Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Dil bilimi çalışmalarında ve akademik metinlerde eklerin bağımsız olarak kullanılamadığını, ancak bir sözcüğe eklenmek suretiyle var olabileceğini göstermek için bitişme yerine bir tire (-) konur. Eğer ek bir isim türeten ek ise, isimler cümlede yalın halde de kullanılabildiği için tire sadece ekin başına getirilir (-lık, -im vb.). Eylemden eylem türeten bir ek ise, hem başına hem de sonuna tire konur (-dir-, -il- vb.). Bunun temel sebebi, emir 2. tekillik kişi dışındaki eylemlerin ancak bir çekim eki alarak kullanılabilmesidir ve akademik çalışmalarda eylem köklerinin sonuna da tire konur (al-, gör-). Bazı çalışmalarda isim gövdeleriyle eylem gövdelerini ayırmak için isme gelen eklerin önüne '+' işareti, eylem türeten eklerin önüne ise '-' işareti konulduğu görülmektedir.
Sözcüklerin başına konan yıldız (*) işaretinin dil incelemelerinde iki temel işlevi bulunmaktadır. İlk işlev etimoloji çalışmalarıyla ilgilidir; tarihi kaynaklarda belgelenmemiş ama dilin yapısı gereği öyle olması gerektiği varsayılan biçimleri göstermek için kullanılır (örneğin kaynaklarda *kȫk diye bir sözcük yoktur, ancak ses değişimleri ve diğer Türk dillerindeki karşılıklarından hareketle bu kökün uzun ünlülü olduğu varsayılır). Yıldız işaretinin ikinci temel işlevi ise kabul edilemez biçimleri göstermektir. Örneğin iyelik 1. tekillik kişi eki -m'dir, ancak eklenme sırasında *evm biçimi Türkçenin yapısı gereği kabul edilemez bir durumdur. Buradaki yıldız 'böyle olması beklenirdi ama böyle olamaz' anlamı taşır.
Gelişme işaretleri (< >), dil incelemelerinde ele alınan ögenin eski ve yeni biçimlerini, yani dilin tarihi gelişimini göstermek için kullanılır. Okun açık tarafı eski biçimi (kaynak olanı), uç kısmı ise gelişme sonucu ortaya çıkan daha yeni biçimi gösterir (Eski Türkçe kel- > günümüz Türkçesi gel-). Aynı gelişmeyi ters yönden de göstermek mümkündür (günümüz Türkçesi gel- < Eski Türkçe kel-). Okunurken eskiden yeniye doğru bir gelişim varsa 'gelişir', yeniden eskiye doğru bir işaretleme söz konusu ise 'gelir' diye okunur. Ses bilgisi araştırmalarında, dillerden bağımsız olarak seslerin köşeli parantez içinde, bir dilin sesbirim olan seslerin ise iki eğik çizgi (//) arasında verilmesi alışılmış bir durumdur.
Ana Türkçe terimi, Türkçenin henüz yazılı metinlerinin olmadığı, ancak karşılaştırmalı dil bilimi yoluyla varsayılan dönemi ifade eder; tarihi metinlerde uzun ünlüler gösterilmediği için uzun ünlülü biçimler Ana Türkçeye gönderilir. Eski Türkçe terimi ise 8. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar olan dönemi kapsar ve Türkçenin ilk yazılı belgelerinin ortaya çıktığı, dil açısından kendi içinde bir birlik oluşturduğu dönemdir. Alternasyon işareti (~), eş zamanlı kullanımları olan dil ögelerini, yani dilde aynı anda var olan biçimleri göstermek için kullanılır (omuza ~ omza, evrak-ı ~ evrağ-ı). Didaktik amaçlarla vurgu, vurgulu hecenin büyük harfle ve koyu yazılmasıyla gösterilir (boYUN, MAsa). Uzunluk işareti ünlünün üzerindeki yatay çizgidir (ā, ū), sıfır işareti (ø) ise düşmüş veya artık kullanılmayan ses ve biçimleri gösterir.
İnsanı diğer canlılardan ayıran dil, akademik çalışmalarda farklı ölçütler kullanılarak tanımlanır. Dil, her şeyden önce insana özgüdür; başka canlı türleri arasında belirli oranda iletişim olduğu bilinse de hiçbir canlı insan dili gibi soyut kavramlar geliştirecek kadar karmaşık bir yapıya sahip değildir. Dil en temel işlevi açısından bir iletişim aracıdır; insanlar arası deneyim, bilgi ve fikir aktarımları dil aracılığıyla sağlanır. Sınırlı amaçları yerine getirmek için mimiikler, jestler, trafik işaretleri gibi başka araçlar kullanılabilse de bunların hiçbirik doğal dilin bütün işlevlerini karşılayacak zenginlikte değildir. Sağlıklı bir iletişim için konuşur ve dinleyicinin aynı dili bilmesi, söylenenlerin bağlama uyması ve dinleyicinin önbilgileriyle örtüşmesi gerekir.
İşitme engellilerce kullanılan görsel diller bir tarafa bırakılırsa, dil her şeyden önce seslerden oluşur. Ancak insan çok daha fazla ses çıkarabilecekken gerçek diller sınırlı sayıda sesle yetinir ve her doğal dilin kendine özgü bir ses dağarcığı vardır. Dilbilik açısından sözlü diller önceliklidir; insan önce sözlü dili edinir, yazı dili ise daha sonra eğitimle kazanılan bir beceridir. İnsan doğarken belirli bir dil donanımını birlikte getirir ve sağlıklı çocuklar zekalarından bağımsız olarak mutlaka konuşurlar. Ancak bu donanımın belirli bir dile dönüşmesi için sosyal bir çevreye ihtiyaç vardır. Dildeki değişmeler topluluğun katılımıyla gerçekleştiği ve tek bir kişi dili tek başına dönüştüremediği için dil toplumsal bir olgudur. Ayrıca dil, yeni ihtiyaçlara cevap verebilmek için yeni ifadeler türetebilmesi anlamında üretkendir ve değişkendir.
Aralarında gösteren-gösterilen ilişkisi bulunan her nesne ya da durum bir göstergedir. Gösterge ilişkisinin oluşabilmesi için bir gösteren (ses veya şekil) ve bir gösterilen (kavram/anlam) gereklidir. Göstergeler kendiliğinden (doğal göstergeler, örneğin siyah yağmur bulutları) ya da üzerinde anlaşmaya varılarak (yapma göstergeler, örneğin trafik lambaları) oluşturulabilir. İnsan dili de yapma, üzerinde anlaşmaya varılmış bir dizgedir. Dil göstergelerinin gösteren işlevini sesler üstlenir. Gösterilenle gösteren arasındaki ilişki nedensizdir (arbiträr); çünkü arada nedensellik olsaydı bütün dillerde aynı kavram aynı seslerle karşılanırdı (örneğin su kelimesinin Türkçede water, āb, voda, víz gibi farklı karşılıkları olması gibi).
Dil göstergelerinde sınırlı da olsa bazı nedensizlik istisnaları görülebilir. Yansıma (onomatope) sözcüklerde bir nedenlilikten söz edilebilir (fısır fısır, gümbür gümbür, möö), ancak dünya dillerinde yansıma sözcüklerin bile farklı biçimlerde oluşturulduğu görülür (örneğin İngilizcede kedi için miao, inek için moo denmesi). Bir başka nedensizlik istisnası, birbiriyle bağlantılı sözcüklerde, özellikle sayı adlarında görülür; örneğin yirmide nedensizlik varken on dokuz sayısının on ve dokuzun toplanmasıyla oluşması bir neden içerir (toplama veya çarpma ilişkisi). Benzer şekilde hanımeli veya sütlaç gibi bileşik sözcüklerde de yapısal bir motivasyon görülebilir. Ayrıca ses sembolizmi (örneğin /i/ sesinin yakını, /a/ sesinin uzağı göstermesi) ve dil göstergelerinin soyut olması ile çizgiselliği (seslerin ve sözcüklerin bir çizgi üzerinde art arda sıralanması) dilin temel ilkeleridir.
Dilbilimin insan dilinin sesleriyle ilgilenen iki farklı kolu fonetik (ses bilim) ve fonolojidir (ses bilgisi). Bu iki alan arasındaki ilişki kimya/fizik veya antropoloji/sosyoloji ilişkisi gibidir. Fonetik, insan dilindeki tanımlanabilen gerçek sesleri inceler ve bunu yaparken herhangi bir dile bağlı kalmaz. Seslerin nasıl çıkarıldığını, boğumlanma özelliklerini, ölçülebilir akustik dalgalar olarak fiziksel niteliklerini, sesletim sürelerini ve kulaktan beyne kadarki işitme süreçlerini inceler. İnsan konuşmasındaki gerçek fiziksel seslerle ilgilendiği için bu alana Türkçe kaynaklarda ses bilim denilmesi uygundur.
Fonoloji ise zihinsel dil bilgisindeki kurallarla ilgilenir; seslerin bir dilin ses sistemi içindeki işlevlerine odaklanır. Fonolojinin temel sorusu, bir sesin belirli bir dilin ses sisteminde anlam ayırıcı (fonemik) işlevinin olup olmadığıdır. Fonetiğin aksine fonoloji gerçek sesleri değil soyut sesleri inceler; iki farklı söyleyişin dilde anlam ayırıcı olup olmadığını gösteren karşılaştırmalar yapar. Bu yönüyle görevsel ses bilgisi olarak adlandırılır ve Türkçe kaynaklarda ses bilgisi terimiyle karşılanır. Bununla birlikte, bazı Türkçe yayınlarda ses bilimin fonoloji, ses bilgisinin ise fonetik karşılığı olarak kullanıldığı da görülebilmektedir.
Ses bilim kendi içinde üç alt alana ayrılır: Söyleyiş ses bilim (artikülatuar fonetik), seslerin çıkarılışı sırasında konuşma organlarının durumunu ve boğumlanma biçimlerini inceler; ünlüler ve ünsüzler bu alanda sınıflandırılır. Titreşim (akustik) ses bilim, seslerin süre, titreşim, sıklık ve yükseklik gibi ölçülebilir fiziksel değerleriyle ilgilenir (örneğin erkek ve kadın ses tellerinin saniyedeki titreşim sayıları farklıdır). İşitsel ses bilim ise işitme organları üzerinde yoğunlaşır; kulağın ve beynin sesleri nasıl algıladığını, farklı ana dillere sahip dinleyicilerin sesleri nasıl yorumladığını inceler.
Ses bilgisinin (fonolojinin) inceleme alanları ise ses, harf, seslerin ayırt edebilme özellikesi, sesbirim (fonem), alt sesbirim (alofon), ünlüler, ünsüzler, sesdizim, sesler arasındaki etkileşimler, ses değişmeleri ve ses olaylarıdır. Sesin oluşum sürecine katılan ciğerler, diyafram, ses telleri, küçük dil, burun, damak, dil, diş ve dudaklar ses aygıtını oluşturur. Konuşma dilinin söylenip işitilebilen en küçük parçasına ses denir, ancak konuşma kesintisiz bir süreç olduğundan sesbilimsel incelemelerle soyut sesler ortaya çıkarılır. Bebekler başlangıçta her sesi çıkarabilirken zamanla sadece ana dillerinin sesbirimlerine karşı duyarlı hale gelirler.
Dilde anlam ayırıcı en küçük ögeye sesbirim (fonem) denir. Tek bir özellik dışında tamamen aynı olan ve kelimelerin anlamını ayıran sözcük çiftlerine en küçük karşıt çift (minimal pairs) denir (örneğin al - el - ol - öl - il veya bol - kol). Buna karşılık, bir sesin anlam ayırıcı özelliği olmayan farklı söyleyiş biçimlerine alt sesbirim (alofon) denir. Örneğin kapı kelimesinin ilk hecesindeki /a/ sesi ile av kelimesinin başındaki /a/ fonolojik incelemelerde aynı sesbirimle gösterilir. Standart dilde ayrı harfi olmayan ancak ağızlarda veya diğer Türk dillerinde anlam ayırıcı olan ön /a/ veya kapalı /ė/ gibi sesler tarihsel Türkçenin kalıntıları olarak önem taşır.
Harfler, sesleri ve sesbirimleri gösteren işaretlerdir. Bir dilin seslerinin tümü alfabede gösterilmiyor olabileceği gibi, alfabede olduğu halde sesbirim olmayan sesler de bulunabilir (örneğin Türkçedeki yumuşak /ğ/ sesi bir sesbirim değildir). Türkçede 'şapka' (düzeltme) işareti sorunu da harf ve ses ilişkisinden kaynaklanır; alıntı kelimelerdeki ince ünsüzleri (/l/, /g/, /k/) ve ünlü uzunluklarını göstermek için kullanılan şapka, bir gösterene iki ayrı değer yüklemesi nedeniyle dilbilimsel açıdan tartışmalıdır ancak TDK Yazım Kılavuzu ile düzenlenmektedir.
Alfabe, bir dildeki ses ya da sesbirimleri gösteren harflerden oluşan bir dizgedir. Hiçbir alfabe bir dilde kullanılan seslerin tümünü içermez ve söyleyişi mükemmel yansıtmaz. Türkçenin yazımında kullanılan alfabe sesçil bir alfabedir; 1 Kasım 1928 tarih ve 1353 sayılı kanunla kabul edilen bugünkü Türk alfabesinde 8 ünlü, 21 ünsüz olmak üzere toplam 29 harf vardır. Türkler tarihi boyunca Köktürk (Runk), Uygur, Arap, Latin ve Kiril alfabelerini kullanmışlardır. Göçler, fetihler ve dini-kültürel değişimler Türklerin farklı alfabeler kullanmasında etkili olmuştur.
Sözlü ağız malzemesinin konuşulduğu anda veya kaydedilerek yazıya aktarılmasına transkripsiyon (yazıya aktarma) denir. Transkripsiyon aynı zamanda bilinmeyen bir alfabeyle yazılmış bir metni yorumlayarak bilinen bir alfabeye aktarmak anlamına gelir ve içinde her zaman bir ön yorumlama barındırır. Buna karşılık transliterasyon (harf çevrimi), hiçbir yorum yapmadan bir alfabeyle yazılmış metni başka bir alfabeyle birebir göstermektir. Transliterasyonda harfler karışmasın diye genellikle büyük harfle yazılır, transkripsiyonda ise bilimsel işaretler ve yorumlar eklenir.
Ciğerlerden gelen havanın çıkarılması sırasında gırtlaktan itibaren hiçbir yerde kapanma türünden tam bir engelle karşılaşmadan ses tellerinin titreşmesiyle oluşan seslere ünlü (vokal) denir. Ünlüler söylenirken dudakların yuvarlaklaşması dışında ağız boşluğunda neler hissedildiği ünsüzler kadar kolay fark edilmez; ünlülerde asıl belirleyici unsur dilin konumu, pozisyonu ve ağızda kaldığı süredir. Ünlüler söylenirken başlarında Türkçede sesbirim olmadığı için ayrı bir işaretle gösterilmeyen bir gırtlak sesi (glottal stop) bulunur. Ünlüler diğer seslerden ayrı olarak tek başlarına söylenebilir ve tek başlarına hece kurabilirler.
Standart Türkçede alfabede gösterilen 8 ünlü vardır (/a/, /e/, /ı/, /i/, /o/, /ö/, /u/, /ü/). Ünlüler dört temel ölçüte göre sınıflandırılır: 1. Dilin konumu (Ön ve Art ünlüler): Dilin ön tarafının kabararak ön damakla aradaki açıklığı daraltmasıyla oluşanlar ön ünlülerdir (/e/, /i/, /ö/, /ü/); dilin arkasının kabararak yumuşak damakla aradaki mesafeyi daraltmasıyla oluşanlar ise art ünlülerdir (/a/, /ı/, /o/, /u/). Kalınlık ve incelik terimleri yaygın olsa da dilbilimsel açıdan ön ve art terimleri tercih edilir.
Ünlüler sınıflandırılmasında ikinci ölçüt dudakların durumudur. Dudaklar düz durumdayken çıkarılan ünlüler düz ünlülerdir (/a/, /e/, /ı/, /i/); dudaklarda yuvarlaklaşma olduğunda ise yuvarlak ünlüler oluşur (/o/, /u/, /ö/, /ü/). Üçüncü ölçüt ağız boşluğundaki açıklık-kapalılıktır; geniş ünlülerde dil daha yayvan bulunurken, dar ünlülerde dil kabararak hava yolunu daraltır. Buna göre /a/, /e/, /o/, /ö/ geniş; /ı/, /i/, /u/, /ü/ dar ünlülerdir. Dördüncü ölçüt ise süre (uzunluk) olup, çağdaş Türkçede uzunluk hem Türkçe hem alıntı sözcükler için anlam ayırıcı bir özellik (sesbirim) gösterebilir.
Türkçede tüm ünlüler ağız ünlüsüdür, geniz ünlüsü yoktur. Ünlüler ses aygıtında tam bir kapanmayla karşılaşmadıkları için nefesin yettiği kadar söylenebilirler. /ı/ ünlüsü diğerlerinden daha kısa olmasıyla dikkat çeker ve Türkçenin yabancı dillerle ilişkilerinden en fazla etkilenen ünlüsü konumundadır. Bütün bu ölçütler birleştirildiğinde örneğin /a/ sesi art, düz, açık, kısa; /e/ sesi ön, düz, açık, kısa; /ı/ sesi art, kapalı, düz, kısa birer ünlü olarak tanımlanır.