halk hareketlerine yol açmıştır. Beşinci neden, Yeniçeri Ocağı'nın ve genel askerlik teşkilatının bozulması, disiplinin kaybolması ve savaşlardan elde edilen ganimetlerin ciddi oranda azalmasıdır. Son olarak, devlet sınırlarının imparatorluk ölçeğinde çok genişlemesi, merkezî otoritenin taşradaki denetimini zorlaştırmış ve idari zafiyetleri beraberinde getirmiştir.
Yüzyılın başında Osmanlı devlet adamları, son 15 yılda dört cephede birden savaşıldıktan sonra 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması'nın getirdiği ağır yıkım karşısında ortak bir paydada birleşmişlerdir: Devletin kaybettiği toprakları geri alabilmesi için öncelikle iç durumunun düzeltilmesi ve merkezî otoritenin güçlendirilmesi şarttır. Ancak iç karışıklıklar durmamış, 1703 yılında Kapıkulu askerlerinin isyanıyla patlak veren ve tarihe 'Edirne Vakası' olarak geçen olayda Sultan II. Mustafa tahttan indirilmiş, Şeyhülislam Feyzullah Efendi ise öldürülmüştür. Bu olay, devlet adamlarına iç meselelerin çözümünün ve merkezî otoritenin tesisinin artık ertelenemez bir zorunluluk olduğunu açıkça göstermiştir.
Osmanlı Devleti'ndeki gerileme ve bozulma süreci, aslında 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bazı basiretli devlet adamları ve âlimler tarafından fark edilmiş ve padişahlara sunulan raporlarla (risale/layiha) çözüm yolları aranmıştır. Dönemin aydınları, devletin içinde bulunduğu bu olumsuz durumu 'tereddî ve tagayyür' yani yozlaşma ve bozulma kavramlarıyla tanımlamışlardır. Bu doğrultuda kaleme alınan ilk önemli eserlerden biri, Halep Defterdarı Gelibolulu Mustafa Âli Efendi tarafından 1581 yılında yazılan 'Nasihatü's-Selatin' (Sultanlara Nasihatler) adlı eserdir. Mustafa Âli, buhranın temel sebebi olarak devlet kadrolarına niteliksiz, liyakatsiz kişilerin getirilmesini ve rüşvetin yaygınlaşmasını göstermiştir.
Bosnalı bilgin Hasan Kâfi ise 1595 yılında kaleme aldığı 'Usûlü'l-Hikem fi Nizami'l-Âlem' adlı eserinde konuyu daha çok askerî ve hukuki açıdan ele almıştır. Hasan Kâfi'ye göre buhranın temel nedeni, devlet düzeninde eski köklü kuralların ve kanunların terk edilmesi ile askerî alanda Avrupa'daki teknolojik gelişmelerin takip edilemeyerek geri kalınmış olmasıdır. Manisalı Defter Emini Aynî Ali de 'Risale-i Vazife-haran ve Merâtib-i Bendegân-ı Âl-i Osman' adlı çalışmasında, imparatorluğun can damarı olan tımar sisteminin bozulmasına dikkat çekmiştir. Aynî Ali; makam sahiplerinin liyakat yerine günlük çıkarlar peşinde koşmasını, rüşvetin artmasını, hazinenin boşalmasını ve devletin sacayağı olan reaya (halk), hazine ve asker kurumlarının yozlaşmasını buhranın ana nedenleri olarak sıralamıştır.
17. yüzyılın ilk yarısında da çözüm arayışları devam etmiştir. Bu dönemde en dikkat çeken raporlardan biri, Göriceli Koçi Bey tarafından Sultan IV. Murat'a (1623-1640) sunulan ünlü Koçi Bey Risalesi'dir. Koçi Bey, bozulmanın köklerini Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar götürerek cesur bir analiz yapmış; reaya, memleket ve hazine kaybına doğrudan doğruya rüşvetçiliğin sebep olduğunu savunmuştur. Koçi Bey'e göre rüşvetin ve iltimasın yaygınlaşması, niteliksiz devlet adamlarının iş başına gelmesinin doğrudan bir sonucudur.
Dönemin en büyük ansiklopedist ve bilim insanlarından biri olan Kâtip Çelebi ise 'Mizanü'l-Hak fi İhtiyari'l-Ehakk' adlı eserinde meseleye çok daha farklı ve zihniyet temelli bir açıdan yaklaşmıştır. Kâtip Çelebi, Osmanlı medreselerinin bozulmasını ve pozitif bilimlerden uzaklaşmasını devletin çöküş nedeni olarak görür. Ona göre medreseler aşırı bir taassup (bağnazlık) içine düşmüş, felsefe ve pozitif bilimleri müfredattan çıkarmıştır; oysa devletin ve toplumun kurtuluşu, âlimlerin yeniden pozitif bilimlere, akla ve felsefeye yönelmesiyle mümkündür.
Edirne Vakası'nın ardından tahta çıkan III. Ahmet (1703-1730), saltanatının ilk yıllarında barışçı bir dış siyaset izlemeye gayret etti. Ancak Rusya'nın Orta Asya ve Balkanlar'daki yayılmacı ve Slavlaştırma politikaları nedeniyle savaş kaçınılmaz oldu. 1711 yılında yapılan Prut Savaşı'nda Osmanlı ordusu büyük bir başarı kazanarak Rus ordusunu bozguna uğrattı ve daha önce kaybedilen Azak Kalesi'ni geri aldı. Bu başarıyı, 1715 yılında Venedik'e karşı kazanılan zafer ve Mora Yarımadası'nın yeniden Osmanlı hâkimiyetine girmesi izledi. Ancak askerî alandaki bu başarılar diplomatik sahaya yansıtılamadığı gibi, 1715-1718 yılları arasında Avusturya ile yapılan savaşta Osmanlı Devleti ağır bir yenilgi aldı.
Bu yenilginin ardından 21 Temmuz 1718 tarihinde imzalanan Pasarofça Antlaşması ile Sırbistan'ın önemli bir kısmı kaybedildi. Pasarofça Antlaşması, Osmanlı devlet adamlarında kaybedilen toprakların kolayca geri alınamayacağı gerçeğini ve Avrupa'nın askerî üstünlüğünü kesin olarak kabul ettirdi. Bu farkındalıkla birlikte, Osmanlı tarihinde 1718-1730 yılları arasını kapsayacak olan ve adını o dönem İstanbul'unda yoğun olarak yetiştirilen, dünyaya yayılan lale çiçeklerinden alan 'Lale Devri' başlamış oldu. Lale Devri, Osmanlı Devleti'nin yönünü ilk kez batıya döndüğü, batı tarzı yeniliklerin araştırılmaya başlandığı bir dönemdir.
Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın öncülüğünde, Avrupa'nın üstünlüğünün sebeplerini araştırmak amacıyla batı başkentlerine gönderilen geçici elçilerin sayısı artırıldı. Bu elçiler sadece diplomatik ilişkileri yürütmekle kalmıyor, aynı zamanda Avrupa'nın kültürü, sanatı, sanayisi, tarımı ve askerî teşkilatı hakkında detaylı incelemeler yaparak İstanbul'a raporlar (sefaretname) sunuyorlardı. Bu raporlar arasında en önemlisi ve en çok dikkat çekeni, 1720-1721 yılları arasında Paris'te bulunan Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi'nin sunduğu sefaretnamedir. Bu dönemde ithalata olan bağımlılığı azaltmak ve yerli üretimi desteklemek amacıyla İstanbul'da kaliteli kumaş imalathaneleri açıldı, pamuk üretimine ağırlık verildi ve 1709'da devlet işletmeleri için yelken bezi üretimine başlandı. 1720'de pahalı ipek kumaş üretimi denense de bu alanda tam bir başarı sağlanamadı.
Kültürel alanda da önemli gelişmeler yaşandı; tercüme heyetleri kurularak Arapça, Farsça ve Batı dillerinden önemli eserler Türkçeye kazandırıldı. En önemlisi, Macar asıllı bir mühtedi olan İbrahim Müteferrika, Damat İbrahim Paşa'nın desteği ve izniyle 1729 yılında Müslümanlar arasındaki ilk matbaayı kurdu. Mimari alanda ise Avrupa'nın barok ve rokoko tarzlarından etkilenen, zengin süslemeli çeşmeler, görkemli köşkler ve saraylar inşa edildi. Ancak Lale Devri yenilikleri, devletin yapısal sorunlarını çözecek köklü reformlar olmaktan uzaktı. Devlet adamları bilim ve teknolojiden ziyade Avrupa saraylarının lüks, şatafat ve eğlence hayatını taklit etme eğilimindeydiler.
Sarayın ve devlet ricalinin lüks yaşamı, halkın yoksulluğu ve yüksek enflasyonla birleşince toplumsal huzursuzluk had safhaya ulaştı. Sadrazam Damat İbrahim Paşa, halkın dikkatini başka yöne çekmek ve moral kazanmak amacıyla 1723 yılında zayıf durumdaki Safevi Devleti'ne karşı İran Seferi'ni başlattı. İlk yıllarda Batı İran toprakları ele geçirilse de, 1729'da Safevi Şahı II. Tahmasb'ın bu toprakları geri alması bardağı taşıran son damla oldu. İstanbul'da bir hamam hademesi ve yeniçeri olan Patrona Halil önderliğinde büyük bir isyan patlak verdi. İsyancılar Sadabad Sarayı başta olmak üzere Lale Devri'nin simgesi olan 120'den fazla köşkü yakıp yıktılar. III. Ahmet, isyanı yatıştırmak için sadrazamını azledip idam ettirse de tahtını koruyamadı ve feragat etmek zorunda kaldı; yerine 1 Ekim 1730'da I. Mahmut geçti.
Patrona Halil İsyanı'nın ardından tahta çıkan I. Mahmut, Lale Devri'ndeki yüzeysel ve plansız yenilik girişimlerinin aksine, özellikle askerî alanda daha planlı, programlı ve batı tarzı uzman desteğine dayanan bir yenileşme politikası izledi. Bu dönemde Osmanlı ordusunun modernizasyonu için Avrupalı uzmanlardan yararlanma fikri kurumsallaştı. Bu uzmanların en önemlisi, Fransız soylu bir aileden gelen, Avusturya ordusunda görevliyken kaçıp Osmanlı'ya sığınan ve Müslüman olup Ahmet adını alan Claude-Alexandre Comte de Bonneval, yani tarihte bilinen adıyla Humbaracı Ahmet Paşa'dır.
Humbaracı Ahmet Paşa, 1731 yılında Humbaracı Ocağı'nın başına getirilerek bu ocağı tamamen Avrupa askerî yöntemlerine göre yeniden düzenledi. Ahmet Paşa, askerlerin maaşlarının düzenli ödenmesi, modern bir emeklilik sisteminin kurulması ve yeniçerilerin küçük birliklere bölünerek kendi yetiştireceği modern subayların komutasına verilmesi gibi radikal reformlar önerdi. Her ne kadar bu önerilerin tamamı uygulanamayıp faaliyetleri Humbaracı Ocağı ile sınırlı kalsa da, bu ocak Osmanlı Devleti'nde batı tarzında düzenlenen ilk resmî kurum ve askerî birim oldu. Ocağın üniformaları bile geleneksel Osmanlı kıyafetlerinden tamamen farklıydı. Humbaracı Ahmet Paşa ayrıca 1736 yılında topçu ve humbaracı subayları yetiştirmek amacıyla modern matematik ve geometri eğitiminin verildiği Hendesehane'yi (Kara Mühendishanesi) kurdu.
I. Mahmut dönemi sadece askerî ıslahatlarla sınırlı kalmadı; kültürel ve sosyal alanda da önemli adımlar atıldı. İbrahim Müteferrika'nın matbaasına doğrudan saray desteği sağlandı, yazar ve sanatçılar himaye edildi. Kütüphaneciliğe büyük önem veren padişah; Ayasofya, Fatih ve Süleymaniye Camileri ile Topkapı Sarayı bünyesinde modern kütüphaneler açtırdı ve taşraya gönderilen memurlar vasıtasıyla nadide el yazması kitapları toplattı. Sanayi alanında ise, Polonya'dan getirilen kâğıt ustalarının teknik desteğiyle 1746 yılında Yalova'da Osmanlı Devleti'nin ilk kâğıt fabrikası kuruldu. Ayrıca İstanbul'un kronikleşen su sorununu çözmek amacıyla devasa su kemerleri ve bentler inşa edilerek şehrin uzun yıllar su sıkıntısı çekmemesi sağlandı.
I. Mahmut'un 1754'teki vefatının ardından tahta geçen III. Osman'ın kısa ve sönük saltanatından sonra, 1757 yılında III. Mustafa tahta çıktı. III. Mustafa, dönemin dirayetli Sadrazamı Koca Ragıp Paşa ile birlikte son derece dengeli, tutarlı ve tasarruf odaklı bir politika izledi. Hazine gelirlerini artırmak amacıyla vakıflar, tımarlar ve iltizamlar sıkı bir denetim altına alındı, saray masrafları asgari düzeye indirildi, yerli ticaret teşvik edildi ve askerî alanda modernizasyon çalışmalarına devam edildi. Ancak Ragıp Paşa'nın 1763'teki ölümüyle bu huzur ve denge dönemi sarsıldı.
1768 yılında Rusya'nın Lehistan'ı (Polonya) işgal etmesi üzerine Osmanlı Devleti'nin verdiği sert nota ve Rusya'nın geri adım atmaması, altı yıl sürecek olan yıkıcı Osmanlı-Rus Savaşı'nı başlattı. Osmanlı ordusunun teknolojik ve taktiksel geri kalmışlığı nedeniyle savaş ağır bir yenilgiyle sonuçlandı ve 1774 yılında Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı tarihi boyunca Karlofça'dan sonra imzalanan en ağır ikinci antlaşmadır; ancak içerdiği hukuki, ticari ve diplomatik hükümler açısından Karlofça'dan çok daha yıkıcı etkilere sahiptir.
Bu antlaşmayla Rusya, Karadeniz'de donanma bulundurma ve Boğazlardan serbest geçiş hakkı elde ederek sıcak denizlere inme hedefine ulaştı. En tehlikelisi ise, Rusya'ya Osmanlı sınırları içindeki Ortodoks tebaanın haklarını koruma yetkisinin verilmesi ve İstanbul'da daimi elçilik ile istedikleri şehirlerde konsolosluk açma hakkının tanınmasıdır. Bu durum Osmanlı'nın iç işlerine doğrudan müdahaleye zemin hazırlamıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti, Rusya'ya üç yıl içinde 4 milyon ruble (on beş bin kese) savaş tazminatı ödemeyi kabul etmek zorunda kalmıştır. Kırım ise bağımsız olmuş, ancak Osmanlılar Kırım Tatarları ile dinî bağlarını koruyabilmek için halifelik makamının dinî otoritesini antlaşma metnine ekletmiştir. Bu ağır yenilgi, orduyu Avrupa tarzında yenilemenin artık bir tercih değil, ölüm kalım meselesi olduğunu kesin olarak göstermiştir.
Küçük Kaynarca Antlaşması'nın hemen ardından tahta çıkan I. Abdülhamid döneminde, askerî modernizasyon çalışmaları büyük bir hız kazandı. Bu dönemde yapılan ıslahatlar, daha sonraki III. Selim ve II. Mahmut reformlarının yapısal temelini oluşturmuştur. Tıpkı I. Mahmut dönemindeki Humbaracı Ahmet Paşa gibi, bu döneme de Fransız hizmetindeki Macar asıllı uzman Baron de Tott'un faaliyetleri damgasını vurmuştur. 1769'da İstanbul'a gelen Baron de Tott, Boğazların tahkimatında görev almış, modern Sürat Topçuları Ocağı'nı kurmuş, yeni toplar döktürmüş ve Boğaz kıyılarında güçlü kaleler inşa ettirmiştir.
Baron de Tott'un en önemli hizmeti, 1773 yılında deniz subayları ve mühendisleri yetiştirmek amacıyla kurduğu Hendesehane'dir. Bu kurum daha sonra 'Mühendishane-i Bahr-i Hümayun' (Deniz Mühendishanesi) adıyla kapsamlı bir askerî akademiye dönüştürülmüştür. Bu dönemde Fransızca askerî ve teknik kitapların tercümesine hız verilmiş, Yeniçeri Ocağı'nda disiplini sağlamak için yoklamalar yapılmıştır. Kültürel alanda da kütüphaneciliğe önem verilmiş, Medine'de el yazması eserlerden oluşan büyük bir kütüphane kurulmuştur. Ayrıca Avrupa mallarının yerli pazarı istila etmesini önlemek amacıyla tarihte ilk kez yerli malı kullanımı zorunlu tutulmuştur.
18. yüzyıl boyunca III. Ahmet ile başlayıp I. Abdülhamid ile son bulan Osmanlı yenileşme hareketleri genel olarak değerlendirildiğinde, bu ıslahatların devleti gerilemekten ve toprak kayıplarından kurtaramadığı görülür. Bunun temel nedeni, yapılan yeniliklerin niteliğidir. Bu yüzyılda yeni ve modern kurumlar inşa etmek yerine, işlevini tamamen yitirmiş eski kurumların (özellikle Yeniçeri Ocağı) ıslah edilmesine çalışılmıştır. Ayrıca ıslahatlar sistemli bir devlet politikası haline getirilememiş, bireysel uzmanların veya sadrazamların kişisel gayretleriyle sınırlı kalmıştır. Bu kişilerin görevden ayrılması veya ölümüyle yapılan yenilikler de kesintiye uğramıştır.
I. Abdülhamid'in saltanatının son yılları, 1787'de başlayan Osmanlı-Rus ve 1788'de başlayan Osmanlı-Avusturya savaşlarının ağır yenilgileriyle sarsıldı. 1789 yılında Rusların Özi Kalesi'nde 25 bin sivil Müslümanı katlettiği haberi üzerine felç geçiren I. Abdülhamid vefat etti ve yerine III. Selim tahta çıktı. III. Selim, tahta geçer geçmez diplomatik dehasını kullanarak Prusya ile bir ittifak antlaşması imzaladı ve Avusturya'yı barışa zorladı. 4 Ağustos 1791'de imzalanan Ziştovi Antlaşması ile Osmanlı-Avusturya savaşı sona erdi ve sınırlar savaş öncesi duruma döndü. Ancak yalnız kalan Rusya karşısında alınan yenilgiler üzerine 10 Ocak 1792'de Yaş Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla Kırım'ın Rusya'ya ait olduğu kesin olarak kabul edildi ve Kırım'ı geri alma ümitleri tamamen söndü.
Savaşların sona ermesiyle III. Selim, kapsamlı bir yenileşme hareketi başlatmak için kolları sıvadı. Avusturya elçiliğinden dönen Ebubekir Ratıp Efendi'nin sunduğu 500 sayfalık detaylı sefaretname raporundan yararlanan padişah, 1791 sonbaharında devletin farklı kademelerinden 22 seçkin devlet adamı ve âlimden 'devletin zaafları ve alınması gereken önlemler' hakkında raporlar (layihalar) hazırlamasını istedi. Bu raporların ortak paydası, askerî alanda köklü bir reformun kaçınılmaz olduğuydu. Çözüm olarak kimileri Kanuni dönemindeki eski düzene dönülmesini savunurken, kimileri ise eski kurumların tamamen tasfiye edilerek batı tarzı yeni bir ordunun kurulmasını öneriyordu.
III. Selim, bu raporlar doğrultusunda 'Nizam-ı Cedit' (Yeni Düzen) adı verilen geniş kapsamlı ıslahat programını başlattı. Nizam-ı Cedit denilince akla ilk olarak yeni kurulan ordu gelse de, bu hareket aslında idari, mali, iktisadi ve sosyal alanları da kapsayan topyekun bir modernleşme hamlesiydi. Bu kapsamda merkezî otoriteyi güçlendirmek, ulemanın ve şeyhülislamın siyaset üzerindeki nüfuzunu kırmak, eyalet yönetimlerini düzenlemek ve Avrupa'nın bilim, teknoloji, tarım ve ticaret alanındaki gelişmelerini ülkeye entegre etmek amaçlanmıştır.
Nizam-ı Cedit reformlarının en somut ve radikal adımı, 24 Şubat 1793 tarihinde tamamen Avrupa tarzında eğitim gören, modern silahlarla donatılmış 'Nizam-ı Cedit Ordusu'nun kurulmasıdır. Ordunun başına eski Sadaret Kethüdası Mustafa Reşit Efendi getirildi. Fransa ve İsveç'ten getirilen uzman subayların eğittiği bu ordu, başlangıçta 1602 er ve 27 subaydan oluşurken, yapılan yatırımlarla 1806 yılında 22.685 er ve 1590 subaylık devasa bir güce ulaştı. Bu ordunun harcamalarını karşılamak, devlet hazinesine ek yük getirmemek amacıyla 'İrad-ı Cedit' adıyla tamamen bağımsız yeni bir hazine ve defterdarlık kuruldu. İrad-ı Cedit hazinesinin gelirleri; boş kalan dirlikler ile içki, tütün, kahve gibi lüks tüketim mallarına konulan yeni vergilerden sağlandı.
Yeni ordunun yanı sıra eski askerî kurumların modernleştirilmesine de çalışıldı. Yeniçeri Ocağı'nın mevcudu yarıya indirilerek 30 bine düşürüldü, askerlikle ilgisi olmayanlar ocaktan ihraç edildi ve kışlalarda sürekli talim yapma zorunluluğu getirildi. Yeniçerilerin savaşa gitmeden maaş almalarını sağlayan ulufe esamilerinin (maaş cüzdanları) siviller tarafından alınıp satılması kesin olarak yasaklandı. Ancak rahata alışmış ve esnaflık yapan yeniçeriler, bu modern talimleri 'gâvur işi' olarak nitelendirerek reformlara karşı direnişe geçtiler. Topçu, humbaracı ve lağımcı ocaklarındaki askerlerin kışlada kalması zorunlu hale getirildi ve evlenmeleri yasaklandı.
Askerî eğitimi kurumsallaştırmak amacıyla 1795 yılında 'Mühendishane-i Berr-i Hümayun' (Kara Mühendishanesi) kuruldu. Burada Fransızca zorunlu dil ilan edildi ve zengin bir Fransızca teknik kütüphane oluşturuldu. Donanmanın güçlendirilmesi için de Mühendishane-i Bahr-i Hümayun ıslah edildi. Kaptan-ı Derya Damat Küçük Hüseyin Paşa liderliğinde donanmadaki yolsuzluklar engellendi, tersaneler genişletildi ve bahriye için ilk kez modern bir sağlık teşkilatı kuruldu. Ayrıca bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemek amacıyla Osmanlı tarihindeki ilk karantina uygulaması da bu dönemde başlatıldı.
III. Selim dönemine kadar Osmanlı Devleti, yabancı devletlerle ilişkilerini sadece o devletlerin İstanbul'daki elçileri vasıtasıyla yürütüyor, Avrupa başkentlerinde daimi elçilik bulundurmuyordu. Bu durum, Avrupa siyasetindeki gelişmelerin yakından takip edilmesini engelliyordu. Bu eksikliği gidermek amacıyla ilk kez 1792'de Londra'da, ardından 1797'de Paris, Viyana ve Berlin'de daimi elçilikler açıldı. Bu elçilikler, sadece diplomatik ilişkileri geliştirmekle kalmadı; buralarda görev yapan genç Osmanlı diplomatlarının yabancı dil öğrenmelerine, batı kültürünü ve fikir akımlarını yakından tanımalarına vesile olarak modernleşmeci yeni bir aydın sınıfının doğmasını sağladı.
İdari alanda ise taşrada güçlenen yerel otoriteler (ayanlar ve mütegallibe) kontrol altına alınmaya çalışıldı. Ayanların güçlenmesinde, hazineye nakit para sağlamak amacıyla tımarların iltizama verilmesi etkili olmuştu. III. Selim, eyalet idari teşkilatını yeniden düzenleyerek yerel güçlerin yerine merkezden atanan tecrübeli ve güvenilir valileri getirdi. Kadıların rüşvet alması engellendi, görev süreleri düzenlendi ve tımar-zeamet sistemine çekidüzen verilerek hazine gelirleri artırıldı.
Ticari ve iktisadi alanda ise ithalatın ihracatı aşmasını önlemek, lüks tüketimi kısmak ve yerli üretimi korumak için tedbirler alındı. En radikal adım olarak, esnaf ve tüccarların tekel ve imtiyaz haklarını düzenleyen 'gedik usulü' kaldırıldı. Gedik sisteminin kaldırılmasıyla ticaret serbestleştirildi ve Osmanlı sanayisi ile ticareti Avrupa'daki gibi serbest rekabet ortamına açılmış oldu. Madenlerin işlenmeden ham madde olarak ihraç edilmesi yasaklanarak yerli sanayinin ham madde ihtiyacı güvence altına alındı.
Nizam-ı Cedit reformlarının sürdüğü dönemde, dış siyasette çok önemli gelişmeler yaşandı. 1798 yılında Napolyon Bonapart liderliğindeki Fransız ordusu, Osmanlı'nın en zengin eyaletlerinden biri olan Mısır'ı işgal etti. Osmanlı Devleti, tek başına Fransa ile mücadele edemeyeceğini anlayarak geleneksel 'denge siyaseti'ni uyguladı ve Fransa'ya karşı 3 Ocak 1799'da Rusya ile, 5 Ocak 1799'da ise İngiltere ile ittifak antlaşmaları imzaladı. Böylece yüzyıllardır savaşan Osmanlı ve Rus orduları tarihte ilk kez müttefik olarak yan yana savaştı. İngiliz ve Rus destekli Osmanlı kuvvetleri, 30 Ağustos 1801'de imzalanan antlaşmayla Fransızları Mısır'dan çıkardı.
Ancak Mısır'ın kurtarılmasının ardından müttefiklerin ağır talepleriyle karşılaşıldı. İngiltere Mısır'a yerleşmek isterken, Rusya ise Ege adalarındaki Hristiyanları kışkırtıyor ve Boğazlardan kalıcı geçiş hakkı talep ediyordu. Bu tehdit karşısında Osmanlı Devleti, 25 Temmuz 1802'de Fransa ile Paris Antlaşması'nı imzalayarak yeniden Fransa ile yakınlaştı. Bu yakınlaşma çerçevesinde, İngilizlerin Mısır üzerindeki planlarını bozmak amacıyla Temmuz 1805'te Kavalalı Mehmet Ali Paşa Mısır'a vali olarak atandı.
Osmanlı-Fransız yakınlaşması üzerine Rusya ve İngiltere Osmanlı'ya cephe aldı. Rusya'nın Ekim 1806'da Memleketeyn'i (Eflak-Boğdan) işgal etmesiyle yeni bir savaş başladı. İngiliz donanması Şubat 1807'de Boğazları geçerek İstanbul önlerine kadar gelse de halkın ve askerin savunması karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. İngilizler İskenderiye'de de Mehmet Ali Paşa tarafından yenilgiye uğratılarak bölgeden çekildiler.
III. Selim'in başlattığı Nizam-ı Cedit reformları, eski düzenden ve yolsuzluklardan beslenen çıkar gruplarını son derece rahatsız etmişti. Yeniçeriler, ulufe esamilerinin ticaretini yapan devlet ricali, Fenerli Rumlar, Yahudiler ve yeni ordunun ihtiyaçlarının Avrupa'dan karşılanması nedeniyle gelirleri azalan esnaflar bu memnuniyetsiz kitlenin başını çekiyordu. Ayrıca merkezî otoritenin güçlenmesinden endişe eden taşra ayanları da isyancıları el altından destekliyordu. Reform karşıtları, modern askerî kıyafetleri ve talimleri 'gâvur taklitçiliği' olarak nitelendirerek halkın dinî duygularını sömürdüler.
Bu huzursuzluk ortamında, Karadeniz Boğazı kalelerinde görevli Kastamonulu Kabakçı Mustafa önderliğinde büyük bir isyan patlak verdi. İsyancılar İstanbul'a yürürken halktan ve yeniçerilerden büyük destek buldular. 28 Mayıs 1807'de sarayın önüne gelen isyancılar, III. Selim'den Nizam-ı Cedit ordusunun lağvedilmesini ve yenilikçi 11 devlet adamının idam edilmesini talep ettiler. Kan dökülmesini istemeyen ve kendi yetiştirdiği 20 bin kişilik modern nizam-ı cedit ordusunu kardeş kavgasına yol açmamak için isyancılara karşı sevk etmeyen III. Selim, ertesi gün tahttan indirildi. Yerine IV. Mustafa geçirildi ve 1808 yılında Nizam-ı Cedit ordusu tamamen lağvedildi.
IV. Mustafa'nın kısa ve sönük saltanatında Nizam-ı Cedit yanlıları katledildi ve yenilikler tamamen durduruldu. Ancak öldürülmekten kurtulan yenilikçiler, Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa'nın etrafında toplandılar. Alemdar Mustafa Paşa, 10 bin kişilik ordusuyla İstanbul üzerine yürüyerek sarayı bastı. IV. Mustafa, tahtını korumak için amcası III. Selim'i sarayda öldürttü; ancak yenilikçiler II. Mahmut'u kurtararak tahta çıkardılar. Alemdar Mustafa Paşa ise sadrazamlık makamına getirildi.
II. Mahmut ve Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa, merkezî otoriteyi yeniden tesis etmek amacıyla taşradaki güçlü ayanları kontrol altına almak istediler. Bu doğrultuda 29 Eylül 1808'de İstanbul'da ayanlarla büyük bir toplantı yapıldı ve 7 Ekim 1808 tarihinde taraflar arasında 'Sened-i İttifak' imzalandı. Bu belgeye göre ayanlar padişaha sadakat sözü verirken, padişah da ayanların varlığını ve haklarını tanıyordu. Ayrıca vergilerin adil toplanması, reayaya zulmedilmemesi ve yargısız infaz yapılmaması gibi tebaanın haklarını koruyan maddeler de belgede yer alıyordu.
Sened-i İttifak, Osmanlı tarihinde padişahın yetkilerini kendi rızasıyla sınırlandıran ilk belge olması ve anayasallaşma sürecinin başlangıcı kabul edilmesi açısından tarihî bir öneme sahiptir. Ancak bu belge uzun ömürlü olamadı; imzalanmasından beş hafta sonra yeniçerilerin ayaklanarak Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa'yı öldürmesiyle tamamen yürürlükten kalktı ve uygulanamadı.
19. yüzyılın başlarında Fransız İhtilali'nin yaydığı milliyetçilik akımı, çok uluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti'ni derinden sarstı. Balkanlar'daki ilk milliyetçi isyan Rusya'nın kışkırtmasıyla Sırbistan'da çıktı. 1813'te kontrol altına alınan isyanlar, 1815'te yeniden alevlendi ve Osmanlı Devleti 1816'da Sırplara özerklik vermek zorunda kaldı. Sırbistan'ın özerk statüsü, Rusya ile imzalanan 1826 Akkerman ve 1829 Edirne Antlaşmaları ile kesinleşti ve 1830'da özerk Sırp Prensliği kuruldu.
Sırpların ardından Rumlar da Rusya, İngiltere ve Fransa'nın desteğiyle isyan ettiler. İlk isyan Şubat 1821'de Eflak'ta, ikincisi ise Mart 1821'de Mora'da başladı. Mora İsyanı hızla yayıldı. Osmanlı Devleti isyanı bastırmakta yetersiz kalınca, güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olan Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan yardım istemek zorunda kaldı. Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır kuvvetleri Mora'da büyük başarılar kazandı. Ancak Rumların ezilmesini istemeyen İngiltere, Rusya ve Fransa ittifak kurarak Osmanlı'ya baskı uyguladı. Osmanlı'nın iç işlerine müdahaleyi reddetmesi üzerine, müttefik donanması 20 Kasım 1827'de Navarin Limanı'nda demirli Osmanlı donanmasını yakarak imha etti. Ardından başlayan Osmanlı-Rus Savaşı'nın kaybedilmesiyle, 14 Eylül 1829'da imzalanan Edirne Antlaşması ile Osmanlı Devleti Yunanistan'ın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı.
Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır'da yaptığı köklü askerî, idari ve iktisadi reformlarla adeta bağımsız bir devlet gücüne ulaşmıştı. Fransa'dan getirdiği uzmanlarla 'Nizamiye' adında modern bir ordu kurmuş, tarım ve sanayiyi canlandırarak eyalet gelirlerini muazzam düzeyde artırmıştı. Mora İsyanı'nın bastırılmasındaki hizmetlerine karşılık II. Mahmut'tan Suriye valiliğini talep eden Mehmet Ali Paşa, bu talebinin reddedilmesi ve yerine sadece Girit valiliğinin verilmesi üzerine isyan etti.
Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki modern Mısır ordusu, 1831 yılında Suriye'yi işgal ederek Anadolu'ya girdi ve Osmanlı ordularını peş peşe yenerek Kütahya'ya kadar ilerledi. İstanbul'un doğrudan tehdit altına girmesi üzerine çaresiz kalan II. Mahmut, İngiltere ve Fransa'dan beklediği desteği alamayınca 'Denize düşen yılana sarılır' diyerek ezeli düşmanı Rusya'dan yardım istedi. 5 Nisan 1833'te bir Rus filosu Beykoz'a asker çıkardı. Rusya'nın bölgeye yerleşmesinden endişe eden İngiltere ve Fransa hemen araya girerek 8 Nisan 1833'te Kütahya Anlaşması'nın imzalanmasını sağladı. Bu anlaşmayla Mehmet Ali Paşa ve oğluna talep ettikleri Suriye, Adana, Cidde ve Girit valilikleri verildi.
Mısır tehlikesinin devam etmesi üzerine II. Mahmut, Rusya ile olan bağını güçlendirmek amacıyla 8 Temmuz 1833'te sekiz yıl süreli 'Hünkâr İskelesi Antlaşması'nı imzaladı. Bu antlaşmaya göre, Osmanlı Devleti bir saldırıya uğrarsa Rusya askerî yardım gönderecek, buna karşılık Rusya bir savaşa girerse Osmanlı Boğazları batılı devletlere kapatacaktı. Bu antlaşma Boğazlar meselesini uluslararası bir kriz haline getirdi. II. Mahmut, Mısır meselesinde İngiltere'nin tam desteğini alabilmek amacıyla 16 Eylül 1838'de İngiltere ile çok ağır şartlar içeren Balta Limanı Ticaret Antlaşması'nı imzaladı. Bu antlaşmayla İngiliz tüccarlara iç gümrük muafiyeti sağlanırken, devlet tekeli (yed-i vahit) sistemi kaldırıldı. Bu durum, Osmanlı ekonomisini batılı devletlerin açık pazarı haline getirerek yarı sömürgeleşme sürecini başlattı.
II. Mahmut, saltanatının ilk yıllarında III. Selim'in yolundan giderek 14 Ekim 1808'de 'Sekban-ı Cedit Ocağı'nı kurdu. Ancak yeniçerilerin isyanı ve Alemdar Mustafa Paşa'nın öldürülmesi üzerine bu ocağı kapatmak zorunda kaldı. Yıllar boyunca her türlü askerî ıslahata direnen, savaşlarda başarısız olan ve sık sık isyan ederek merkezî otoriteyi sarsan Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması artık bir devlet bekası meselesi haline gelmişti. Gerekli kamuoyu desteğini ve ulemanın onayını alan II. Mahmut, 15 Haziran 1826'da yeniçerilerin başlattığı son isyanı sert bir şekilde bastırdı. 17 Haziran 1826'da yayımlanan fermanla Yeniçeri Ocağı tamamen kaldırıldı. Bu tarihî olaya 'Vaka-i Hayriye' (Hayırlı Olay) adı verildi. Ocağın yerine tamamen modern, Avrupa tarzında eğitim gören 'Asakir-i Mansure-i Muhammediye' ordusu kuruldu.
Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması, II. Mahmut'un diğer alanlardaki radikal reformlarının önünü açtı. İdari alanda, modern bir bürokrasi ve kabine sistemi kuruldu. Sadrazamlık makamı 'Başvekâlet'e dönüştürüldü. Adli işler için 'Meclis-i Ahkâm-ı Adliye', idari işler için 'Dar-ı Şûra-yı Bâb-ı Âli', askerî işler için ise 'Dâr-ı Şûra-yı Askerî' kurularak devlet yönetimi ihtisas komisyonlarına bölündü. Mali alanda, vergi sistemine çekidüzen verildi; taşra vergilerinin doğrudan merkeze aktarılması sağlandı. 1834'te 'Evkaf Vekâleti' (Vakıflar Bakanlığı) kurularak vakıf gelirleri denetim altına alındı ve devlet bütçesinin %70'i modern ordunun finansmanına ayrıldı.
Eğitim ve sosyal alanda da devrim niteliğinde adımlar atıldı. 1826'da ilk kez 4 öğrenci, daha sonra ise 300'e yakın genç eğitim amacıyla Avrupa'ya gönderildi. Orduya hekim yetiştirmek üzere 1827'de modern Tıp Okulu (Tıbbiye), 1834'te ise 'Mekteb-i Ulûm-ı Harbiye' açıldı. Devlet memuru yetiştirmek üzere 'Mekteb-i Maarif-i Adli' ve 'Mekteb-i Ulum-ı Edebi' kuruldu. İstanbul'da ilköğretim zorunlu hale getirildi. Sosyal alanda, saray Topkapı'dan Dolmabahçe'ye taşındı. 1829 Kıyafet Nizamnamesi ile ulema dışındaki tüm memur ve sivillere fes, pantolon ve ceket giyme zorunluluğu getirildi. Fes ihtiyacını karşılamak için Eyüp'te 'Feshane' kuruldu. 1 Kasım 1831'de ilk Türkçe resmî gazete olan 'Takvim-i Vekayi' yayın hayatına başladı. Ayrıca ilk nüfus sayımı yapıldı, modern posta teşkilatı kuruldu ve karantina uygulamaları yaygınlaştırıldı.
II. Mahmut döneminde hazırlıkları yapılan ancak ömrü yetmediği için oğlu Sultan Abdülmecit döneminde, 3 Kasım 1839 tarihinde Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane Parkı'nda okunan Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu), Osmanlı modernleşmesinin en önemli dönüm noktasıdır. Ferman, Osmanlı Devleti'nin tüm tebaasına din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin 'vatandaş' statüsü tanıyor; herkesin can, mal, namus ve hürriyetini devletin güvencesi altına alıyordu.
Fermanın giriş metninde, devletin kuruluşundan beri şeriat kurallarına uyulduğu için güçlü olunduğu, ancak son 150 yıldır kanunlara uyulmaması nedeniyle devletin ve halkın fakirleşip zayıfladığı açıkça itiraf edilmiştir. Devletin eski gücüne kavuşabilmesi için yeni kanunların yapılması gerektiği vurgulanmıştır. Bu yeni kanunların temelini; can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması, vergilerin herkesin gelirine göre adil bir şekilde belirlenmesi ve askerlik hizmetinin vatanî bir görev haline getirilerek süresinin sınırlandırılması oluşturuyordu.
Tanzimat Fermanı'nın getirdiği en büyük yenilik, padişahın kendi iradesinin üzerinde kanun gücünün üstünlüğünü (hukukun üstünlüğü) ilk kez resmen kabul etmesidir. Ferman, eski idari yapıyı tamamen değiştirmeyi hedeflediği için, yabancı devlet temsilcileri de ilana şahitlik etmeye davet edilmiştir. Bu durum, Osmanlı yönetiminin reformlardaki samimiyetini dünyaya gösterme ve Mısır meselesinde batılı devletlerin desteğini alma amacını taşımaktadır. Tanzimat Fermanı, bireysel hakları güvence altına alması ve meclisler eliyle karar alma mekanizmasını getirmesi yönüyle, gelecekteki anayasal düzene ve parlamenter sisteme geçişin en önemli habercisi olmuştur.