Hadi gelin biraz II. Meşrutiyet dönemine bakalım, çünkü o yıllar Osmanlı toplum ve kültür hayatı için adeta bir patlama noktası diyebiliriz. Hürriyetin ilanıyla birlikte ortalıkta müthiş bir hareketlilik başlıyor; insanlar hemen örgütlenmeye, dernekler kurmaya girişiyorlar. Artık sadece padişah veya sadrazamın dediği olmuyor; meclisler, partiler ve basın da kamuoyunu yönlendirmede gayet etkili hale geliyor. Tabii bu coşkulu havanın arkasında kesintisiz bir savaş ortamı gerçeği var. 1908'deki kayıplardan tutun da Trablusgarp ve Balkan savaşlarına kadar ülke neredeyse hiç durulmuyor ve bu durum 1922'ye kadar böyle sürüp gidiyor. Siyasi ve ideolojik açıdan da acayip zengin bir dönem bu. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık, hatta sosyalizm ve meslek-i içtimaî gibi birçok fikir akımı ortalıkta dolaşıyor. Osmanlıcılık herkesi ortak paydada buluşturmaya çalışırken Balkan Savaşları'yla suya düşüyor. İslamcılık Mehmet Akif'in eserleriyle kültürel bir boyut kazanıyor. Türkçülük ise önce bir bilim faaliyeti olarak başlayıp sonradan milli kimlik arayışına evriliyor. Prens Sabahattin'in savunduğu yerinden yönetim fikri de iktisatta özel teşebbüsü ön plana çıkarıyor. Aydınlar aslında her şeyi kaynaştırmak istiyor ama ne yazık ki azınlık gruplarının ayrılıkçı faaliyetleri imparatorluğun parçalanmasına yol açıyor. Bu karmaşada Türkler de kendi milli kimliklerini aramaya başlıyorlar; Türk Derneği, Türk Yurdu ve Türk Ocağı gibi kurumlar adeta birer enstitü gibi çalışarak aydınları ayağa kaldırıyor. Siyaset o kadar merak ediliyor ki yığınla parti kuruluyor, hatta iş ordu müdahalelerine kadar uzanıyor. Dönem aydınlarının ortak noktalarından biri de kesinlikle II. Abdülhamit karşıtlığı. Padişah tahttan indirildikten sonra basın ve edebiyatta müthiş bir istibdat eleştirisi furyası başlıyor. Herkes her şeyin suçlusu olarak eski yönetimi görüyor, romanlar ve mizah dergileri bu tema dolayısıyla dolup taşıyor. Toplumsal hayata baktığımızda dernekçilik resmen zirve yapmış durumda. Sadece erkekler de değil üstelik, kadın dernekleri ve süreli yayınları da bu dönemde inanılmaz artıyor. Savaşlar yüzünden erkeklerin cepheye gitmesiyle birlikte kadınlar da çalışma hayatında daha fazla boy göstermeye başlıyor. İktisadi hayata gelince; savaşların getirdiği onca zorluğa rağmen yerli sermayeyle kurulan şirket sayısında patlama yaşanıyor. Tabii dış borçlar ve mali sıkıntılar da yakayı bırakmıyor. Basın deseniz, en özgür ama aynı zamanda en kısıtlı kanunların çıktığı çelişkili bir dönem; dergiler rekor kırıyor ancak kâğıt kıtlığı da baş gösteriyor. Edebiyata gelince, çöküşün eşiğindeki aydınların ruh halini yansıtan iki ana akım görüyoruz. Biri sanatı şahsi gören Fecr-i Âtî, diğeri ise toplumcu Millî Edebiyat hareketi. Savaşların ve top seslerinin arasında Fecr-i Âtî üyelerinin çoğu da zaten milli edebiyata kayıyor. Tiyatro çok popüler, mensur şiir ve hikayeler çok moda ama dönemin o hararetli polemikleri ve edebi tartışmaları hiçbir zaman bitmiyor.