Okuma Parçası
Akıl yetisi birey için neyse, tarih de insan soyu için odur... Sadece tarih yoluyla bir halk, kendisi hakkında tam anlamıyla bilinçli olur. Buna göre, tarih insan soyunun rasyonel öz-bilinci olarak görülmelidir; o insan soyu için, akıl yetisiyle donatılmış, kendi üzerine düşünen ve bağlantı kuran bir bilinç birey için neyse, odur. Böyle bir bilinçten yoksun olmakla hayvan, algının dar şimdisine kapatılmış kalır. Tarihteki her boşluk, bu nedenle, bir kişinin kendi bilincinde anımsama sırasındaki bir boşluğa benzer; dahası, kendi bilgi ve malûmatını kendisinin ötesine taşımış antikitenin doruğuna ait bir eserin, örneğin piramitler ile Yukatan’ın tapınak ve sarayları önünde; bir uşak gibi ya da anahtarını unutmuş olduğu kendisine ait eski bir şifrenin önündeki bir kişi gibi; gerçekte ise, uykusunda ne yapmış olduğunu sabahleyin kalkınca fark eden bir uyurgezer gibi ilişki içinde olunan insani yapıp etmelerin şimdisinde, bir hayvan gibi anlamsız ve aptalca durakalırız.
Dolayısıyla bu bağlamda tarih, akıl yetisi olarak ya da insan soyunun kendi üzerine düşünmüş bilinci olarak görülmelidir; dahası o, bütün soyda doğrudan ortak bulunan bir öz bilincin yerini alır; böylece sadece tarih sayesinde bu, esas olarak bir bütün, bir insanlık olur. Bu tarihin gerçek değeridir ve böylece ona duyulan evrensel ve baskın ilgi, büyük ölçüde onun insan soyunun bireysel bir merakı olmasına dayanır. Öyleyse, akıl yürütme yetisinin kullanımı için kaçınılmaz bir koşul olan dil bireylerin bu yetisi için neyse, yazı da, burada işaret edilen bütün soyun akıl yürütme yetisi için odur; çünkü bireyin aklının gerçek varoluşu ilk olarak dille başladığı gibi, bu akıl yetisinin gerçek varoluşu da ancak yazı ile başlar. Böylece yazı, sürekli olarak ölümle kesintiye uğrayan ve böylece parçalı ve bölük pörçük kalan insan soyunun bilincini birliğe yeniden getirmek için hizmet eder; öyle ki, atalarımızda ortaya çıkmış bir düşünce, onun gelecek torunları tarafından sonuna kadar tasarlanır. Yazı, insan soyunun ve onun bilincinin, kısa ömürlü pek çok sayıda bireye dağılıp parçalanmasının önüne geçer ve böylece, ellerinde unutuşun başgösterdiği karşı konulmaksızın hızla geçen zamana meydan okumaya davet eder.
Taştan yapıtlar gibi, yazılı yapıtlar da bunu başarmak için bir girişim olarak görülmelidir; belirli bir yere kadar, taştan yapıtlar yazılı olanlardan daha eskidir. Çünkü binlerce yılın ardından hala ayakta duran piramitleri, anıtsal sütunları, kaya mezarlarını, dikili taşları, tapınak ve sarayları ayakları üstüne dikmek için uzun yıllar boyunca binlerce insan gücünü hesap edilemez bir maliyetle seferber etmiş insanların; görünüşte kendilerinin sadece, inşa sürecinin sonunu görebilmeleri için çok kısa yaşam aralıklarına sahip olmuş olduklarına, hatta kitlelerin cehaletinin gereksinim duyduğu bu kimselerin, bir bahane olarak kullandıkları bir sözde amaca sahip olmuş olduklarına kim inanacak? Belli ki gerçek amaç, en yeni nesle bunlarla ilişkiye geçmelerini ve böylece insanlık bilincini yeniden birliğe kavuşturmalarını söylemekti...
Kaynak: Arthur Schopenhauer, “Tarih Üzerine”, Bölüm 38, çev. Metin Bal, Tarih Felsefesi Seçme Metinler içinde, ed. Doğan Özlem - Güçlü Ateşoğlu, DoğuBatı Yayınları (1. Baskı), Ankara, 2006, s. 230-232.
