Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya Federasyonu’nda iktidara gelen Boris Yeltsin dönemi (1990-1999), ülkede liberalleşme ve piyasa ekonomisine geçiş çabalarının en yoğun ve sancılı yaşandığı evre olmuştur. Bu dönemde bürokrasinin demokratik kurumlara riayet etmeden yönetme eğilimi ile Parlamento, mahkemeler, özgür medya ve özel sektör gibi liberal unsurlar arasında çetin bir mücadele yaşanmıştır. Toplumda bu yapının ortaya çıkmasına zemin hazırlayan “şok terapi” uygulamaları, kısa vadede tüketici refahının hızla azalmasına, işsizliğe, erken emekliliğe ve derin sosyal travmalara yol açmıştır.
Ekonomik krizler yalnızca sanayi sektörünü değil; tarım, altyapı ve insan kaynaklarını da tahrip etmiş; Sovyet döneminden miras kalan barınma, ısınma ve ulaşım ağları büyük zarar görmüştür. Bütçeden Ar-Ge faaliyetlerine ayrılan payların kesilmesiyle birlikte ülkedeki pek çok nitelikli bilim insanı daha iyi yaşam koşulları sunan ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. Gizli işsizliğin tırmandığı, emekli maaşlarının ödenemediği ve sosyal hizmetlere erişimin imkansızlaştığı bu süreçte, Rus basınında dönemin ekonomik yapısını nitelendirmek için “nomenklatura kapitalizmi” veya “kriminal kapitalizm” kavramları kullanılmaya başlanmıştır.
Bu çarpık sistemde Boris Berezovski, Vladimir Gusinski, Mikhail Hodorkovski ve Vagit Alekperov gibi oligarkların finans imparatorlukları ve enerji tekelleri devlet yönetimi üzerinde baskı kurmuştur. Merkez ile çevre arasında vergi gelirlerinin paylaşımı ve yetki alanları konusunda yaşanan çatışmalar Aralık 1994’te Birinci Çeçenistan Savaşı’nın patlak vermesine yol açmış, savaş 1996’daki Hassavyurt Anlaşması ile sona ermiştir. 1996 seçimleri arifesinde merkezi otoritenin zayıfladığı, Yeltsin’in popülaritesini yitirdiği ve devlet yönetiminin tamamen oligarklar ile ailenin eline geçtiği karanlık bir üçüncü dönem başlamıştır.
Boris Yeltsin döneminde dış politika oluşum süreci, Soğuk Savaş sonrası uluslararası ortamın değişen yapısı kadar iç politikadaki çalkantılardan da derinlemesine etkilenmiştir. Eski Sovyet ideolojisinin yerini zamanla pragmatizme bırakmasıyla birlikte, 1993 sonrasında Rusya milli çıkarlarını netleştirmeye yönelmiştir. NATO’nun genişlemesi ve Batı’nın yakın çevre politikaları karşısında yaşanan hayal kırıklıkları, Evgeni Primakov tarafından formüle edilen ve çok kutuplu dünya düzenini savunan 'Primakov Doktrini'nin doğmasına zemin hazırlamıştır.
1 Ocak 2000 itibarıyla devlet başkanlığını devralan Vladimir Putin, Boris Yeltsin’den merkezi otoritenin tamamen kaybolduğu ve oligarkların devlete hükmettiği enkaz halinde bir ülke devralmıştır. Putin’in iktidarındaki ilk ve en temel amacı ülkenin idari yapısını yeniden düzenleyerek merkezi kontrolü sağlamak, ikinci amacı ise toprak bütünlüğünü korumaktır. Bu doğrultuda seksen dokuz bölge yedi federal idari bölgeye bölünmüş, özerk bölgelerin yetkileri sınırlandırılmış ve 'dikey iktidar' modeli hayata geçirilmiştir. Valilerin ve cumhuriyet başkanlarının Kremlin tarafından atanması zorunlu kırılarak yerel muhalefet odakları etkisiz hale getirilmiştir.
Putin’in oligarklarla mücadelesi mal varlıklarını tasfiye etmekten ziyade, onların medya ve sermaye gücüyle siyasete müdahale etmelerini engellemeye odaklanmıştır. Politika yapımına karşı çıkan Vladimir Gusinski ve Boris Berezovski yurt dışına kaçmak zorunda kalırken, muhalefete finansal destek sağlayan Mikhail Hodorkovski yolsuzluk suçlamasıyla tutuklanarak hapse atılmıştır. Bu dönemde Anna Politkovskaya’nın öldürülmesi ve Aleksandr Litvinenko’nun zehirlenmesi gibi siyasi suikastler ve faili meçhul cinayetler uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmiş, sivil toplum kuruluşları sıkı bir devlet denetimi altına alınmıştır.
Simgesel düzeyde Sovyet döneminin mirasına geri dönülmüş; 2001 yılında eski Sovyet ulusal marşı yeni sözlerle kabul edilmiş, ordunun bayrağı kızıl bayrak olarak belirlenmiş ve tüm federe cumhuriyetlerde Kril alfabesinin kullanımı zorunlu kılınmıştır. Sosyo-ekonomik alanda ise küresel enerji fiyatlarındaki artış sayesinde elde edilen gelirler dış borçların ödenmesini sağlamış, ekonomi yaklaşık %8 oranında büyümüş ve kişi başına düşen millî gelir hızla yükselmiştir.
Dış politikada Putin, Rusya’nın artık hiçbir ülkenin himayesine girmeyeceğini ilan etmiş; 2000 tarihli Güvenlik, Askeri ve Dış Politika doktrinleriyle 'Putin Doktrini'nin temellerini atmıştır. Çok kutuplu bir dünya düzenini savunan bu yaklaşımda BDT ülkeleriyle ilişkiler birinci öncelik olmuş, KGAÖ kurulmuş ve yeni askeri üsler açılmıştır. 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD ile geçici bir iş birliği kurulmuş ancak ABD’nin ABM Anlaşması’ndan çekilmesi, renkli devrimler ve NATO’nun genişlemesi ilişkileri yeniden germiştir. Putin’in 2007 Münih Konferansı’ndaki çıkışı, Rusya’nın Batı hegemonyasına karşı açık meydan okumasının tescili olmuştur.
2 Mart 2008’de yapılan seçimleri kazanan Dmitriy Medvedev, 7 Mayıs 2008’de devlet başkanlığı koltuğuna oturmuş, Vladimir Putin ise başbakanlık görevini üstlenerek iktidarın devamlılığını sağlayan tandem (çift başlı) modelin ilk adımını atmıştır. Batılı gözlemcilerin liberal ve ılımlı bekleyişine karşın, Medvedev döneminde iç ve dış politikada Putin’in çizdiği stratejik çizgiden sapılmamıştır. Buna karşın Medvedev, bürokratik kadro atamalarında Putin’in siloviki (güvenlik kökenli) kadrolarından farklı olarak, sivil ve hukuk eğitimi almış 'civiliki' adı verilen teknokratları tercih etmiştir.
İç politikada hukukun üstünlüğü, yolsuzlukla mücadele ve ekonominin hammadde ihracatına bağımlılıktan kurtarılarak inovasyona dayalı hale getirilmesi vaat edilmiştir. Ancak rüşvet ve organize suçlarla mücadelede kalıcı bir başarı sağlanamamış, başkent Moskova ile ülkenin doğu kesimleri arasındaki gelişmişlik uçurumu derinleşmiştir. Kuzey Kafkasya’da Çeçenistan, İnguşetya ve Dağıstan eksenli ayrılıkçı terör eylemleri devam etse de, 15 Nisan 2009’da FSB tarafından Çeçenistan’daki terör operasyonlarının sona erdiği duyurularak İkinci Çeçen Savaşı resmen kapatılmıştır.
Dış politikada Medvedev döneminin en kritik kırılma noktası Ağustos 2008’de Gürcistan ile yaşanan Beş Gün Savaşı olmuştur. Gürcistan’ın Güney Osetya’ya askeri müdahalesine sert yanıt veren Rusya, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanımıştır. ABD ve NATO’nun Doğu Avrupa’ya füze kalkanı kurma projelerine karşı sert karşılık veren Moskva, AKKA yükümlülüklerini askıya almış ve Kaliningrad’a İskender füzeleri yerleştirmiştir. Ayrıca enerji arz güvenliği tartışmaları gölgesinde Kuzey Akım projesi hızlandırılmış, Ukrayna ile yaşanan doğalgaz krizleri sonrasında doğrudan alıcıya ulaşan hatlar öncelik kazanmıştır.
Arap Baharı sürecinde Batı’nın rejim değiştirme politikalarına karşı çıkan Rusya, Çin ile birlikte hareket ederek BM nezdinde Suriye’ye yönelik dış müdahaleleri engellemiş ve Esad rejimine desteğini sürdürmüştür. 4 Aralık 2011 parlamento ve 4 Mart 2012 başkanlık seçimlerinin ardından Putin yeniden devlet başkanlığına seçilmiş, Medvedev ise başbakan olmuş; böylece Rusya’da muhafazakar, devletçi ve merkeziyetçi siyasi hat pekiştirilmiştir.