Tanzimat edebiyatının öncü şairleri, Türk şiirinin Doğu edebiyatları geleneği dairesinden çıkarak Batılı bir kimlik kazanması için yoğun bir çaba harcamıştır. Bu değişimin gerçekleşebilmesi için öncelikle zihniyet değişimine ihtiyaç duyulmuş, klasik edebiyatın soyut dünya algısının yerini daha somut bir dünya algısının alması hedeflenmiştir. Sevgilinin vefasızlığından ve kayıtsızlığından söz eden geleneksel temaların yerini sosyal ve siyasi konular almaya başlamıştır.
Dönemin aydın şairi, kendisini ülkenin ve halkın problemleri karşısında sorumlu hisseden, halk adına konuşan bir dava adamına dönüşmüştür. Konuştuğu halka seslenebilmek amacıyla dilde sadeleşmeye ve üslupta arınmaya gidilmiştir. Tanzimat şiiri, estetik endişelerin ötesinde o dönemin sosyal, siyasal ve kültürel problemlerinin, eğitim, ekonomi, kadın ve çocuk gibi pek çok alanla ilgili değişim çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Batı edebiyatının etkisinde gelişen bu dönem şiirinde, önceki dönemin dil, üslup ve hayal dünyasından farklı yeni bir yapı kurulmuştur. Nazım şekillerinde büyük ölçüde eskiye bağlı kalınmakla birlikte, aruz ölçüsü kullanılmaya devam edilmiş ancak az da olsa hece ölçüsü de denenmiştir. Şiire hak, hukuk, hürriyet, kanun, vatan, millet ve adalet gibi yepyeni kavramlar girmiş, divan şiirindeki parça güzelliği yerine bütün güzelliğine değer verilmiştir.
Âkif Paşa, divan şiiri geleneği içerisinde yetişmiş olmasına rağmen, özellikle “Kaside-i Adem” adlı eseri ve torunu için yazdığı “Mersiye”si ile geleneksel çizgiden sapmıştır. İhtiraslı ve bunalımlı bir yaratılışa sahip olan şair, devlet görevlerindeki huzursuzluklarını ve siyasi çekişmeleri eserlerine yansıtmıştır. “Kaside-i Adem”de divan edebiyatından farklı olarak varlığın karşısında yokluğu yüceltmiş, yokluk ülkesini cennetten bile üstün tutmuştur.
Şairin torununun ölümü üzerine yazdığı “Mersiye”, klasik mersiyeden ve halk edebiyatındaki ağıttan farklı bir duyarlılık taşır. Klasik kültürün ölüm sonrasını sorgulamayan tavrının dışına çıkan Âkif Paşa, mezarlık âleminin içine eğilerek küçük yaştaki torununun bedeninin ölüm sonrasındaki fiziksel değişimini (saçların dökülmesi, tenin çürümesi) realist bir bakışla sorgulamıştır.
Âkif Paşa’nın bu manzumeleri, kendisinden sonra gelen Tanzimat şairleri üzerinde derin izler bırakmıştır. “Mersiye”si ile edebiyatımıza çocuk temasını sokan şair, “Kaside-i Adem”deki varlık-yokluk bunalımı ve metafizik endişeleriyle Ziya Paşa, Abdülhak Hâmit ve Tevfik Fikret gibi isimlerin öncüsü olmuştur.
İbrahim Şinasi, Türk edebiyatının Batılı bir çehre kazanmasında yol açıcı olan en önemli isimdir. Paris’te kaldığı yıllarda Fransız edebiyatını ve Aydınlanma filozoflarını yakından tanıyan Şinasi, yazı dilini sadeleştirerek konuşma diline yaklaştırma ve halkın anlayabileceği bir edebiyat kurma gayreti güdümlemiştir. Klasik şiirin soyut hayal sisteminden ve mazmunlarından uzaklaşarak akla dayanan, gerçekçi bir şiir anlayışı benimsemiştir.
Şinasi, şiire o güne kadar pek rastlanmayan akıl, kanun, hak, adalet, millet, devlet, medeniyet ve reis-i cumhur gibi felsefi ve hukuki kavramları sokmuştur. Özellikle Mustafa Reşit Paşa için yazdığı kasideler, şahsa yer vermeyişleri ve fikri öne çıkaran küçük birer makale özelliği taşımalarıyla klasik kasideden ayrılır. “Münacat” adlı eseri de geleneksel tevhitlerden farklı olarak yeryüzü teferruatından arındırılmış, kâinatın bütünlüğü içinde aklî ve deist bir Tanrı anlayışını yansıtır.
Şekil bakımından klasik nazım biçimlerini sürdürse de iç düzenlemelerinde değişiklikler yapmış, tercümeleriyle Batı'dan yeni nazım şekillerini denemiş ve şiirlerine başlık koyma geleneğini başlatmıştır. Sanat yönünden çok, düşünceyi yayma ve dilde sadeleşme yolunda attığı adımlarla kendisinden sonra gelen Namık Kemal ve diğer kuşak şairleri derinlemesine etkilemiştir.
Namık Kemal, ilk gençlik yıllarında klasik edebiyat zevkiyle yetişmiş, Encümen-i Şuarâ toplantılarına katılmış ve bu tarzda şiirler yazmıştır. Ancak 1862’de İbrahim Şinasi ile tanıştıktan sonra sanat anlayışında köklü bir değişim yaşayarak Batı tarzı yeni edebiyatın ve dava adamlığının en gür sesli temsilcisi haline gelmiştir. Romanından tiyatrosuna kadar her eserinde aksiyoner bir vatanseverlik sergilemiştir.
Şair, Türk şiirine vatan, millet, halk, hürriyet, istiklal ve eşitlik gibi kavramları yüksek bir hitabet edasıyla getirmiştir. “Hürriyet Kasidesi”, imparatorluğun zor dönemlerinde modern ve millî değerleri haykıran sembol bir eserdir. Bu şiirde bireyin halka hizmet etmesi, vatan toprağı uğruna fedakârlıktan kaçınmaması gerektiği fikri işlenmiş, şair kendisini adeta bir "cemiyet mistiği" olarak konumlandırmıştır.
Şiirinin üçüncü döneminde simgeleşen “Vaveylâ” manzumelerinde ise vatan fikrini yaralı bir anne veya trajik bir sevgili imgesiyle somutlaştırmıştır. Şekil olarak genellikle aruza bağlı kalıp klasik nazım şekillerini kullansa da, üslupta hitabet tonunu egemen kılmış, coşkun romantizmiyle şiire derin bir lirizm ve siyasi bir dil kazandırmıştır.
Ziya Paşa, zevk ve şekil şartları bakımından divan edebiyatına bağlı kalırken, içerik yönünden şiirini yeni fikirlere ve temalara açmış eklektik bir şairdir. Doğu kültürünün uyuşumcu insan tipi ile Batılı buhran felsefesini kişiliğinde birleştiren şair, gönlüyle aklı arasındaki çelişkiyi en derin yaşayan Tanzimat aydınıdır. Bu kültürel traji eserlerinin ikili bir şekilde yürümesine yol açmıştır.
Özellikle 1859’da yazdığı “Terci-i Bent” adlı eseri, İslam felsefesi ile modern astronomiyi ve pozitif bilimleri birleştirmesi bakımından yenidir. Şair bu eserinde kâinatın tezatlarla örülü yapısı karşısında aklın yetersizliğini sorgulamış, isyanın eşiğine gelip hayret merhalesinde kalarak kurtuluşu Tanrı’ya sığınmakta bulmuştur. İsviçre’deyken yazdığı “Terkib-i Bent”i ise adalet teması ve hikemi söyleyişiyle ününü pekiştirmiştir.
Ziya Paşa’nın “Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâmı bütün vîrâneler gördüm” beytiyle başlayan meşhur gazeli, Batı karşısında Doğu'nun yıkılmışlığını ve köhnemişliğini gözler önüne sererek Türk aydınının yaşadığı ezilmişlik psikolojisini ve medeniyet krizini kusursuz bir şekilde özetler.
Sadullah Paşa, edebiyat alanındaki yeniliklerinden ziyade, zihniyet değişiminin ve pozitivist düşüncenin en önemli temsilcilerinden biri olarak tanınan bir devlet adamıdır. Elçilik görevleri vesilesiyle Batı’nın bilimsel ve teknolojik ilerlemesini yerinde görmüş, Osmanlı Devleti’nin de akıl ve bilimi merkeze alan bir yenileşme sürecine girmesi gerektiğine inanmıştır.
Tarihe mal olan “On Dokuzuncu Asır” adlı uzun manzumesi, Orta Çağ’ın hurafelerini ve batıl inançlarını eleştirerek, 19. yüzyılda aklın ve pozitif bilimlerin egemenliğini yüceltir. Şiirde çeşme-i hayvan, tılsımlar, müneccimlik ve kehanet gibi eski inanışların yerini çekim kanunu, elektrik, buhar ve deneyin aldığını vurgulamıştır.
Bu manzume, Doğu ile Batı medeniyetleri arasındaki uçurumu gözler önüne sermesi ve Osmanlı aydınının Batı medeniyetine bakış açısını yansıtması bakımından dönüm noktası niteliğindedir. Şair, tıpkı Şinasi gibi aklı ve bilimi kurtuluşun yegâne anahtarı olarak kabul etmiştir.