Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde nüfusun %80'inden fazlası tarımla uğraşmasına rağmen, ülke temel gıda maddelerinde dışa bağımlı hale gelmiştir. 1878-1913 yılları arasında her yıl ortalama 75 bin ton un, 65 bin ton pirinç ve 10 bin ton buğday ithal edilmiş; bu durum hazineden yıllık yaklaşık 12 milyon altın liranın dışarı çıkmasına neden olmuştur. Anadolu halkı, ilkel tarım teknolojileri ve kuraklık gibi doğa olayları karşısında savunmasız kalmış, kıtlık yıllarında büyük açlık felaketleri yaşanmıştır.
I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yılları tarımsal üretimi durma noktasına getirmiştir. Üretime katkı sağlayan genç nüfusun askere alınması ve tarımda kullanılan büyükbaş hayvanların ordu emrine verilmesi üretimi ciddi oranda düşürmüştür. Devlet bu krizi aşmak için 'tarımda çalışma ve ekme yükümlülüğü' getirmiştir. Ayrıca enerji ihtiyacı için ormanların bilinçsizce tahrip edilmesi, ekolojik dengenin bozulmasına ve tarımsal verimliliğin daha da azalmasına yol açmıştır.
Toprak mülkiyeti yapısında da Müslüman Türk köylüsü aleyhine bir tablo mevcuttur. Yabancı sermaye 'sömürge tipi çiftlikler' kurmak yerine ticaret ve ulaştırmayı kontrol etmeyi tercih ederken; azınlıklar (Rum ve Ermeni cemaatleri) zenginleşerek geniş topraklar satın almışlardır. Türk köylüsü ise ağır vergiler ve askerlik yükümlülüğü altında ezilerek devlet yerine yerel 'ağa' veya 'ayan'ların himayesine sığınmak zorunda kalmıştır.
20. yüzyılın başında Osmanlı sanayisi, devletin askeri ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulan birkaç fabrika ve yabancı sermayeli küçük ölçekli tesislerle sınırlıydı. 1810'da kurulan Beykoz tesisleri, 1835'te kurulan Feshane, 1845'te kurulan Hereke ve 1850'de kurulan Bakırköy Bez Fabrikası devlet eliyle kurulan başlıca sanayi kuruluşlarıdır. Ancak bu tesisler ulusal bir sanayi devrimi yaratmaktan ziyade saray ve ordunun ihtiyaçlarına odaklanmıştır.
Sanayi faaliyetlerinin %50'den fazlası İstanbul'da toplanmış, bu durum Anadolu'nun geri kalmasına neden olmuştur. Müslüman Türk nüfus, eğitim sisteminin üretime yönelik olmaması ve uzun süren askerlik hizmetleri nedeniyle sanayiden uzak kalırken; askerlikten muaf olan azınlıklar iş kurma ve meslek sahibi olma fırsatı bulmuşlardır. 1913 ve 1915 sanayi sayımları, mevcut tesislerin çoğunlukla gıda, dokuma ve deri gibi hafif sanayi dallarında yoğunlaştığını göstermektedir.
1913 yılında çıkarılan 'Geçici Sanayi Kanunu', yerli üretimi teşvik etmeyi amaçlasa da kapitülasyonlar ve gümrük duvarlarının düşüklüğü nedeniyle beklenen etkiyi yaratamamıştır. Yabancı sermaye, ağır sanayi yerine elektrik, havagazı, su ve tramvay gibi tekel kârı getiren altyapı hizmetlerine yatırım yapmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti'ni Batı Avrupa ürünleri için açık bir pazar haline getirmiş, küçük el tezgahları ve yerli işletmeler yıkıcı rekabet karşısında büyük ölçüde yok olmuştur.
Osmanlı ulaştırma sistemi, sanayi devriminin getirdiği buharlı gemi ve lokomotif teknolojisine çok geç ve yabancı bağımlılığıyla dahil olmuştur. Anadolu'da ulaşım büyük ölçüde deve, katır ve at gibi ilkel araçlarla yapılıyordu. Demiryolu hatları ise Osmanlı'nın stratejik ihtiyaçlarından ziyade, yabancı devletlerin ekonomik ve siyasi çıkarlarına göre inşa edilmiştir. Hatların çoğunlukla kıyı bölgelerinde (Ege ve Akdeniz) yoğunlaşması ve İstanbul'a bağlanmaması, merkezi otoritenin ülkeye hakimiyetini zorlaştırmıştır.
İlk demiryolu imtiyazı 1856'da İngilizlere İzmir-Aydın hattı için verilmiştir. Daha sonra Almanlar, II. Abdülhamid döneminde Bağdat ve Hicaz demiryolu projeleriyle bölgeye dahil olmuşlardır. 1920 yılına gelindiğinde Anadolu demiryolları, Bağdat hattı ve İzmir-Kasaba hattı gibi ana güzergahlar tamamen yabancı şirketlerin kontrolündeydi. Milli Mücadele döneminde Ankara Hükümeti, demiryollarının denetimini sağlamak amacıyla 1920'de İşletme Umum Müdürlüğü'nü kurarak millileştirme sürecinin ilk adımını atmıştır.
Deniz taşımacılığında da benzer bir tablo hakimdir. Kabotaj hakkına sahip olunmaması nedeniyle Türk deniz ticaret filosu gelişememiş, deniz yolları İngiliz ve Fransız şirketlerinin tekeline girmiştir. Şehir içi ulaşımda ise 1874'te hizmete giren Karaköy-Tünel metrosu ve 1878'de inşa edilen Galata Köprüsü gibi modern yapılar mevcuttur. Ancak bu tesislerin işletilmesi de genellikle yabancı ortaklı şirketler tarafından yürütülmüştür.
Osmanlı maliyesi, 19. yüzyılın ortalarından itibaren ağır bir borç yükü altına girmiştir. 1881 yılında imzalanan Muharrem Kararnamesi ile kurulan Düyunu Umumiye İdaresi, devletin temel gelir kaynaklarına el koyarak 'ikinci bir maliye bakanlığı' gibi çalışmaya başlamıştır. Bu idare, yabancı alacaklıları temsil eden 7 üyeden oluşuyor ve vergi gelirlerinin %95'ini mültezimler aracılığıyla topluyordu. Bu durum Osmanlı Devleti'nin ekonomik bağımsızlığını resmen kaybettiği ve yarı sömürge haline geldiği bir dönemi simgeler.
Para sistemi de oldukça karmaşıktı. 1840'ta 'Kaime' adıyla ilk kağıt para çıkarılmış, ancak savaşlar nedeniyle paranın değeri sürekli düşmüştür. 1881'de altın esasına dayalı Osmanlı Lirası resmi birim kabul edilmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında altın sikkeler piyasadan çekilmiş, yerini Alman ve Macar kredilerine dayalı kaimeler almıştır. Ülkenin farklı bölgelerinde (Hicaz'da Riyal, Trabzon'da Ruble gibi) yabancı paraların dolaşımda olması, ulusal bir pazarın oluşmasını engellemiştir.
Bankacılık sektörü de yabancı sermayenin kontrolündeydi. 1863'te kurulan İngiliz-Fransız ortaklı Bank-ı Osmani-i Şahane, para basma yetkisine sahip tek kurumdu. Milli bankacılık girişimi ise Mithat Paşa'nın 'Memleket Sandıkları' ile başlamış ve bu sandıklar 1888'de Ziraat Bankası'na dönüşmüştür. 1917'de kurulan İtibarı Milli Bankası ise yerli sermayeyle kurulan ilk büyük banka olmuş, Cumhuriyet döneminde İş Bankası ile birleşerek ulusal ekonominin temel taşlarından biri haline gelmiştir.
Kurtuluş Savaşı, ekonomik olarak tükenmiş, genç nüfusunu savaşlarda kaybetmiş ve toprakları işgal edilmiş bir halkın büyük fedakarlıklarıyla finanse edilmiştir. Başlangıçta Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin topladığı yardımlarla yürütülen süreç, Ankara Hükümeti'nin kurulmasıyla daha sistematik bir yapıya kavuşmuştur. Hükümetin ilk mali kararlarından biri, Osmanlı Hükümeti'ne ödenen vergilere ve Düyunu Umumiye gelirlerine el koymak olmuştur.
Savaşın en kritik döneminde, 7-8 Ağustos 1921'de yayımlanan Tekalifi Milliye Emirleri, Türk milletinin topyekün seferberliğini ilan etmiştir. Bu emirlerle halktan; giyecek, gıda, binek hayvanı ve ulaşım araçlarının belli bir kısmını (genellikle %40) bedeli sonradan ödenmek üzere orduya teslim etmesi istenmiştir. Her ilçede kurulan komisyonlar aracılığıyla toplanan bu yardımlar, Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz'un kazanılmasında hayati rol oynamıştır.
Milli Mücadele'nin finansmanında sadece iç kaynaklar değil, dış yardımlar da etkili olmuştur. Sovyet Rusya'dan gelen altın ve silah yardımları ile İslam dünyasından (özellikle Hindistan Müslümanlarından) gönderilen nakdi yardımlar hazineye nefes aldırmıştır. Savaşın sonunda imzalanan Lozan Antlaşması ile Osmanlı borçları, imparatorluktan ayrılan devletler arasında paylaştırılmış; Türkiye'ye düşen 85 milyon liralık ana borç yükü 1954 yılına kadar süren taksitlerle tamamen temizlenmiştir.