Sesli Özet
← Ünite 8

Ünite 8: Osmanlı Diplomasisinde Restorasyon ve Sonrası (1878-1918) — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Osmanlı Diplomasisinde Restorasyon ve Sonrası (1878-1918). Osmanlı diplomasi tarihinde ayrı bir yere sahip olan II. Abdülhamid dönemi, kendi içinde iki temel evreye ayrılmaktadır: Birincisi Osmanlı-Rus Harbi ve Berlin Kongresi sonrasını kapsayan 1876-1882 dönemi, ikincisi ise Almanya ile yakınlaşma ve sonrasını kapsayan 1882-1908 dönemidir. 1876-1882 arasındaki birinci dönemde II. Abdülhamid daha çok arka planda kalmış, devlet işlerini ilgili kurumlara ve devlet adamlarına bırakmıştır. Henüz tecrübesiz olan sultan, kendisini tahta getiren devlet adamlarına bağımlı bir konumdaydı. Bu durumun en büyük nedeni, V. Murad'ın akıl hastası olduğu sıralarda Şehzâde Abdülhamid'le görüşen Mithat Paşa'nın, Kanûn-ı Esâsî'yi ve Meşrutiyet'i ilan etmesi karşılığında padişah olabileceği teklifini kabul etmiş olmasıdır. Sultan II. Abdülhamid'in saltanatının ilk yıllarında hükümdarlık alanını sınırlayan iki önemli etken bulunmaktaydı. Birincisi, sadrazam Mithat Paşa'nın tavassutuyla tahta çıktığı için onun gölgesinde kalması; ikincisi ise Kanûn-ı Esâsî'nin ilan edilmesi ve Meclis-i Mebûsân'ın açılmasıyla geleneksel hükümdarlık yetkilerinin kısıtlanmış olmasıydı. Ancak 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'nde (93 Harbi) alınan ağır mağlubiyet ve hezimet, Sultan'a bu iki engelden kurtulma fırsatı vermiştir. Savaşın çıkmasından sorumlu tuttuğu Mithat Paşa'yı 5 Şubat 1877'de azlederek yurt dışına süren II. Abdülhamid, takriben bir yıl sonra 14 Şubat 1878'de Meclis-i Mebûsân'ı tatil etmiştir. Meclisin tatil edilmesi ve mutlakiyete dönülmesiyle birlikte devlet işlerini kendi sorumluluğuna alan sultan, dedesi II. Mahmud'un geleneğine geri dönmüştür. Bu süreçte Osmanlı dış siyasetini meşgul eden en önemli gelişme, Rus Harbi'nin ardından imzalanan Ayastefanos Barış Antlaşması'nın şartlarının görüşüldüğü Berlin Kongresi olmuştur. Ayastefanos'un ağır şartlarına göre Osmanlı Devleti Balkanlardaki topraklarının hemen hemen tamamını kaybetmiş ve İstanbul işgal tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Rusya'nın bu kadar kısa sürede İstanbul kapılarına dayanması ve Avrupa'daki dengeleri altüst etmesi, İngiltere ve Avusturya'yı son derece endişelendirmiştir. İngiltere ve Avusturya'nın baskıları sonucunda Ayastefanos Antlaşması'nın gözden geçirilmesi amacıyla 13 Haziran 1878'de Berlin Kongresi toplanmıştır. Kongre öncesinde İngiltere, Rusya'ya karşı çıkmamak ve menfaatlerini korumak amacıyla Rusya, Osmanlı Devleti ve Avusturya ile gizli anlaşmalar imzalamıştır. Özellikle Osmanlı Devleti, Rus tehdidine karşı geleneksel müttefiki İngiltere'ye güvenerek 4 Haziran'da Kıbrıs'ın geçici olarak İngiltere'ye bırakılmasına razı olmuştur. Ancak Berlin Kongresi, Osmanlı Devleti açısından hiç de hayırlı sonuçlar doğurmamış; kağıt üzerinde bazı topraklar geri alınmış gibi görünse de uzun vadede Ermeni Meselesi, Makedonya Sorunu ve Balkan Savaşları gibi büyük krizlere zemin hazırlamıştır. Berlin Kongresi sonrasında Osmanlı Devleti kadim müttefiklerinden büyük darbeler almıştır. Avusturya, 'insancıl ve uygar bir misyon' bahanesiyle 70 bin kişilik ordusuyla 28 Temmuz 1878'de Bosna-Hersek'i işgal etmiştir. Fransa ise Berlin Kongresi'ndeki kulisler neticesinde 4 Mayıs 1881'de Tunus'u işgal etmiştir. En büyük hayal kırıklığı ise İngiltere'den yaşanmış; Kıbrıs'ın ardından İngiltere, 12 Temmuz 1882'de İskenderiye'deki olayları bahane ederek Mısır'ı işgal etmiştir. Böylece II. Abdülhamid, tahta çıktığı ilk yıllarda savaş olmaksızın fiili durumlar nedeniyle topraklarını büyük devletlere kaptırmıştır. Mevcut müttefiklerin Osmanlı'yı sırtından hançerlemesi ve topraklarını gaspetmesi karşısında II. Abdülhamid, yeni bir müttefik arayışına girmiş ve dış politikada Alman kartını oynamaya karar vermiştir. Bu yönelimin ilk somut adımı, Otto von Kähler başkanlığındaki Alman Askeri Heyeti'nin 21 Haziran 1882'de Osmanlı hizmetine alınmasıdır. Bu gelişme Osmanlı-Alman münasebetlerinde sıçrama tahtası olmuş, askeriden ekonomiye kadar ilişkiler hızla çeşitlenmiştir. Sömürge yarışında geç kalan ve 'güneşteki yerini' almak isteyen Almanya, Osmanlı topraklarında doğrudan toprak talebinde bulunmayan tek büyük devlet olarak öne çıkmıştır. II. Abdülhamid'in Almanya'yı tercih etmesinde İngiltere, Fransa ve Rusya'ya duyduğu güvensizlik ve hayal kırıklığı ana etken olmuştur. İngiltere'nin Mısır ve Kıbrıs işgalleri, Ermeni meselesinde bölücü unsurları desteklemesi, hilafeti ele geçirme planları ve sultanı devirmeye yönelik gizli faaliyetleri (Ali Suavi olayı vb.) İngiliz imajını tamamen zedelemiştir. Rusya ise Kafkaslar ve Balkanlar'daki katliamları ve Ermeni komitelerine verdiği doğrudan destekle en büyük tehdit olarak görülmüştür. Almanya ise ekonomik ve sömürgeci hedeflerini doğrudan askeri işgalle değil, demiryolları ve ticaret yoluyla (iktisadi kolonizasyon) gerçekleştirmeyi tercih ettiği için Osmanlı'nın bekasına en uygun ortak olarak görülmüştür. Almanya ile kurulan bu yakın ilişki, Osmanlı diplomasisine iki büyük olumlu katkı sağlamıştır. Birincisi, Almanya'nın Ermeni Meselesi ve Girit İsyanı gibi kritik krizlerde Osmanlı aleyhtarı koalisyonlara katılmayarak Babıâli'yi desteklemesi veya tarafsız kalmasıdır. İkincisi ise, İngiltere'nin boş bıraktığı koruyucu rolünü Almanya'nın üstlenmesiyle uluslararası dengenin sarsılması ve Osmanlı üzerinde bir denge unsuru oluşmasıdır. Kayser II. Wilhelm'in 1898 yılındaki meşhur Şark Seyahati (İstanbul, Kudüs, Şam) ve Şam'da 300 milyon Müslümanın dostu olduğunu ilan etmesi, Osmanlı-Alman dostluğunun zirve noktasını oluşturmuş ve sultan için büyük bir moral kaynağı olmuştur. Berlin Kongresi'nin yarattığı yeni diplomatik düzenin Osmanlı Devleti'nin başına açtığı ilk büyük sorunlardan biri Doğu Rumeli Sorunu'dur. Kongre kararlarıyla Bulgaristan üçe ayrılmış, Filibe merkezli Doğu Rumeli özerk bir eyalet olarak Osmanlı'ya bırakılmıştı. Ancak 18 Eylül 1885'te Bulgar çetelerinin isyan ederek Doğu Rumeli'yi Bulgaristan'la birleştirdiklerini ilan etmeleri üzerine Osmanlı askeri güç kullanamamış ve diplomatik yollardan netice alamamıştır. Nihayetinde 5 Nisan 1886 imzalanan Tophane Anlaşması ile Doğu Rumeli Bulgaristan'a bırakılmış, böylece Berlin düzeninin ilk kurbanı verilmiştir. Bir diğer büyük kriz ise Girit Sorunu ve 1897 Osmanlı-Yunan Harbi'dir. Adada 1895'te patlak veren isyana Yunanistan kralının oğlu Prens Yorgi ve Yunan askerlerinin müdahil olması, sorunu uluslararası boyuta taşımıştır. Büyük devletlerin ablukaları ve baskıları sonucunda Osmanlı askeri adadan çekilmek zorunda kalmış ve Prens Yorgi adaya vali atanarak Girit fiilen Yunanistan'a bağlanmıştır. Bu süreçte Yunanistan'ın kışkırtmaları sonucunda 17 Nisan 1897'de resmen Osmanlı-Yunan Harbi patlak vermiştir. Osmanlı ordusu savaş meydanında Yunan ordusunu darmadağın ederek Mora'ya doğru ilerleme fırsatı yakalamış olmasına rağmen, diplomasi masasında bu büyük zafer hüsrana dönüştürülmüştür. Rus Çarı ve diğer Avrupalı büyük devletlerin araya girmesi ve Paris'te Fransa Dışişleri Bakanı'nın 'bir karış Hıristiyan toprağını halifenin hakimiyeti altında bırakmayacağız' demeci üzerine, II. Wilhelm'in de tavsiyesiyle Osmanlı Devleti Teselya'yı Yunanistan'a geri vermek zorunda kalmıştır. Savaş meydanında kazanılan zafer, masa başında kaybedilmiştir. Aynı dönemde Ermeni Meselesi de Osmanlı dış politikasını en çok meşgul eden krizlerden biri olmuştur. Berlin Kongresi'nin 61. maddesiyle uluslararası bir boyut kazanan mesele, Vilâyet-i Sitte'de (Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır, Sivas) Ermeniler lehine reform yapılmasını öngörüyordu. İngiltere, Fransa ve Rusya'nın oluşturduğu 'Ermeni Üçler İtilafı' baskı uygumlarken, Ermeni terör örgütleri (1896 Osmanlı Bankası baskını dahil) İstanbul ve Anadolu'da terör estirerek dış müdahaleye zemin hazırlamaya çalışmışlardır. II. Abdülhamid büyük devletler arasındaki rekabetten yararlanarak bu reformları zamana yaymış ve uygulamamaya gayret etmiştir. Berlin Kongresi'nin Osmanlı'ya reform şartıyla geri verdiği Makedonya bölgesi (Vilâyat-ı Selâse: Selanik, Manastır, Kosova), Bulgar, Sırp ve Yunan komitalarının terör faaliyetleri ve büyük devletlerin müdahaleleriyle kronik bir kriz alanına dönüşmüştür. Rusya ve Avusturya'nın hazırladığı 1903 Mürzsteg Programı ile bölge beş yabancı bölgeye ayrılmış, Üsküp'ten Selanik'e kadar yabancı generaller ve memurlar yönetime ortak edilmiştir. 1905'te ise mali reformlar bahanesiyle Midilli işgal edilmiş ve Osmanlı maliyesi uluslararası kontrole alınmıştır. Makedonya'daki bu çözülme sürecinin zirve noktası, 9-12 Haziran 1908 tarihlerinde gerçekleşen Reval Görüşmesi olmuştur. Rus Çarı II. Nikola ile İngiltere Kralı VII. Edward arasında yapılan bu görüşmede Osmanlı'nın taksim edildiği iddialarının sızması, Jön Türkleri harekete geçirmiştir. Meşrutiyet'in ilan edilmesiyle yabancı müdahalelerin ve iç karışıklıkların biteceğini ümit eden Kolağası Resneli Niyazi Bey ve arkadaşları 3 Temmuz 1908'de Jön Türk İhtilali'ni başlatmış ve 24 Temmuz'da II. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Ancak Meşrutiyet'in ilanı sorunları çözmemiş, aksine Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilan etmesine, Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhak etmesine ve Girit'in resmen Yunanistan'a katılmasına engel olamamıştır. Bu kaos ortamında 27 Nisan 1909'da II. Abdülhamid tahttan indirilerek Selanik'e sürgün edilmiş ve Osmanlı diplomasisinde 'İttihat ve Terakki Dönemi' başlamıştır. Bu dönemde diplomasi saraydan tekrar Babıâli'ye ve hükümete geçse de, asıl karar verici mercii genç ve tecrübesiz İttihat ve Terakki Cemiyeti olmuştur. İttihat ve Terakki döneminin ilk büyük diplomatik ve askeri felaketi, İtalya'nın 29 Eylül 1911'de Trablusgarp ve Bingazi'yi işgal etmesiyle başlamıştır. Enver Bey, Mustafa Kemal Bey ve Fethi Bey gibi genç subayların gizlice bölgeye geçerek yerli halkla birlikte yürüttükleri direniş İtalyanları zor durumda bırakmışsa da, Balkan Savaşı'nın patlak vermesi üzerine Osmanlı Devleti 15 Ekim 1912'de Uşi Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmıştır. Bu antlaşmayla Trablusgarp ve Bingazi İtalya'ya bırakılmıştır. Berlin Kongresi düzeninin Osmanlı'ya vurduğu en büyük darbe 1912-1913 Balkan Savaşı olmuştur. Rusya'nın teşviki ve yönlendirmesiyle Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ arasında kurulan Balkan İttifakı, Osmanlı Devleti'nin diplomatik gafletinden (Hariciye Nazırı Asım Paşa'nın 'Balkanlar'dan imanım kadar eminim' sözleri) yararlanarak 8 Ekim 1912'de savaş ilan etmiştir. Avrupalı büyük devletlerin 'sınırlar değişmeyecek' garantisine güvenen Osmanlı hükümeti ağır bir askeri hezimet yaşamış, Edirne ve Makedonya elden çıkmıştır. Londra Konferansı ve 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile Midye-Enez hattının batısındaki bütün topraklar kaybedilmiş, Osmanlı Balkanlar'daki topraklarının yüzde 83'ünü ve nüfusunun yüzde 69'unu yitirmiştir. Balkan devletlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıktan istifade eden Enver Paşa, 22 Temmuz 1913'te Edirne'yi geri almayı başarmıştır. Ancak bu savaş, Osmanlı Devleti'nin batı ile olan bağlarını büyük ölçüde koparmıştır. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, İttihat ve Terakki hükümeti önce İngiltere, Fransa ve Rusya nezdinde ittifak arayışlarında bulunmuş, ekonomik imtiyazlar teklif etmiş ancak İtilaf Devletleri Osmanlı'yı dışlamıştır. İngiltere ve Fransa'nın bu dışlayıcı tutumu ve Osmanlı'yı paylaşma planları, hükümeti kaçınılmaz olarak Almanya'ya yönlendirmiştir. 2 Ağustos 1914'te Osmanlı-Alman gizli ittifak antlaşması imzalanmıştır. Osmanlı Devleti'nin fiilen savaşa girmesi, İngilizlerden kaçan Goeben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan içeri alınması ve 29 Ekim 1914'te bu gemilerin Karadeniz'e açılarak Rus limanlarını bombalamasıyla gerçekleşmiştir. Bu gelişme üzerine İtilaf Devletleri savaş ilan etmiş, Osmanlı Devleti de 11 Kasım 1914'te karşı savaş ilanıyla Birinci Dünya Savaşı'na resmen girmiştir. Bu savaş, II. Abdülhamid'in kurduğu dengelerin 1908'de yıkılmasının ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun sonunu getiren süreç olmuştur.